Cevşen okuyan kadınlar

Sizi bilmem ama, 14 Aralık görüntüleri arasında benim zihnime çakılan kare, Zaman Gazetesi önüne, gözaltına çağrılmış isimlere destek olmak için gelmiş topluluktan bazı örtülü kadınların yere çömelmiş vaziyette cevşen okuyor olmalarıydı.

Bu karenin bilinirliğini “bakın bakın dindar insanlara nasıl zulmediyorlar” alt metniyle sürekli ekranda tutulması da perçinledi elbette; ama özellikle reklamı yapılmasaydı bile; yurtdışında “medyaya şikayet” şeklinde işleyen, yurt içinde ise “mağduriyet” söylemiyle yürütülen 14 Şubat kampanyasının, Türkiye’nin cemaat dışında kalan dindar insanlarının vicdanını etkileme açısından en işlevsel görüntülerden biri olurdu.

Öyle ki “bana 14 Aralık mağduriyetinin resmini çizebilir misin Abidin?” diye bir soru sorulsa, o sorunun cevabı Ekrem Dumanlı-Oktay Ekşi kucaklaşmasının fotoğrafı değil, bu olurdu; yani yere çömelmiş cevşen okuyan kadınlar karesi...

Tuhaf değil mi?

Cemaatin Ergenekon ve Balyoz’u hukuksuz yollarla bir intikam operasyonuna çevirdiği, sadece Ahmet Şık ve Nedim Şener örnekleriyle dahi tescillenmişken... 7 Şubat ve 17-25 Aralık operasyonlarıyla Başbakan düşürmeye çalışan, devlete karşı bir devlet olma iddiasındaki bir yapı olduğu herkesin malumuyken... Kürt meselesinde seçilmişlerin kararlarına paralel kararları KCK davası ve benzeri uygulamalarla ortaya koyduğu biliniyorken... Artık ayyuka çıkan hukuksuz dinlemelerle, kaset, şantaj, montajlarla bir tehdit çetesi kurduğu bilgisi artık ortak kanaat olacak kadar yaygınlaşmışken... Son olarak cemaatin, Gülen’i eleştiren nurcuları kumpas kurup toptan içeri attığı konuşuluyorken...

Tuhaf değil mi, örtülü kadınların kaldırım kenarına oturup, uhrevi bir tasavvura inanır gibi, cevşenler okuyup duaya durması...

Eyleme konu olan, sözgelimi başörtülü kadınların üniversite kapılarında bekleşirken yaşadıkları sıkıntılara katlanmalarını sağlayan; onlara iç tutarlılık, meşruiyet ve huzur kaynağı olan iman ilkeleriyle ilişkili bir hak kaybı değil çünkü; ya da kadınların öldürülmesine yönelik eylem yapanlarınki gibi kutsal dil içermese de ontolojik altyapısı bulunan haksızlık gerekçeleri değil...

Ne peki? Yargı-polis-medya aracılığıyla bir başka cemaate kumpas kurmak gibi pek de Kur’ani sayılamayacak bir suç ithamı...

Hayır, o gazetenin önüne gelip cemaatlerine destek vermek isteyen, kendilerince inanmış, adanmış olan insanları yargılıyor değilim, ama ağzından “alüfte” filan gibi laflar duyduğumuz bir dini hareket liderinin tüm söylediklerini, yer yer kutsalla çelişse bile hakikatin dili olarak görmeye devam edebilme motivasyonu kanaatimce incelenmeye değer. Bir aşkınlık stratejisi elbette bu, büyük ve nihai amaç belirlemek, o amacın çağırdığı hedefleri, bağlıların kendi seçimleri haline getirmek için onlara seçimin onlar adına takdiri ilahi tarafından yapılmış olduğunu anlatmak. Peygamber’in rüyalara girmesi ya da Allah’la haftalık toplantılar yapmak gibi aktivitelerle de bu anlatıya inanç temelli meşruiyet sağlamak... Ondan sonra bağlılarından hayatlarını bir inanç ve sadakat gösterisine dönüştürmelerini isteyebilirsin; İsrail’e otorite deyip, kendi ülkenin seçilmiş otoritesini devirmek için planlar kurar, müntesiplerini de o otoritenin düşmanı haline getirebilirsin; kadınlara Kur’an ayetleriyle çelişen fetvalar verirken “tedbir” açıklaması yapıp, bunun sorgulanmamasını sağlayabilirsin; Müslümanlara karşı acımasız, Müslüman olmayana şefkat kelebeği kesilip, hepsi de Müslüman olan müntesiplerinin “vardır bunda bilmediğimiz bir keramet” diye düşünmesini garantileyebilirsin.

Ama kötü haber...

Cemaatlerdeki bağın kuvveti doğallığındadır; bu “doğallık” kaybolduğunda; cemaat bilinçli bir savunma çabasının nesnesine dönüştüğünde; bağlılar cemaati korumak adına birtakım rolleri icra etmeye başladığında; o cemaatin selası okunmuş cenaze namazı da yaklaşmış demektir. Ya yokolup gidecek ya da küçülerek marjinalleşecektir. Bunun sebebi de maaşlarının yüzde 10’unu cemaate bağışlayan gariban memurlar, Zaman’ın önünde oturup cevşenini okuyan inanmış kadınlar olmayacaktır.