Hanımefendi beni hiç sevmiyor!

Değerli insan Ekrem Dumanlı, “REFAHYOL” hükümetinin “28 Şubat” sürecinde dik durmadığını anlattığı dünkü yazısında, Aydın Doğan''ın dik durduğundan bahsetti.

Nasıl mı?

Şöyle: “Doğan Grubu yetkilileri, o dönemde yanlış ve üzücü bir yayın politikası izlemiş, pek çok hataya imza atmıştır; lakin bunların faturasını Aydın Doğan''a kesmek ve onu adeta linç etmek de yanlış. Bilinenin tam aksine Aydın Bey kimi zaman büyük bir direniş de göstermiştir...”

Aydın Bey''in “büyük direnişine” bir örnek de gösteriyor ama iyisi mi biz o tarafa yelken açmayalım.

Zira karşıt örnekler zibil gibi, “büyük direniş” şappadak darmaduman olabilir.

Değerli insan Ekrem Dumanlı''yı hiç incitmek istemem.

Dolayısıyla...

“Merhum Erbakan 28 Şubat sürecinde dik duramadı da, Aydın Doğan mı dik durdu?” yollu soruları geçiyorum.

Şu kadarcığını sormak isterim ama: 28 Şubat''ın faturasını Aydın Bey''e kesen ve onu adeta linç eden kim?

Benim bildiğim linç edilmek şöyle dursun adeta kapışılıyor.

O kadar ki Ahmet Hakan ve Ertuğrul Beyciğimi “Patronunuz elden gidiyor!..” diye uyarmıştım. (“Aydın Doğan iyi çevresi kötü denildiğinde” kıyametleri koparmıştınız, şimdi neden suspus oturuyorsunuz demiştim.)

İyilik yaramadı, o başka tabii.

Ahmet Hakan (ne anladıysa artık) tuttu; Nazlı Ilıcak şöyle iyidir böyle iyidir, 28 Şubat sürecinde de kahramanca direnmiştir dedi.

Kardeşim aksini iddia eden mi oldu?

Ona bakarsan Nazlı Hanım''ı senden çok severim.

Babam da benden çok sever.

Geçen gün “Bak evlat” dedi, “Nazlı Hanım''a ilişme...”

Çok kararlı vurgulamıştı; en minik itirazda, “Hakkımı helal etmem...” diyeceği muhakkaktı; sustum.

Rahmetli Kemal Ilıcak''ın Tercüman''ından beri yazılarını müthiş bir beğeniyle okuduğu yazarla oğlunun polemiğe girmesini istememişti.

Zaten ben de girmek istemem. Dedim ya, Nazlı Hanım''ı çok severim.

Lakin o beni hiç sevmiyor!

Bir televizyon programında kendisini eleştiren (fakirin de içinde olduğu) yazarları “çete” ilan etti.

Yeryüzünün en tuhaf çetesi biziz galiba. Birbirimizden haberimiz yok.

Ama Nazlı Ilıcak''ın bizden haberi var.

Çünkü onu eleştirmişiz.

Kendisini eleştirenler “çete” ama garnizona gidip “Onu bunu bırakın, darbe yapacak mısınız onu söyleyin...” diyenler “çete” değil.

Kendisini eleştirenler “çete” ama bu halkın üzerine “silahsız kuvvetler” olarak yürüyenler, en korkunç psikolojik harp tekniklerini uygulayanlar, fotoğrafını çekemedikleri için tankları Sincan''da tekrar yürütenler, “Gerekirse silah kullanırız” manşetleri kotaranlar “çete” değil.

Ah Nazlı Hanım ah!

Madem “rövanşist duygular” konusunda bu kadar hassastın, Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklanırken nerdeydin? (Çok şükür dün tahliye oldular da şu utançtan kurtulduk.)

“Toplandıkları ''terörist evi''nin önünde infaza alkış tutan vatandaşlar gibi olmamızı istiyorlar...” diye ben isyan ederken, sen o alkış tutanlar arasında değil miydin?

Bu köşecikte “Hem gitgide onlara benziyorlar, hem de onlarla kıyasıya ''kavga'' ediyorlar! Hiç insan kavga ettiğine bu kadar benzemeye çalışır mı?..” dedim.

Hemen her vesileyle tutuklu yargılanmaların cezaya dönüştüğünden şekvacı olduğumu da haykırdım.

Bu uygulamanın tutuklu yargılananların yollarını gözleyen çocuklarını, her daim gözyaşı döken analarını, bacılarını, eşlerini de cezalandırmak anlamına geldiğini söyledim durdum.

Geçenlerde Tuncay Özkan''ın kızı Nazlıcan Özkan''ı Cüneyt Özdemir''in programında izlerken nasıl içim burkuldu anlatamam!

Nazlı Ilıcak Hanımefendi hiç merak etmesin, biz dün “rövanşist duygularla” hareket etmediki bugün de yarın da etmeyiz.

Gelgelelim, 12 Eylül Darbesi yargılanacak da 28 Şubat yargılanmayacak mı?

Mesela...

Psikolojik harp teknikleriyle adeta linç edilen o başörtülü öğrencilerin kayıp yılları ne olacak?

Mesela...

“Vay Şerefsiz” manşetleriyle hayatı karartılan Ahmet Kaya''nın eşinin ve kızının gözyaşları kimden sorulacak?