Bosna’da sonsuzluk ve bir gün

Önceki gün, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın resmi gezisini takip etmek üzere Bosna'daydık. Yine aynısı oldu, Erdoğan büyük ve coşkulu bir sevgi gösterisiyle karşılandı.

Bunu duymak, yılların muhalifi çevrelerin hoşuna gitmeyecek olsa da acı gerçek şu: Doğu'dan Batı'ya Kuzey'den Güney'e özellikle de Türkiye'nin doğal hinterlandı sayılan bölgelerde Erdoğan bir yabancı ülkenin Cumhurbaşkanı gibi değil, ziyaret edilen ülkenin doğal lideri gibi karşılanıyor. Bosna'da da, bir süre önce restore edilen Hünkar Camii açılışında, aynısı oldu. Boşnaklar, O'nu eski güzel zamanlardan su gibi akıp gelen bir tevatürü bekler gibi, hevesle dakikalarca bekledi.
Sanki, Erdoğan'a bakarken, gözlerinden mutlu sonla biten bir eski zaman hikayesi akıyordu. Tanışmak istediler, Cumhurbaşkanı da genellikle kimseyi kırmadığı gibi; tezahürat yapanların, tanışmak isteyenlerin tek tek yanına gitti, tokalaştı, konuştu. O'nun babacan ve müşfik tarafını görmek ve göstermek pek moda sayılmaz, ama iştirak edebildiğim gezilerde böylesi durumlara defalarca şahitlik ettiğimi söylemeliyim.

Bosna'ya gelince; giden gören bilir, Bosna masal ülkesi gibidir. Bir kere hep bıraktığınız gibidir, Saraybosna'nın bana hep zamanların iç içe geçip, zamandışı bir gerçeklik oluşturduğu izlenimi veren, içindekileri sonsuzluk hissiyle dolduran atmosferinde, sanki 5 yıl öncesi ile 5 yıl sonrası arasında fark yoktur; Başçarşı yine bin yıllık çınar gibi eski usul misafirperverliğiyle karşılar sizi. Yemekleri eskisi kadar lezzetli, suları hala buz gibi, insanları her daim güler yüzlü ve cömerttir.
Yine öyleydi. Ama aynı kalarak yenilenmek diye de bir şey var:

Türkiye'nin sanatı ve kültürünü tanıtmak üzere kurulan Yunus Emre Enstitüsü, bugün onlarca ülkede aynı isimle faaliyet gösteren Yunus Emre Kültür Merkezlerinin ilkini dört yıl önce Bosna'da açmıştı. Görünen o ki, bu dört yılda çok iş yapılmış. Bugün, Bosna Federasyonu'na bağlı devlet okullarının üçte birinde Türkçe seçmeli yabancı dil olarak okutuluyor. Bosna'da İngilizce'den sonra ikinci derecede yaygın olarak öğrenilen dilin Almanca olduğunu ve Bosna'dan Almanya-Avusturya'ya beyin göçünün yoğun olduğunu öğrenince, TİKA'nın mimari eserlerde yaptığı işin kültürel alanda da yapılması gerektiğine bir kez daha kâni oluyor insan…

Bunu; yani Türkiye'nin TİKA vasıtasıyla sınır dışında bulunan eski Osmanlı eserlerini onararak kullanıma açmasını ya da Türkçe kursu açmak ve benzeri faaliyetlerle Türkiye sınırları dışında kültürümüzün yaygınlaştırılması amacıyla yapılandırılan Yunus Emre Kültür Merkezleri'ni Yeni-Osmanlıcılık hedefiyle açıklayanlar var. Türkiye'nin sınır dışı toplumlarla kurmak istediği gönül bağını, küresel kültürel sömürü düzeninden pay alma çabası olarak tarif edenler de mevcut, biliyorsunuz.

Ama, 1-Sömürü çıkar ve rant üzerine kurulur; Türkiye'nin yurt dışında yaptığı faaliyetlerde bu tür bir hesabı hiç olmadı. 2-Boşnakların Türkiye'yi bir ağabey devlet olarak görmesi için, tüm bu çalışmaları yapmaya ihtiyaç yok. Zaten ortada, her köşeyi döndüğünüzde burun buruna geldiğiniz, hiç gitmemiş, hep orda duruyor gibi gözüken bir ortak tarih var.

Sonuçta Bosna'da, Balkanların karışıklığına, üç farklı etnisite/din ve hep diken üstünde oturan ülkenin durumuna üzülmek de bizimleydi; Boşnaklarla kültürel bağların hem aynı kalıp, hem yenilenmesine sevinmek de…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, dönüş yolunda Türkiyeli girişimcilerin Bosna'ya daha fazla yatırım yapması gerektiğini ve bu hususu Bosna'daki yönetimle de görüştüğünü ifade etti. Umarım öyle olur, dünyanın en güler yüzlü insanları, her şeyin en iyisini hak ediyor çünkü.