Hanımlar, beyler! Neil Armstrong"un cenazesi Ohio"daki hangi camiden kaldırıldı acaba?

25 Ağustos 2012 Cumartesi günü, insanlık tarihinin en cesur yüreklerinden biri, 82 yıllık zorlu bir dünya hayatının ardından tıkanan bazı damarlarına yenilerek teklemeye başlayıp en sonunda bütünüyle dururken, İslâm coğrafyasında yaşayan milyonlarca insanın yüzlerce yıllık aşağılık komplekslerini yenebilmek için eteklerine sığındığı evlâdiyelik palavralardan biri de onunla birlikte “şehir efsaneleri tarihi”nin acıklı sayfalarına gömülüyordu.

“İslâm”ı da “bilim”i de pek iyi kavradığını düşünen bazı ham softaların, bundan 30 yıl kadar öncesinde oturdukları döşekten kendi kendilerine yumurtladıkları son derece lüzûmsuz ve gayrıciddi bir iddiayla “Ay''da gezinirken ezan sesi duyup Müslüman olan adam” ilân ettikleri Amerikalı havacılık kahramanı Neil Alden Armstrong''dan söz ediyorum sizlere… Hayatı boyunca hep inançlı bir Hıristiyan olarak yaşayıp, son nefesini de yine bu inançla vermiş olan “Ay Fâtihi” nâmlı o büyük astronottan…

Armstrong''un 82 yıl boyunca saat gibi çalışan kalbi, parlak başarılarla dolu ömrünün 2 saat 31 dakikalık bir diliminde, insanoğlunun varlık serüveni boyunca kâinatta cismen ulaşabildiği en uzak nokta olan Ay''ın yüzeyinde çarpmış ve bu gözü kara Amerikalı binbaşı Apollo Görevi''nde sergilediği olağanüstü cesaretle, Yüce Allah''ın yeryüzündeki -her ırktan, her dinden, her inançtan- halifelerine “Eğer ki can-ı gönülden isterseniz, idealleriniz uğrunda çok çalışırsanız, en imkânsız görünen hedeflere bile ulaşmayı başarabilirsiniz” mesajını vermişti.

Tabiî, mesajı doğru tarafından almayı başarabilenlere!

Eh, gayet doğaldır ki bu boyutta bir cesaret gösterisinin tam göbeğinde ve onun ayrılmaz bir parçası olamıyorsanız, çaresizce onun üzerinden geçinmek durumunda kalırsınız. Başkalarının başarıları karşısında benliğinizi kaplayan yoğun kompleks, sizi o başarıyı bir şekilde iğdiş edip, kendinize doğru yontmaya çalışacağınız hastalıklı bir “yeniden konumlanma”ya doğru sürükleyecektir. Bu tip bir kafa yapısı bazen Ohio''lu Armstrong''u dünyamızın uydusunun yüzeyinde ikindi namazına yetişmeye çalışan bir hacı amca yapar; bazen de bünyesinde farklı uluslardan binlerce kişinin görev aldığı, tarihin en büyük bilimsel operasyonlarından biri konumundaki “Apollo Ay Programı”nın aslında hiç yaşanmamış bir hayâl olduğunu iddia etmeye götürür.

İşte, İslâm ülkelerindeki halkları onlarca yıldır aralıksız meşgûl eden, “inanmış bir Müslüman” olarak -birinci elden edindiğim somut bilgilerle- kökünü kurutabilmek için karşısında yıllardır ödünsüz bir mücadele verdiğim “Armstrong Ay''da ezan sesi duyup Müslüman oldu” hikâyesi de söz konusu aşağılık kompleksinin Doğu dünyasındaki en bildik yansımalarından biriydi.

Tıpkı, benzer türden bir yakıştırmaya, “Cebelitarık''ta birbirine karışmayan iki su kütlesini gördü, ânında Müslüman oldu” iddiasına yıllar boyu kibarca cevaplar yetiştirmeye uğraşan, 1997''de öldüğünde de dört dörtlük bir Katolik merasimi eşliğinde Güney-Batı Fransa''nın Saint-André-de-Cubzac şehrindeki aile mezarlığına gömülen efsanevî okyanus bilimci Jacques-Yves Cousteau olayında gözlendiği gibi…

Tıpkı, günümüzde Londra''daki British Museum''da bulunan, vücudunun yüzde 80''i çürümüş sıradan bir Mısırlı köylü mumyasını, Kur''an''da sözü edilen, Hz. Musâ''yı Kızıldeniz''de kovalarken boğulup bedeni meçhul bir ortamda sonsuza dek koruma altına alınmış zalim Firavun''un ta kendisi ilân edişimizde yaşandığı gibi…

Armstrong, son birkaç yıldır kalp yetmezliğinden muzdaripti. Ne de olsa yaşlılık bu; sırtında bulunan üç saat kapasiteli oksijen tankıyla yeryüzünün yeşil çayırları ve mavi okyanuslarından yaklaşık 400 bin kilometre uzaklıkta, her tarafı gümüşî renkte meteor tozlarıyla kaplı, sıcaklığı eksi 250 derecedeki ölü bir gezegenin yüzeyinde iki buçuk saat boyunca yürüyecek kadar cesur olsa da, 80 yıl boyunca kahvaltıda ekmeğine sürdüğü margarinler en sonunda onun gibi sağlık abidesi bir adamın bile evinin merdivenlerini çıkarkan nefes nefese kalmasına yol açıyordu. Geçtiğimiz 7 Ağustos''ta, kalbindeki tıkalı damarları açtırmak üzere, doğup büyüdüğü ve hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Ohio eyaletinin Cincinnati şehrinde ameliyata yatan ABD''nin ulusal kahramanı, ne yazık ki bu badireyi atlatamadı ve ameliyatın ardından ortaya çıkan bir dizi komplikasyon nedeniyle 18 gün sonra hayata gözlerini yumdu.

Armstrong, 1980''li yılların başlarından itibaren, İslâm ülkelerinde devasız bir virüs gibi yayılan o mâlûm iddiayla sık sık yüzleşmiş ve bu konudaki söylentilere gerek sözlü, gerekse yazılı olarak defalarca cevap vererek “Dünyadaki bütün dinlere büyük bir saygı duyduğunu, hepsine eşit mesafede durduğunu, buna karşılık Ay''da ezan sesi duyması ya da Müslüman olması gibi bir durumun kesinlikle söz konusu olmadığını” belirtmişti. Yanda, astronotun basın bürosunun 1983 yılında kendisi adına yaptığı yazılı bir açıklamanın metnini görmektesiniz ki bendeniz de bu metnin Türkçe çevirisini şimdiye kadar katıldığım pek çok radyo-televizyon programında satır satır okudum.

Fakat, dindarlığının çekirdeği benzer türden bir “hurafeler demeti”ne imân etmek ve bu konuda oradan buradan duyduğu masalları fırsat bulduğu her ortamda papağan gibi tekrarlamaktan ibaret olan ham bir kitleyi akıllandırabilmek ne mümkün!

Türkiye''de, başta Armstrong''un hayâli Müslümanlığı olmak üzere, son 30-40 yılda dindar kesimin ağzında çiklete dönüşmüş her ne yalan dolan hikaye varsa, bunların arka planındaki gerçekleri somut belge ve bilgilerle kamuoyuna şimdiye kadar defalarca aktarmıştık gazetemizin sütunlarında… Ki özellikle 2002-2006 yılları arasında hazırladığım “Zamanda Yolculuk” adlı sayfadaki en öncelikli misyonum da zaten buydu: İslâm dünyasının kolektif belleğini her türlü çağdaş hurafeden adım adım temizlemek…

Ancak, insanların kırılgan bir imânı varsa ve bu imân da ayakta kalma gücünü yine büyük ölçüde hurafelerden alıyorsa, onların ellerinin altından oyuncaklarını çekmek öyle masa başında planlandığı gibi kolay olmuyor. Bu gibi ezber bozucu araştırma haberlerimizden sonra kendilerini "dindar" diye tanımlayan insanlardan gelen e-postalarda yediğim küfürleri, işittiğim hakaretleri, emin olun, benden nefret etme konusunda onlarla yarışabilecek bir başka toplumsal çevrenin sakinleri olan eşcinsellerden bile almamışımdır!

İnsanlar, “Firavun''un çürümeyen cesedi”, “Kur''an okuyan annesine kızıp bağırdığı için maymuna dönüşen kız”, “Hz. Adem''in Suudi Arabistan çöllerinde bulunan iskeleti”, “Birleşik Arap Emirlikleri''ndeki bir mağarada yaşayan cinin fotoğrafı”, "Cehennemden gelen çığlık sesleri" gibi popüler şehir efsanelerinin iç yüzünü ortaya seren bu yayınlarımızdan sonra bana öylesine bozuluyorlardı ki öfkelerini dışa vururken resmen kendilerini kaybettiklerini gözlemliyordum. Adamın/kadının elinden âdetâ Kur''an ile kurduğu en ciddi ilişkiyi alıyordunuz ve o da bu duygusal bağı yitirmenin paniğiyle size ağzına geleni saydırıyordu.

Oysa elbette ki, adına “imân” dediğimiz şey, photoshoplu dandik bir fotoğrafa ya da yarım yamalak din/tarih/arkeoloji bilgilerine dayandırılarak inşâ edilebilecek türden bir bağlılık değil… Zaten bu kadar çürük bir temel üzerine kurulmuş her türlü bağlılık da gelecekte en küçük bir sarsıntıyla karşı karşıya kaldığında, aynen kurulduğu hızda çökmeye mahkûm…

İmân, benim bakış açıma göre “görmeden inanmak” ve “kanıtı biçimde değil, içerikte aramak”tır.

İslâm coğrafyası, ağırlıklı olarak cahil insan topluluklarının yaşadığı, geri bıraktırılmış bir yerküre parçası olduğu için, insanların büyük bir kısmının gönüllerine hoş gelen böylesi kuru sıkı hikâyelerle avunmalarına bir diyeceğim yok da imânın neredeyse büsbütün bunlar üzerine inşâ edildiği şehir efsanesi örneklerine tanık olmak beni zaman zaman gerçekten de dehşete düşürüyordu o tür haberleri hazırlar ve yayımlarken…

Yalnızca yukarıda saydıklarım da değil; bu yorgun gözler aynı yıllarda daha nice garabete tanıklık etti… Herhangi bir üniversitenin kapısından içeri bile girmemişken, “Ben yüksek prestijli iki Avrupa üniversitesini üstün başarılarla bitirmiş, hızımı alamayıp bir de NASA''da yıllarca görev yapmış rakipsiz bir teorik fizikçiyim. Ülkenize geldim, havasından, suyundan, şiş kebabından etkilenip Müslüman oldum” diyerek Türkiye''de avamdan havasa milyonlarca mü''mini tamı tamına yirmi yıl boyunca parmağında oynatan, bütünüyle sallama bir bilimselliğin eşliğinde ardı ardına yarım düzine dolayında kitap yazıp bastıran “Prof. Dr. Hans Muhammed Von Aiberg” lâkaplı şizofrenler kralı, lise mezunu benzersiz şarlatan Bülent Ayberk hazretleri ve ona kayıtsız şartsız râm olup bütün hayatını, parasını, zamanını bu karanlık adama vakfedenler mi istersiniz; yoksa Kudüs''teki ünlü “muallak taşı”nın internette dolaşan bazı hileli fotoğraflarda göründüğü gibi günümüzde resmen havada asılı duran bir kaya parçası olduğunu sananlar mı…

Armstrong''un dînî tercihleri noktasında yaratılan bulanıklık, astronotun geçmiş yıllardaki kişisel açıklamalarının yanısıra, O''nun çok yakın bir dostu ve hocası olan Mısırlı Müslüman jeolog Prof. Dr. Faruk El-Baz tarafından da netleştirilmişti zamanında… ABD-Boston''da, görev yaptığı üniversitede ulaştığım bu ünlü bilim adamı, 1969-1972 yılları arasında "Apollo Programı" kapsamında Ay''a giden bütün astronotlara dünyamızın uydusu üzerinde nasıl hareket edecekleri konusunda eğitim vermiş seçkin bir NASA mensubu olarak, doğaldır ki görev arkadaşı Armstrong''u da hayli yakından tanımaktaydı. Kendisiyle 2004''de gerçekleştirdiğim “NASA''nın Müslüman Kralı” başlıklı dizi röportajın ilk bölümünde, Ay''a ayak basan ilk insana ilişkin olarak Doğu ülkelerinde türetilen hikâyenin arka planındaki yalın gerçeği de ayrıntılı bir biçimde anlatmıştı bana... Dileyenler, sonradan pek çok yerli ve yabancı basın organı tarafından alıntılanan, üç ayrı dilde eğitici-öğretici broşür olarak basılan bu röportajımızdan meselenin ayrıntılarını okuyabilirler:

http://yenisafak.com.tr/diziler/nasa/index.html

Ay''ın “Sessizlik Denizi” bölgesine ilk ayak bastığı anda telsizden söylediği, “İnsan için küçük bir adım; fakat insanlık için dev bir sıçrama” cümlesiyle adını tarihe yazdıran Neil Armstrong, 25 Ağustos günü her fânî gibi dünya hayatını tamamladı ve 82 yaşında son nefesini vererek Rabbi''nin katına gitti. İnsanlık tarihinin en heyecan verici bilimsel görevinde ABD''yi uzay boşluğunda temsil etmiş, Ay''a indiğinde yaptığı ilk iş Amerikan bayrağını dikmek olmuş, o uzak ve tekinsiz gezegenin yüzeyine dönemin başkanı Richard Nixon''un imzasını taşıyan bir hatıra plaketi bırakmış bu üstün yeteneklere sahip askerî pilot, çağdaş Amerikan kahramanlarının da en önemlisiydi hiç kuşkusuz… Nitekim, gerek ailesi, gerek uzun yıllar boyunca hizmet ettiği NASA (Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi), gerekse -özellikle askerî kimliğinden dolayı- Amerikan hükûmeti, ölümünün üzerinden iki hafta süre geçmesine rağmen çeşitli şehirlerde düzenledikleri resmî ve dinî merasimlerle müteveffa astronotun hatırası önünde saygı duruşunda bulunmayı sürdürüyorlar. Bu merasimler de öyle herkesin kafasına göre takılması şeklinde değil, Armstrong''un yıllar önce hazırlayıp bir zarfın içine koyduğu ve avukatına teslim ettiği özel vasiyetnamesi doğrultusunda yapılıyor. Adam, tartışmasız bir şekilde Hıristiyan''dı ve ölümünden sonra düzenlenen bütün merasimler de yine bu dinin kurallarına, geleneklerine uygun şekilde gerçekleştirilmekte…

Son olarak, Armstrong ailesinden medyaya bu hafta sonunda yapılan yeni bir açıklamada da halen morgta bekletilen müteveffanın önümüzdeki hafta içinde özel bir yöntem kullanılarak, tabutuyla birlikte denizin tabanına gömüleceği duyuruldu.

Hayat O''nun hayatı, kim ne karışır? Neil Armstrong gibi ömrü boyunca karasal iklime sahip bir eyaletin orta yerinde, denize hasret vaziyette yaşamış Ohiolu bir adam için böyle sıradışı bir cenaze merasimi de belli ölçüde anlaşılabilir bir vasiyet aslında…

Bu saydıklarımızın hepsi, Batılı bir Hıristiyan''ın kendi din algısı ve hayat sistematiği içinde tutarlı bir yere oturtulabiliyor. Boşlukta asılı kalan tek şey ise onun 43 yıldır ciddi ciddi Müslüman olduğuna inanan yüzey dindarlarının kendilerine hiç de alışıldık gelmeyen bütün bu tantanalı cenaze merasimlerini duydukları zamanki yüz ifadeleri…

ABD, yaklaşık 20 milyon Müslüman''ın yaşadığı bir ülke ve baştan başa da İslâm dinini temsil eden resmî, yarı resmî kurumlarla dolu… Bir sürü dernek, vakıf, federasyon, konfederasyon, câmi teşkilâtı, sivil toplum örgütü var Kuzey Amerika topraklarında… Ay''da ezan sesi duyup Müslüman olmuş Neil kardeşimizin cenazesini onu çevreleyen Hıristiyan kalabalığın arasından alıp Ohio eyaletinin en büyük camisinden salavatlar eşliğinde kaldırsalardı ya? Biz buradan, on bin kilometre uzaktan O''nun dinini ve mezhebini gayet iyi biliyorduk da kendi ülkesindeki dindaşları bu gerçeği bilmiyorlar mıydı ki “Ay''ın Müslüman fâtihi”ni (!) son yolculuğunda böyle yapayalnız bıraktılar?

Bunlar son derece komik, hattâ acınası iddialar ve 2000''lerin ikinci yarısından itibaren -bizim de inatçı gayretlerimizle- bir ölçüde azalmakla birlikte, gerek Türkiye sınırları içinde, gerekse diğer İslâm ülkelerinde benzer içerikte komiklikler hâlâ varlıklarını sürdürüyor. Sırf Youtube''a girip “Islamic miracles” (İslâmî mucizeler) başlığıyla genel bir arama yapsanız bile film hileleri kullanılarak üretilmiş ya da basit el kameralarının çekimlerde yaptığı teknik yanlışlıklardan dolayı kendi kendilerine oluşmuş düzinelerce şaibeli görüntüyle karşılaşmanız mümkün…

İzleyenler hemen hatırlayacaklardır; geçen yıl “Hayatın Şifreleri” adlı televizyon programında sevgili dostum Dr. Ömer Çelakıl''ın karşısında aylar boyunca bunların pek çoğunun arka planındaki teknik gerçekleri açıklayıp durmuştum. Durum böyleyken, bütün o kafa karıştırıcı görüntüleri Youtube''a yükleyenler ise ellerindeki malzemeyi dinî ve bilimsel açıdan bir an bile eleştiri süzgecinden geçirmeden, analitik bir yaklaşımla değerlendirmeden, doğrudan doğruya “mucize” yaftasıyla kitlelere pazarlamanın derdindeler… Çünkü, hem onların, hem de takipçilerinin yüreklerinde taşıdıkları bir fiskelik imânın zaman zaman bu gibi ucuz sihirbazlık gösterilerine ihtiyacı var!

Neil Armstrong''un ölümü, dünyanın Batı tarafında yirminci yüzyılın uzay araştırmalarına çok değerli hizmetleri geçmiş cesur bir bilim adamı ve askeri şânına lâyık şekilde ebediyete uğurlama telaşını doğururken, Doğu diyarlarında ise İslâmî soslu popüler bir mitin daha çöküşüne vesile oldu. O artık Yaratıcısı''nın huzurunda ve “Ay''a ilk ayak basan kişi” olmak Yüce Yaratıcı''nın katında her ne kadar kıymet ifade ediyorsa, ilahî mahkemede kişisel hesabını da yine o kıymet uyarınca verecek. Bundan ötesi bizim işimiz değil; dahası bu gibi derin ahiret meseleleri üzerine ahkâm kesmek haddimize de değil…

An itibarıyla hâlâ soluk alıp verebilme lüksüne sahip olan mü''minlerin bu sıradışı hayat hikâyesinden çıkarmaları gereken temel hisse, "Ay''da ezan sesi duyup müslüman olmuş astronot masalları" türetmek yerine, Ay''a Müslüman zekâsıyla giden ve oraya ayak bastığı ilk anda da “Rabbim, senin azâmetin karşısında bütün acizliğimle eğiliyorum” diyebilecek tevazûda Müslüman astronotlar yetiştirmenin zamanının gelip de geçtiğinin farkına varmak olmalıdır.

İslâm dünyasının diktatörleri, Yüce Allah''ın kendilerine cömertçe bahşettiği petrol gelirleriyle kendi halklarını katletmek ya da saraylarında zevk-ü safa âlemleri yapmaktan vazgeçtikleri gün, bu güzel rüyânın gerçeğe dönüşmesi işten bile değildir.

* * *

21 Temmuz 1969… Neil Armstrong, Ay yüzeyinde iki buçuk saat boyunca bilimsel deneyler yaptıktan sonra yeniden “Örümcek” adı verilen araca döndüğünde yüzüne yansıyan benzersiz mutluluk ve yorgunluk, bu büyük görevdeki yol arkadaşı, astronot Edwin “Buzz” Aldrin''in fotoğraf makinesi tarafından işte böyle ölümsüzleştirilmişti.