Arap Baharı hakkında

Arap Baharı hakkında her kafadan bir ses geliyor. Şimdi öte dünyada olan bir gazetecinin ona “karnabahar” diyerek dalga geçtiğini bile hatırlıyorum.
Sıkı “Siyonist İsrail” yanlısı, İslamcı düşmanı, Obama’nın da değer verdiği bir kişi olan Dennis Ross’un Arap Baharı ile ilgili olup “İslamcılar Bizim Dostlarımız Değildir” başlığını taşıyan bir makalesine, en-Nahda’nın Lideri Gannûşî’nin kızı  Sümeyye el-Gannûşî, Washington Post’ta, beş ay kadar önce  yayınladığı bir makale ile cevap vermişti. Bahse konu yazı ve S. Gannûşî’nin cevabı Arap Baharı’nın mahiyeti ve geleceği hakkında sağlam bilgiler edinmemizi sağlıyor. Bu sebeple makaleyi özetliyorum:
Sisi, ABD yapısı tankları ve Körfez şeyhlerinin mali destekleriyle Arap Baharı'nı Mısır’da ezip geçince destekleyen Doğu ve Batı ülkelerinin siyasetçileri rahat bir nefes aldılar.
Aynı siyasetçiler, Arap Baharı başladığında dillerinden düşürmedikleri “değişim, demokrasiye dönüş, halkın iradesi, karşılıklı saygı” gibi sözleri Sisi’nin darbesinden sonra âdeta unutarak, müspet değişimi güç kullanarak engellemenin maskeli ifadesi olup İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaygınlaşan “istikrar, güvenlik, fayda” sözlerine sımsıkı sarıldılar.
Mısır ve Tunus’ta diktatörler alaşağı edilince bir süre kesilen bazı sesler, New York Times’ta Dennis Ross’ın yaptığı gibi yeniden yükseldi; şöyle diyorlardı: Batı'nın Doğu’daki dostları geleneksel krallıklar, totaliter yönetimler ve laik reformculardır; bunlar sayıca az olsalar da sahadan tamamen çekilmemişlerdir.
Ross ve liberalller bir yandan çoğulcu demokrasiye çağırırken diğer yandan aşırı diktatörleri desteklemek suretiyle açık bir çelişkiye düşüyorlar; bunlar demokrasi ve hürriyet kavramlarını, küresel stratejilerinin çirkinliğini örtmek için aldatıcı bir maske olarak kullanıyorlar.
İslamcıların tamamını bir potaya koyarak tarih dışına atan Batılılar ya alandaki dini ve fikri tartışmaları, mücadeleleri bilmiyorlar veya kafalarını kuma gömüyorlar.
İslam dünyasında üç farklı cereyan vardır: Reformcu (ıslahatçı) okul, Körfez şeyhlerinin benimsediği okul ve el-Kaide, IŞID gibi şiddeti kullanan hareketler.
Islahatçı okulun, ister Sünni ister Şîî kolları olsun, İslam ile demokrasi ve insan hakları arasında bir çelişki görmüyorlar. Tunus’ta en-Nahda, Türkiye ve Fas’ta Adalet ve Kalkınma partileri buna örmektir.
Körfez'deki resmi vaizlerin ve alimlerin temsil ettiği okulun işi zor kullanarak ve baskı yaparak mevcut sistemi ve diktatörlüğü meşrulaştırmak, sözde dini ve geleneği kullanarak hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaktır. Öyle anlaşılıyor ki Ross ve yandaşlarının desteklemeyi tercih ettikleri İslam anlayışı budur.
Üçüncü cereyan da birçok konuda ikinci ile benzeşiyor, ancak bunlar terörü, şiddeti ve sonu gelmez savaşı seçerek farklılaşıyorlar.
Sümeyye makalesini şöyle bitiriyor:
Arap Baharı’nın ilk dalgasının Ross ve Körfezdeki dostları sayesinde kıyıya çarpıp geri dönmesi haksızlığa ve baskıya isyan eden halkların hayal ve ideallerinin de bittiğini göstermez. Mısır’daki askeri darbenin bu ülkeyi içine çektiği kan gölü karşısında alkış tutup göbek atan Ross ve Körfez'deki dostları değişimi biraz geciktirmeye muvaffak olabilirler, ama bu durumun böyle sürüp gitmeyeceği kesindir.  Onlar ile Avrupa ve ABD’deki destekçileri er veya geç şunu anlayacaklar: Arap halklarının demokratik anayasalar, hür seçimlerle iş başına gelmiş meclisler, halkı temsil eden ve onlara karşı sorumlu olan hükümetler aracılığı ile kendi geleceklerini belirlemeleri, iradelerini hayata geçirmeleri şeklindeki taleplerini toprağa gömemeyeceklerdir; sebebi ise çok basittir: Bu talepler gerçektir ve tam manasıyla meşrudur.
Makaleyi buraya kadar özetledim. Benim ekleyeceğim ise şudur: İslam ülkelerinin halklarının genlerine işlemiş bir Müslümanlık vardır. Bu halklar kendi geleceklerini serbestçe belirleme imkanını elde ettiklerinde ortaya çıkacak sistem -şöyle veya böyle- Müslümanca olacak ve parçalanmış ümmet yeniden adım adım birliğe doğru ilerleyecektir (İnşaallah).