Kimlik ve yerinden yönetim

İslâm’ın mensuplarını dâvet ettiği câmia (ümmet) gerçekleştiği takdirde hiçbir Müslüman fert ve grup bu câmianın dışında kalmayacak, ona dahil olacaktır. Milliyet ve milliyetçilik bu câmianın dışında kalmaya ittiği ve sebep olduğu zaman -İslâm yönünden- meşruiyetini kaybeder. Böyle bir câmia fiilen gerçekleşmemiş veya bozulmuş olursa Müslümanların gruplar (bu arada kavimler, bu mânâda uluslar) halinde birlikler, toplum yapıları oluşturmaları birlik ve değerlerini korumak için gerekli tedbirleri almaları tabiî ve zaruridir. Bu zaruretle karşı karşıya bulunan grup (topluluk, toplum) bugün anlaşılan mânada bir ulus/millet ise milliyetin temel unsuru (kimliğin belirleyici öğesi) İslâm olacaktır. Toplum, mevcut yapısını tarihi bir zaruret ve ârıza olarak görecek, imkânların elverdiği ölçüde ümmet yapısına geçmeyi, bu yapıda birleşmeyi amaç edinecektir. Bu mâna, kayıt ve şartlar içinde -Müslüman olmayan ötekine nispetle- bir milliyet ve milliyetçilik günümüzde zaruri olarak meşrudur.

Bugün dünyada elliden fazla İslâm ülkesi vardır ve Müslümanların kimlikleri üç unsurdan oluşmaktadır: Dini, kavmiyeti ve ülkesi. Günümüzde bir Müslüman “T. C. vatandaşı, Müslüman, Türk”, “İran İ. C. vatandaşı, Müslüman, Farsî”, “A.B.D. vatandaşı, Müslüman, zenci” ...şeklinde tanımlanmaktadır. Müslüman hangi ülkenin vatandaşı ve hangi kavmin, etnik grubun mensubu olursa olsun her şeyden önce Müslümandır, sonra bir ülkenin vatandaşıdır, sonra da bir etnik grubun mensûbudur. Bu sıra bozulmadığı, her bir unsurun hakkı verildiği, amaç bölünme değil, bütünleşme olduğu müddetçe Müslümanlar arasında kimlik farkı kısmen tabiî ve kısmen zaruri olarak meşrûdur, zararsızdır, zenginliktir, faydalıdır, Kur’an’da yer alan “tanışmanız, tanımlanabilmeniz için sizi gruplara ayırdık” buyruğuna uygundur.

Yerinden yönetim talebinin iki gerekçesi olabilir:

■Daha iyi hizmet,

■Bölünmenin ilk adımı.

Bu iki gerekçenin birincisi meşru ve gerekli, ikincisi ise gayr-i meşrudur.

Bir yerleşim bölgesinin, bir şehrin halkı kendi ihtiyaçlarını, problemlerinin çözümü için alınması gereken tedbirleri uzaktakilerden (merkezden) daha iyi bilir ve daha yakından takip edebilir, daha hızlı sonuç alabilirler. Bu halkın seçeceği yöneticiler de aynı nitelikte olurlar. Yerinden yönetilen birimler bir bütünün (ülkenin, devletin) ayrılmaz parçaları (mütemmim cüzleri) olarak kalırlar, ama merkezin verdiği yetkileri kullanarak bölgeye ve halka daha iyi hizmet edebilirler.

Adım adım ayrılmayı, ülkeyi bölmeyi, ümmetten ve milletten ayrılarak kendi başlarına (daha doğrusu farklı bir bloka sırtlarını dayamak suretiyle) ayrı bir devlet olmayı hedefleyenler varsa bunların niyetleri ve hedefleri meşru değildir. İster ulus devletler olsun, ister İslam devleti olsun bölünmeyi kabullenmezler ve bölücülüğe karşı mücadele ederler.
Eşyanın tabiatı da böyledir.

Irkçı, etnikçi, bölgeci, belli bir ideolojiye angaje olmuş...  grupların ayrılık talepleri bu sayılan saiklere dayandığı sürece bütünü temsil edenlerin mücadele hedefi olurlar ve İslami bakımdan da -eğer mazlum değil iseler- talepleri meşru görülmez.

Aslında İslam ülkesi olan bir coğrafyada din özgürlüğünden mahrum bırakılan Müslümanlar, mahrum bırakanları siyaset yoluyla yola getiremezlerse ya yönetimi değiştirmek, ya hicret etmek ya da bir bölgeyi kurtararak orada kendi yönetimlerini kurmak durumunda kalabilirler. Ama bu yollardan birine girebilmek için en az zarar ile başarı şansı ve ihtimalinin bulunması, pirinci elde edelim derken bulguru da kaybetme tehlikesinin bulunmaması gerekir. Fukaha, uygulamada İslam’dan ayrılan yöneticilere isyan ve onları iyileri ile değiştirme teşebbüsünü tartışırken bu son noktaya titizlikle işaret etmişlerdir.