Mutluluğun acısı

Tuhaf değil mi? Modern hayatın temelini oluşturan ilkelerden biri, hatta birincisi eşitliktir; ama modern insanın mutluluğu aradığı tek adres, “ayrıcalıklı, seçilmiş ve üstün” olmaktır. 

Şöyle bir şey: Dünyanın modernizme geçiş sürecinin miladı sayılan Fransız Devrimi, seçkin olmayanların, seçkin aristokratların ayrıcalıklarına yönelttiği bir başkaldırıydı. Ve, “özgürlük”, “eşitlik”, “kardeşlik” sacayakları üzerine kuruldu. Sonunda, ayrıcalıklı aristokratlar mağlup edildi, ama insanın ayrıcalıklı olma hevesi hiç bitmedi.   

Hafta sonu eskaza yolu bir alışveriş merkezine düşen, dünyaca ünlü markaların “outlet” ürünlerini satan mağazalarda binlerce liralık ürünlerin, bir parça indirime girer girmez –hem gücü yeten, hem de yetmeyenler tarafından- nasıl da “kapışıldığını” gören biri, ne demek istediğimi anlayacaktır. Çünkü modern dönemde mutlulukla tüketimin miktarı ve niteliği arasında bir bağ olduğu varsayılır; mağazalar ne kadar seçkin olursa, ne kadar fazla satın alınırsa ulaşılan mutluluğun da o kadar büyük olacağı sanılır. 
Mesele sadece markalar ve mağazalarla ilgili de değildir üstelik; herkesin elde edemeyeceği kaliteli ve pahalı eğitimler; sadece seçkin bir zümrenin güç yetirebileceği evler; herkesin görmeyi hayal edip –su gibi para dökülmesi gerektiği için- başaramadığı coğrafyalara seyahatler… Bunların hepsi, bunları yaşayabilecek durumda olanlara; sadece seçilmişlere bahşedilen bir kutsallık hissi zerk eder: İyi markaları, eğitimi, evleri, seyahatleri düşleyip de başarısız olan diğerlerini ezebilmenin, aşağılayabilmenin, mahcup edebilmenin yolunu açan bir “üstünlük” hissidir bu. Küçümseme elbette açıktan yapılmaz, ama insan üstünlüğü ötekine gösterebilmek için ister. Çünkü, farklılık, ancak iki farklının kıyasıyla ortaya çıkar.  
Anlayacağınız, tarih boyunca eşitlik için verilen bunca çaba; mülkiyette, eğitimde, iktidarda herkesin birbiriyle eşit olduğu bir dünyanın yolunu açmadı. Söz konusu çabanın yol açtığı tek şey, insanların kendilerinin, diğer herkesle eşit olduğunu düşünme hakkıydı. Eskiden alt sınıflar seçkin zümreyle eşit olmayı düşünemezdi, artık düşünebiliyor; bunu düşünme hakkı bulunuyor; tek fark bu… 
Üstünlerle eşit olduğunu düşünen orta sınıflar da; üstünlüğün gerçek sahipleri üst sınıflar da, modern dünyada hiç mutlu olmadılar ama… Herkes alışveriş yapıyor; kimisi, -elinde avucunda ne varsa- seçkin olanla eşitlenmek için; bazısı “üstünlüğünü” kendisi kadar şanslı olmayanların yüzüne vurmak için… Oysa, kazandığı üç beş kuruşu ya da hep tepede olma ayrıcalığını kaybetme korkusuyla riskli bir hayat yaşayan modern insan, ne kadar çok depolasa, biriktirse de kendini güvende hissetmiyor; daimi endişesi olan gelecek kaygısının; aldığı yanlış kararların; yaptığı yanlış seçimlerin; pişmanlıklarının verdiği acıyı katlanılır kılan tek şey; tükettikçe geçici olarak yükselen tatmin duygusu oluyor sadece… Buna anlık mutluluk deniyor ve geçtiği anda geriye mutlu olmama hali kalıyor; yani mutsuzluk…
Çünkü modern insan biliyor ki; yeterince güvende olabilmek için asla yeterince şeye sahip olmayacaktır. Örneğin, herkesin konforlu bir arabaya sahip olabileceği bir dünyada, gözü daha yüksekte olanlar için –ki hemen herkesin gözü yüksektedir- hep “daha iyisi”ne sahip olmaktan başka hiçbir seçenek yoktur. Toyota’sı olan BMW ister; BMW’ya sahip olan Ferrari hayali kurar. 
Güvensizliğin bir diğer sebebi de her şeyin bireyin başına yıkılmış olmasıdır biraz da…  Dinin, hatta toplumsallığın yerini rasyonellik almıştır artık. Birey seçtiklerinden ve seçmediklerinden bizzat kendisi sorumludur. Korkularından korunmak için gerekli yöntemi de, kendi aklıyla bulmalıdır. Herkes kendi çıkarını korursa çatışmanın olmayacağı öngörülür. Bir tür toplumsal “görünmez el” teorisi yani. Oysa, insan söz konusu olduğunda bütün formüller şaşar; kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamak; yani aklını kullanmak; modern insanın ötekine zulmüne çözüm olmamıştır…  
Pagan dönemin filozofları mutluluk için aklın ya da toplumun sınırsız kudretini değil; Tanrı’yı bile değil; kişiliği ve vicdanı öneriyordu. Romantiklere göre mutluluğun reçetesi kalp, sevmek ve karşılıksız vermekti. Modern felsefe ise hedefe varmayı değil koşmayı, egoyu salık verdi; herkes birer kifayetsiz narsiste dönüştü, mutluluk değil ama acı arttı. Dinlerin mutluluk formülünü zaten biliyorsunuz…  
Sözün özü; bir AVM’de dolaşırken gördüklerim üzerine düşündüğümde vardığım kanı şu; bugün, bireyin görüş mesafesinden çıkmayan, ama kendisine doğru adım atıldıkça öteye kaçan bir kızıl elmadır artık mutluluk. Ve dünyada bu kadar çok mutluluk reçetesine rağmen, bu kadar az mutlu olunan bir dönem var mıdır, bilmiyorum.

Not: Bu makale için Bauman’ın Yaşam Sanatı (2013) adlı kitabından faydalanılmıştır.