Rahat ol Alin... Sen hancısın, bizler ise yolcu... (2)

Yazının başlangıç bölümü aşağıdaki linktedir:

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=33478&y=AliMuratGuven

* * *

Malatya Uluslararası Film Festivali, daha önce de Bursa''da benzer bir organizasyona imza atıp dördüncü yılında kırdıkları (yarışmanın resmî adını marka tescil kurumunda yerel yönetimin değil, kendi ticarî şirketlerinin üzerine tescil ettirmek gibi) potlarla ortalığı birbirine katıp mahkemelik olan; benim kendilerinden, kendilerinin de benden zerre kadar haz etmediğimiz, özellikle Ak Parti''li yerel yönetimlerin gözlerini boyayıp onları tılsımlamada pek mâhir bir ekibin ellerinde, 2010 yılında doğdu.

Ülkemizin gerek kısa metraj, gerekse ticarî sinema alanında her hafta bir yenisi ilân edilen, pek çoğunun da sonradan devamı getirilemeyen yarışma organizasyonları sayesinde adım adım bir “festival çöplüğü”ne dönüşmeye başladığı o günlerde, Malatya''nın sinema kamuoyuna vaad ettiği mönünün içeriğine bakılınca, doğrusu ya, bu organizasyon da uluslararası klasmanda B, hattâ C kategorisi bir yerel şenlikten daha öteye geçebilecek bir görünüm sunmuyordu rafine sinemaseverlere… Nitekim, ilk ciddi defo, festivalin adında patlak verdi ve Ermenistan''ın başkenti Erivan''da düzenlenen “Altın Kayısı” adlı -çok daha kıdemli- bir festival, Malatya''daki türdeşinin henüz ilk yılında aynı adı kullanması karşısında tepki göstererek, bu konularda hakemlik yapan adreslere şikayette bulundu. Bunun üzerine, Ermeni sinemacılar tarafından zaten çok önceden tescili yapılmış bir ad konumundaki “Altın Kayısı”dan vazgeçilerek festivalin resmî adı sadeleştirildi ve kentin simgesi olan meyvenin en azından logolarda, resmî belgelerde “topa girmemesi” kararlaştırıldı.

Tabiî, özellikle belirtmeme gerek var mı bilemiyorum; yerel yönetim ister Ak Parti''nin, ister CHP''nin, ister MHP''nin, isterse de BDP''nin elinde olsun, Türkiye''de kültür-sanat alanındaki diğer bütün faaliyetlerde olduğu gibi Malatya''daki bu taze oluşumda da yönetim mekanizmalarının tamamı bizce kimlikleri mâlûm olan bir görüşün ateşli savunucuları tarafından silme işgal edilmiş durumdaydı.

Yeri gelmişken, bir gerçeği de altını çizerek teslim etmek gerekiyor. Bu “işgal” manzarasının yalnızca SİYAD yönetim ekibinin sinema organizasyonları alanındaki iktidarını korumak için yürüttüğü tek taraflı taarruzlardan kaynaklandığını sanmayın sakın. Sözümona ortak bir dünya görüşünü paylaştığımız yerel yönetimlerin ezici bir çoğunluğu şu fânî dünyada henüz dermanı bulunamamış acınası bir aşağılık kompleksinin pençesinde kıvranmakta olduklarından, yarışma ve festivallerde programları hazırlayan, yönetim ve denetim organlarını, seçici kurulları oluşturan yazar-çizer ve sanatçıların büyük bir çoğunluğu, “Bizim câmiâdan adam mı çıkar, kültür ve sanat alanında her ne varsa solcularda var, onlar gelip dümene geçsin ve bizi bu ağır yükten kurtarsın” denilerek, hattâ kollarından zorla çekiştirilerek göreve çağırılmış kimselerdir. Yani, piyasayı ellerinde tutan bu “sanat otoriteleri”nin belediye yetkililerine ya da mülkî âmirlere öyle çok fazla tazyik yapmalarına, “Bu işi mutlaka bizlere vermelisiniz” diye ağlanmalarına hiç gerek yok. “Sinema festivali” denildiği anda, söz konusu organizasyonların temellerini atan bürokratların aklına zaten ilk olarak bu zümre geliyor! Ben ve benim dünya görüşüme yakın sinema yazarı arkadaşların kapıları ise ancak SİYAD ve civarındaki popüler kadro düzenlenen yeni organizasyonu önemsiz gördüğü ya da portföylerinde bulunan diğer işlerden bu gibi bölgesel oluşumlara el atmaya zaman bulamadıklarında “kerhen” çalınır. Yani, bizler bizzat kendi mahallemiz içinde bir tür “stepne lastik” olarak kullanılır dururuz.

Benden istikrarlı bir şekilde nefret eden değerli meslektaşım, Star gazetesi yazarı Alin Öjeni Taşçıyan da böyle biridir sözgelimi… Aynı yaşlarda olup aynı fakülteden mezun olduğumuz bu hanımefendiyi, kader -ülkemizde egemen olan sosyolojik rölativite yasası gereği- benim gibiler için farklı, onun gibiler için çok daha farklı bir mecrâda aktığından dolayı, günümüzde Türkiye topraklarındaki sinemasal etkinliklerde bir yöneticinin gelip oturmasını bekleyen her ne kadar pozisyon var ise bilâ istisna hepsinde görebilirsiniz. Alin de sağolsun, olağanüstü bir fedâkârlık ve enerjiklik içinde, kendisini adadığı bu meslekte, çağrıldığı her adrese yetişmeye çalışır.

Ancak, bir kez daha altını çizmek isterim ki içinde “film” ya da “sinema” sözcükleri geçen irili ufaklı bütün ulusal organizasyonlarda, SİYAD''dan -adlarını bizzat belirlediği- yol arkadaşlarıyla birlikte yer alması, onun festival tasarımlamaya ya da yönetmeye dair kişisel iştahının aşırı yüksek olmasından kaynaklanmıyor. Tam aksine, özellikle Ak Parti''li belediyelerin çatısı altında gerçekleşen her türlü yarışmanın gediklisi olmasının en önemli gerekçesi, yine o etkinlikleri düzenleyen çevrelerin “Bu işi bir tek Alin Hanım yapabilir, başkası da asla yapamaz. Hele de bizim aramızdan kesinlikle kaliteli insanlar çıkmaz” şeklindeki hastalıklı mantık çerçevesinde hareket etmesidir. O yüzden, SİYAD''ın tepe yönetimini oluşturan diğer bazı meslektaşlar gibi Taşçıyan da bu çevreler tarafından düzenlenen her türlü sinemasal organizasyonda mutlaka baş köşede karşımıza çıkar.

Alin ve yoldaşları, bu fakirin adı ve “rahatsız edici” politik/estetik düşünceleriyle ilk kez yüzleştikleri “Brokeback Mountain” yıllarından itibaren her ne kadar “sinema sektöründe ben ve benim gibi düşünen dindar insanlar hiç yokmuş gibi davranmayı” tercih ediyorlarsa da onların girip çıktıkları bütün adreslerde bizi (de) seven sayan, aynı jenerasyondan gönül dostlarımız bulunduğundan, kendisinin hakkımdaki bütün aleyhte yorumları şimdiye kadar neredeyse gün be gün ulaşmıştır kulağıma…

Sözgelimi, İstanbul-2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı''nın o yıl kentte düzenlenen organizasyonlara ilişkin olarak düzenlediği beyin fırtınası toplantılarından birinde, toplantıyı yöneten değerli bir dostumuz yaptığı konuşma sırasında benim adımı andığında, “Fakat, o adam homofobiktir, çok homofobiktir, onun kesinlikle böyle bir yapının içinde bulunmaması gerek” diyerek elinden lahana bebeği çekilip alınmış küçük kızlar gibi denetimsiz bir öfkeye kapılışını, sonrasında da muhatabından “Biraz sakin olun Alin Hanım… Ali Murat Güven hakkındaki kişisel görüşleriniz ancak sizi bağlar. O bizim için saygın ve değerli bir sinema yazarıdır. O yüzden, sizinle bazı projelerde nasıl ki işbirliği yapıyorsak, elbette ki gerektiği yerde onunla da yapacağız” cevabını alınca kös kös yerine oturuşunu aynı toplantıda bulunanlardan gülerek dinlemişimdir.

Yıldızımızın -gayet anlaşılabilir gerekçelerle- barışamadığı bu meslektaşımın, adımın geçtiği her ortamda beni hiç sektirmeden karalamalarına daha nice örnekler verebilmek mümkün…

Yine, sözgelimi, Eylül-2011''de Ankara''da düzenlediğim, bütçesi Alin''in yönetimine teslim edilen devâsâ bütçelerin yanından bile geçemeyecek kadar düşük olmasına rağmen (20 bin TL) ülkemizde son 10-15 yıl içinde gerçekleştirilmiş sinemasal organizasyonların en başarılılarından birine dönüşen “Fantasturka-1''nci Türk İşi Fantastik Filmler Festivali”nin basın bültenini gördüğü anda yemeyip içmeyip SİYAD''ın üyeler arası iç yazışma grubuna girerek, “Bu adam, düzenlediği festivalin ana fikrini daha önce yapılmış benzer bir organizasyondan aşırdı” mealinde yorumlar yapması da tarafımızca bir kenara not edilmiş pek sempatik meslektaş dayanışmalarından biridir.

Ki ben Alin Hanım SİYAD''ın üye haber grubunda hakkımda şaibe uyandırıcı satırları yazarken, ona söz konusu festival için en az iki kez baskılı ve iki kez de dijital davetiye göndermiş bulunmaktaydım. Kendisinin huyudur; tıpkı dernekteki diğer kankaları gibi, zarif davranışlara hep böyle yüksek bir zariflik içinde karşılık verir.

Kader bizi bu meslektaşla bir sinemasal organizasyonun çatısının altında yalnızca bir kez buluşturdu ki onda da sanırım talep “büyük adres”ten geldiği için, verilen görevden -bana rağmen- kaçamadı ve 2010 yılında, genel koordinatörlüğünü Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Hüseyin Çelik''in üstlendiği “Büyüyen ve Gelişen Türkiye” adlı ulusal kısa film yarışmasında yan yana oturup jüri üyeliği yaptık. Muhtemelen, elinde çivili sopa bulunan bir gerici olarak ağzımdan saçtığım köpükler eşliğinde ona saldıracağımı falan düşünüyordu. Ancak, beklenen olmadı ve yarışmanın puanlamalarını güzelce bitirdik, kazananların ödüllerini paylaştırdık, o da evine sağ salim geri döndü.

Alin ile bu istisnai buluşma ve bir de adımın geçtiği her sanat organizasyonunda bünyeye dahil edilmemem için uyguladığı ihtiraslı blokajlar, meseleyi doğrudan “Ya o, ya ben” noktasına çekmesi haricinde, başka da hiçbir insanî ve meslekî temasım olmamıştır.

İnsanlar, bir sektördeki bütün meslektaşlarına ayılıp bayılmak zorunda değil elbette… Fakat, kendi meslekî çevrende bulunan birine ideolojik ya da dinsel görüşlerinden dolayı muhabbet beslememek başka bir şey, bu alerjiyi giderek histerik bir düzleme taşımak ise bambaşka…

Uluslararası Sinema Yazarları Birliği FIPRESCI''nin iki dönemdir genel başkan yardımcılığını yapmasına ve bu birliğin kuruluş tüzüğünü, en temel meslekî dayanışma ve nezaket kurallarını benden çok daha iyi bilmesine rağmen, pek sevdiği, her fırsatta yanındaki diğer koltuğu kendisi için rezerve ettiği sevgili yoldaşı Uğur Vardan''ın geçtiğimiz şubat ayında Radikal''de yayımlanan bir yazısında şahsıma yönelik terbiyesizce, küstahça, haddini aşan sözlerine yönelik mutlak tepkisizliğinden başlayarak, demokratik bir sinema yazarlığı kimliğinin turnusol kâğıdı konumundaki hiçbir sahici sınavdan geçememiş biridir Alin… Tipik bir “kesin inançlı” görünümü verir, karşı mahalledekiler söz konusu olduğunda hiçbir esneme payı yoktur ve yazılarına da nüfuz eden bu sığ ideolojinin içgüdüleriyle hareket eder.

Ben, hayatımda hiçbir zaman solculardan ya da ateistlerden mutlak anlamda bir adalet beklemedim. Çünkü, onların bu cephesi -Allah''ın kendilerine böyle bir duyguyu nasip etmemesinden dolayı- hiç gelişmemiştir. Adalet tesis etmek büyük ölçüde “Allah korkusu”yla ilişkili bir durum ve bu yönü güdük kalmış olanların adaleti de ancak kendilerine göre oluyor.

Velhasıl, Alin ve SİYAD''daki kankalarının sergilediği hoyrat yaklaşımların en son örneği de ulusal yarışmasına jüri üyesi olarak davet edildiğim Malatya''da yaşandı.

Sözün burasında vurgulamak gerekir ki sinema sektöründe -gazetedeki editörlük görevi haricinde- bin türlü uğraşa sahip, hayattaki en büyük sıkıntısı kendisi için “boş zaman bulmak” olan biriyken, Malatya''dan gelen bu görevi ne özellikle ben istedim, ne de bunun için canla başla tırmaladım.

Ayrıntılarını yukarıda da aktardığım üzere, kısa bir süre öncesine kadar bu kentimizin valisi olan Doç. Dr. Mehmet Ulvi Saran, İstanbul''a yaptığı bir ziyaret sırasında beni aradı ve “kendisi için çok önemli bir konuyu görüşmek üzere” bulunduğu mekâna davet etti. Dosta da hasıma da standart şekilde işleyen geleneksel insanî nezaketim çerçevesinde bu davete icabet ettiğimde ise Sayın Vali, “İçinde bulunduğumuz yılın sonbaharında valiliğimizin himayelerinde düzenlenecek olan üçüncü festivalde sizi de aramızda görmek istiyoruz. Öncelikli dileğimiz, ulusal film yarışması jürisinde yer almanızdır. Ardından da festival kapsamında bize önereceğiniz her türlü etkinlik teklifine açığız” dedi.

Onca “yandaş” belediyenin üç günlük solcu yazarların bile bokunda inatla boncuk aradığı ve düzenledikleri etkinliklerde onları nasıl onurlandıracaklarını şaşırdığını izleyerek geçirdiğim yılların ardından, akademisyen kimlikli, bürokrasideki kariyeri son derece parlak, kamu yönetimi konusunda uzmanlaşmış üst düzey bir bürokratın bizi hatırlaması, onursal başkanlığını yaptığı sinema odaklı bir organizasyonda yer almamızı kendisine dert edinip sırf bu amaçla bir buluşma ortamı oluşturması insan olarak gururumu okşadı elbette… Sevindim, mutlu oldum ve kalbim Sayın Vali''ye şahsıma karşı sergilediği bu zarif yaklaşımdan sonra bir biçimde yardımcı olma heyecanıyla doldu. Dahası, ben de inceliğe incelikle karşılık vererek, “Ricanız benim için emirdir efendim. Nasıl diyorsanız öyle yapalım. Jüride olmayı kabul ettiğim gibi, arzu ederseniz, festivalinizin bünyesinde, millî sinema akımının kurucu yönetmeni rahmetli Yücel Çakmaklı''nın şimdiye kadar gün ışığına çıkmamış çok özel set fotoğraflarından oluşan 40-50 foto-blokluk bir sergi düzenleyebilirim. Kuratörlüğünü üstleneceğim o sergiye de ''Bu dünyadan bir Yücel ağabey geçti'' adını veririz. Sergimiz festival süresince film gösterilerinin yapıldığı salonun fuayesinde Malatyalı sinemaseverlerle buluşurken, kapanış törenine de rahmetlinin eşini, oğlunu davet edip kendilerine birer şükran plaketi verirsiniz. Böyle bir vefâ gösterisi, benim de hayatta inandığım bütün değerlerin bir özetidir.”

Vali bey bu teklifimi son derece sıcak karşıladı ve hemen o anda yanında bulunan yardımcılarına “teklif ettiğim sergi projesinin resmî programa alınması” talimatını verdi.

Ancak, benim sorunum, ya da daha doğrusu endişem, Malatya Film Festivali''nin organizasyon komitesinde şu ya da bu görevi almak, bu festival için muhtevayı zenginleştirici projeler üretmek değil, Valilik yönetiminin beni bu festivalin kuruluşundan beri oraya tam saha presle yayılmış olan yürütücü ekibe nasıl kabul ettireceğiydi. Nitekim, bu konudaki endişemi Sayın Saran''a olanca netliğiyle aktardıysam da kendisi bizim piyasayı yeteri kadar tanımadığından dolayı, “bunun aşılamaz türden bir pürüz olmadığını” belirtti. Sahip olduğu yüksek insanî kalitenin ışığında, ne daha önceden festival yönetim kuruluna davet edilmiş olan Alin Öjeni Taşçıyan''ın, ne de bir başka yetkilinin böylesine “basit” bir karşı çıkış refleksi sergilemeyeceğini düşünüyordu. Hattâ, içten içe benim manzarayı biraz abarttığımı düşündüğüne bile eminim.

Ancak, Sayın Vali beklentisinde yanıldı ve sonuçta yine ben haklı çıktım. Ki yanılacağını da ta ilk andan itibaren çok iyi biliyordum.

Meseleyi, geçtiğimiz günlerde, “Malatya Festivali''nin hazırlık çalışmalarında son durum nedir?” diye meraklanarak telefon açtığım bir organizasyon komitesi yetkilisinden öğrendim. “Festivalin danışma kurulunda yer alan Alin Hanım, sizin ulusal jürideki varlığınıza karşı çıktı” diyordu telefondaki ses, biraz da mahçup bir edâyla, “Bizler kendisine bunun çok anlamsız bir tepki olduğunu söylediysek de ''İlkesel bir karar, onun bulunduğu yerde ben olmam'' diyerek, sizde ısrar edersek kendisinin çekilmesi gerektiğini söyledi. Şu sıralarda, yaşanan bu krize bir çözüm bulmaya çalışıyoruz.”

Ben de telefondaki dostumuzun mahçubiyetini ve iki arada bir derede kalmışlığını daha fazla kızıştırmak istemediğimden, “Olur mu hiç öyle şey, böyle bir açmaz karşısında kendinizi çok rahat hissedin lütfen beyefendi” diyerek, sorun karşısında kısa ve öz bir çözüm ürettim:

“Alin Hanım kesinlikle yerinde kalsın. Şu dakika itibarıyla Malatya Film Festivali ulusal jürisindeki görevimden çekiliyorum. Hatırlarsanız, bu göreve de zaten ben tâlip olmamıştım, özellikle siz beni aramıştınız. Yapılacak ön çalışmaları belirlemek üzere de bir kaç kez tam günümü vererek toplantılarınıza katıldım. Ayrıca, Yücel Çakmaklı fotoğrafları sergisine yönelik teknik hazırlıkların sırtıma yüklediği kırtasiye masrafı da an itibarıyla gazeteden aldığım üç-dört maaşın tutarını aşmış durumda. Fakat olsun, ben böyle durumlara karşı öteden beri şerbetliyim. Daha önce de orta yerinde yalnız başına kalakaldığım organizasyonlarda sıklıkla hafriyat kaldırmışlığım vardır. Daha fazla çalışır ve sağa sola oluşan borçlarımızı öderiz.

Sizden ricam, listede adımın üzerini çizin ve bunu, bana itiraz eden SİYAD ekibine de tez elden bildirin. İşin özüne bakacak olursanız, ta en başından beri tuhaf olan şey, onların değil, benim gibi adamların bu organizasyonda yer almasıydı.”

Festival yetkilisi dostumuz, her ne kadar ilerleyen dakikalardaki konuşmalarımızda “kriz”e bir çözüm bulunacağı yönündeki iyimserliğini muhafaza etse de bu macera benim için o dakika itibarıyla çoktan bitmişti.

Nitekim, hükûmetin yayımladığı son “Valiler Kararnamesi”yle Doç. Dr. Saran''ın önceki gün başka bir bürokratik göreve atanmasının ardından, festivalin yönetim kademelerinde gözlenen bulanık manzara da büyük ölçüde netlik kazandı ve Malatya yeniden “kültürün-sanatın aslî sahiplerine” geri döndü.

* * *

Türkiye''de dindar kimlikli bir yurttaş iseniz ve gerek özel hayatınızı, gerekse mesleğinizi inandığınız ulvî değerler paralelinde sürdürmeye çabalıyorsanız, bu ülkenin sınırları içinde var olan bazı “kırmızı çizgileri” inatla zorlamanın bir âlemi yok. Çünkü, o çizgiler henüz 19''uncu yüzyılın ilk yarısında Anadolu topraklarına, özellikle de “pâyitaht”ın çevresine büyük bir kararlılıkla çizilmiş. Dahası, aradan neredeyse iki yüzyıl geçmesine rağmen, kültürel ve ahlâkî açıdan mensubu olduğunuzu düşündüğünüz toplumsal kesimde “önünüze çekilen bütün o sınır çizgilerini, dikilen barikatları aşmanın gerekliliği” noktasında daha henüz ortak bir irade bile oluşmamış.

Karşınızdakiler deseniz, inançlarında granit sağlamlığındalar; tıpkı Güney Amerika''daki İnka yerlilerinin hiçbir bağlayıcı çimento kullanmadan, birbirinin içine geçmiş taşlardan yaptıkları dev duvarlar gibi yüksek yüksek setler çekmiş durumdalar önünüze… Ortak bir tehdide karşı hızla organize olmayı ve onu bertaraf edene kadar omuz omuza hareket etmeyi çok iyi biliyorlar.

Alin Öjeni Taşçıyan, SİYAD''çılar ve bu çevrenin zihniyetiyle girilecek herhangi bir tartışmada bırakın beni tutmayı, şimdiye kadar verdikleri cömert fırsatlarla aynı zihniyeti âbâd etmiş hasta ruhlu bir kültürel çevrenin çocuğuyum ben… Taşçıyan, Ak Parti iktidarının onuncu yılında, “Ali Murat Güven bu festivalde varsa, ben yokum!” diyebilecek rahatlığı kendisinde bulabiliyorsa, bunun sebebi yine benim mahallemdir, benim mahallemdeki Taşçıyan meftunlarıdır. Özel sohbetlerinde, kendisini medyadan silinmek üzereyken elinden tutup yeniden parlatanlar hakkında hangi ifadeleri kullandığını çok iyi biliriz, fakat “Stockholm Sendromu”nun en popüler hastalık türü olduğu bir câmiâda böylesi sevimsiz bilgiler zerrece para etmez.

Biz, bizleri “başı her fırsatta ezilmesi gereken birer böcek türü” olarak görenlere bayılırız çünkü…

* * *

Sonuç olarak, 2010 yılının sonlarına kadar, kalbimde öyle ya da böyle, bir şeyleri başarabileceğimize dair bir umut ve heyecan vardı.

Ancak, yalnızca iki yıla sıkıştırdığım onca gözlem, deneyim ve çilenin ardından, bugünkü ben, artık Taksim kafeteryalarından birindeki o yaz akşamı sohbetinde “Göreceksiniz, kültür ve sanatta da olanca iddiamızla var olacağız” diye yırtınan kararlı adam değilim.

Her geçen gün giderek daha da artan bir “gerçeği kabullenmişlik” duygusuyla, o akşam bana hayranlık uyandırıcı bir özgüven ve soğukkanlılıkla “Sizleri bu stratejik alana kesinlikle sokmayacağız” diyen muhatabıma artık büyük ölçüde hak vermekteyim.

Doğrudur, bize bu alanı Hem Osmanlı''nın tükeniş döneminde, hem de bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca hiç açmadılar ve bundan sonra da hiç açmayacaklardır. İslâmî kesimin varsıllarının gerçek anlamda, coşku dolu bir desteği olmaksızın, kültürden-sanattan ziyadesiyle haberdar dindar erişkinler ve (yine ebeveynlerinin samimi desteğiyle) bu alana meyili yüksek bir genç nesil yetiştirme çabalarımız da abesle iştigâldir.

Taşlıtarla-Plevne Lisesi''nden mezun biri olarak, benim, kendi evlatlarına karşı böylesine hoyrat bir mahalle içinde St. Benoit''lı ya da Galatasaray''lı diplomat çocuklarıyla sidik yarıştırma kapasitem ancak bu kadar… Benim gibi adamların sinema tutkusu, bu alanda bir şeyler ortaya koyma çabası, atadan gelme bir vâriyet ve asaletle değil, tamamen idealistçe bir dürtüyle biçimleniyor ki onun da açabileceği kapıların bir sınırı var.

Vaziyet böyleyken, dindarların “sanatın kutsanmış toprakları”na asla sokulmaması gerektiği yönünde köşeli görüşler dile getiren o açık sözlü meslektaşla aramda artık yalnızca bir tek hususta görüş ayrılığı kaldı. Onu da şöyle özetleyebilirim:

Mensubu olduğum toplumsal çevrenin kültür ve sanat arenasındaki mağlubiyeti, ya da bugünkü zavallı görünümü, karşıdakilerin insanüstü direnci ya da entelektüel kapasitelerinin olağanüstü boyutlarda olmasından değil, aslında yine kendi ruhsal zavallılıklarımızdan, aşağılık komplekslerimizden ve ham hâldeki dinsel inançlarımızdan kaynaklanıyor. Daha arenaya çıkarken kafanda on kat büyütüp “Benim bu adamın/kadının karşısında hiçbir başarı şansım yok” dediğin birini asla yenemezsin. Bu “âdetullah”a aykırı bir durum ve bizim de Anadolu topraklarını iki yüz yıldır parsellemiş durumdaki kültür-sanat elitleri karşısındaki vaziyetimiz işte tam olarak budur.

Bütün meslek hayatı yerli ve yabancı sinema filmlerindeki mistik-metafizik öğeleri, aile, vatan, evlilikte sadâkat, Allah sevgisi gibi temaları küçümsemekle geçmiş, böylesi temaları ele alan filmleri daima yerden yere vurmuş, ancak son dönemlerde ise -tamamen maişet derdinden dolayı- bu gibi temel değerleri savunan bir medya çevresinde “kerhen” yer alan asabî bir sinema yazarı, “Ali Murat Güven''i istemem, o gelirse beni unutun” dediğinde, karşısına “Buyurun, kapının kolu orada. Yalnız o kol biraz serttir. Sağlam tutup çevirin” diyebilecek ödünsüz bir irade çıkamıyorsa, böyle konularda hep “Birazcık sabırlı olun. Biz bir orta yol bulmaya çalışıyoruz” mantığı işliyorsa, hattâ çoğu kez o bile işlemeyip balonun sepetinden “safra” diye hep bizim gibi düşünen adamlar ve kadınlar atılıyorsa, bu piyasada daha fazla debelenmenin de herhangi bir anlamı kalmamış demektir.

Oliver Stone''un 1986 tarihli ünlü filmi “Müfreze”nin en sonunda, Charlie Sheen''in canlandırdığı Vietnam gâzisi Chris karakteri, insanın yüreğini dağlayan “Adagio for Strings” bestesi eşliğinde, terhisi nedeniyle kendisini almaya gelen askerî bir helikopterden toprağın üzerine saçılmış ölü arkadaşlarına bakarken kendi iç sesiyle şunları söylüyordu:

“Biz aslında Vietnam''da düşmanla değil, yine kendi kendimizle savaştık. Ve o yüzden de bu savaşı kaybettik.”

Sözlerimin sonunda bütün samimiyetimle ifade edeyim ki, rahat ol Alin… Aynı şekilde, sen de Uğur, Tunca ve diğerleri…

Kendi kültür bahçemde gördüğüm onca sefalet ve yaşadığım sayısız yalnızlıktan sonra, şu sıralarda zar zor bulduğum bir kalemtraşla, gazetecilik mesleğinde geride bıraktığımız üç on yılda ucu epeyce aşınmış kurşun kalemimi açıyorum usul usul… Açma işlemi bittiğinde de masada önüme uzatacağınız teslim anlaşmasını imzalayıp bu diyardan sessiz sedasız gideceğim.

Bir ömürdür önümde uzayıp giden yüksek duvarları aşamayacağıma artık hemen hemen iknâ olmuş durumdayım.

Sizler bu diyarın hancılarısınız, bizler ise yolcuları…

O yüzden, herkesin haddini bilmesi gerek…

Savunduğumuz düşünceler ve özdeğerler bu ülkede 10 değil 25 yıl bile iktidarda kalsa, bizim gibilerin, sizin kafanıza göre kurup yönettiğiniz kültür merkezlerinizin kapı önlerini süpürmekten gayrı bir görevimiz olamaz, olmamalıdır.

* * *

Önemli bir dipnot: İki bölümlük bu uzun yazı, sitemize aslında geçen pazar sabahı yüklenecekti. Fakat, bütünüyle benden kaynaklanan bir gecikmeyle, yayını ne yazık ki bugüne kadar sarktı. Dolayısıyla, son bir-iki gündür sanal ortamlarda gezinip duran “Ali Murat Güven''in Yeni Şafak gazetesinin baskılı nüshasında özet bir metinle ilân edilen son köşe yazısına aynı gazetenin internet sitesinde sansür mü uygulandı?” türünden söylentilerin gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur.

Yeni Şafak''ın hakkını yemeyelim; ben bu gazetede yıllar yılı okurlarına aktarmak istediği düşünceleri en özgürce dile getiren yazarlardan biriyim. Dediğim gibi, cumartesi akşam üzeri araya giren acil bir sorundan dolayı bu uzun metnin ruhundan bir anda kopuverdim ve onu doğru zamanda sonlandıramadım. Dolayısıyla, köşemizin internetteki yayını da aksamış oldu. Sonrasında ise bilgisayarımın başına ilk fırsatta yeniden geçip, söylemem gereken son sözleri de söyleyerek yazıyı noktaladım. Hepsi bu kadar…