Ezilenler söylemini sömürmek

Ermenek Kömür Ocağı kazasında kaybettiği oğlunun cenaze törenine yırtık kara lastikleriyle katılan Recep Gökçe’nin hali; en az, aynı madencinin “oğlum yüzme de bilmezdi, suyun içinde ne yaptı” diyerek Türkiye’yi ağlatan annesi Ayşe Gökçe’nin sözleri kadar burktu içimizi.

Burktu, acıttı, sızlattı.

Gelir dağılımının en alt skalasında bulunan bu ve benzeri durumdaki insanlara –ama devlet tarafından, ama sivil toplum tarafından- yeterli miktarda maaş bağlanması, yardım yapılması, yaşadıkları süre boyunca koruma altına alınmaları gerekliliğini hatırlattı hepimize. Elbette, maden ve benzeri, kaza oranlarının yüksek olduğu iş kollarında faaliyet gösteren işletmelerin denetimlerinin, hepimizi acıya gark eden bu tür elim hadiselere meydan vermeyecek ölçüde sıkı tutulması gerektiğini de...  

Ama; bu ülkede maden kazaları, inşaat kazaları yaşandıkça, işçiler hayatını kaybettikçe, Gezi süreciyle başlayan “çevre hassasiyeti” başlıklı hükümet muhalefetinin rotasının “yoksulluk hassasiyeti”ne çevrilmeye başlandığını ve “ne zamana kadar susacak bu işçiler, yoksullar” söylemini dile getiren bazılarının, ne derece samimiyetsiz gözüktüğünü de söylemek icap ediyor.

Normal şartlarda sokakta görseler o insanların yüzüne bakmayacak sermaye sahiplerinin, bir çift çizmeye evinde çalışan hizmetçinin aylık maaşını veren gazetecilerin, yüksek gelirli, Boğaz'a nazır, tuzu kuru beyaz yakalıların, “ezilenler” söylemiyle solculuk yapmaları, yoksulları ve yoksulluğu kendi küçük, sakil çıkar hesaplarına araç kılmaları yeterince çirkin. Ama isyan etmelerini istedikleri/diledikleri/teşvik ettikleri yoksulların onların dilediği kişiler iktidar olduğunda da yoksul olacaklarını bilmiyormuş gibi yapmaları aldatmaktan başka bir şey değil.  

Zira sınıfsız toplum ideası, dünya tarihindeki bütün denemelerde başarısız olduğu gibi; her defasında toplumların yeni bir sınıfla, bürokrasiyle tanışmasından başka bir de mutsuz etmiştir onları. Özlenen yani, sınıfsız toplum değil, çünkü sınıfsız toplum üyopyası gerçek olsaydı bile en çok bugün “yoksullar adına” bağıranları vururdu. Zaten “ezilenlerin isyan edeceği ve Erdoğan’ı devireceği” hayalinin gerçek olması mümkün değil, zira Erdoğan ne cemaatin yüksek mevkilerdeki bağlılarından, ne Doğan Grubu gazetecilerinden, ne sermaye sınıfından değil, ne de Nişantaşı, Cadde hattından değil; tam da o yoksullardan oy alarak bugünkü makamına geldi. 

Üstelik, dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir döneminde tıpkı sınıfsız toplum gerçekleştirilemediği gibi, yoksulluk da sona erdirilemedi. Birleşmiş Milletler raporları hemen her yıl aynı şeyi söylüyor. BM’nin İlerleme Raporu’na göre (2014), yerkürenin son durumu da pek parlak sayılmaz: Dünyada 1.2 milyar insan günlük 1.25 doların altında harcamayla hayatını idame ettirmek zorunda; yerkürede 1.5 milyar insan yoksulluk içinde yaşarken 800 milyon kişinin pozisyonu da son derece kırılgan, her an yoksullukla yüzyüze gelebilir durumda. İnsani Gelişme Endeksi’ne göre en üstteki ülkelerin başında ise, Norveç, Avustralya, İsviçre, Hollanda ve ABD var.

Oysa görüldüğü gibi dünyanın en zengin ülkelerinin başında gelen ve dünyanın en zengin insanlarının yaşadığı ABD’nin de, yüzde 15’e yakınının yoksulluk içinde yaşadığı, buna rağmen ABD’deki zenginlerin servetinin Sahraaltı Afrika ülkelerinin üretiminden daha fazla olduğu da biliniyor. Zenginlik ve refah devleti modeli de yani, yoksulluğu bitiremedi.

Hayır, bu verileri paylaşmamın nedeni, “en gelişmiş ülkelerde bile yoksulluk olduğuna göre Türkiye’deki yoksulluk da mübahtır”, savunusuna argüman devşirmek değil; gerçekten de yoksulların ve ezilenlerin durumuna yönelik bir toplumsal hassasiyetin geliştirilmesi gerekiyor. Ve bunun sadece iktisadi anlamda ya da yoksullara ilgi-merhamet olarak tarif edebileceğim değerler çerçevesinde değil, adalet noktasında da büyütülmesi gerekiyor. Çünkü bir toplumun yoksulları ne kadar yoksulsa, o toplumun o kadar güçsüz olacağı ilkesini ben değil, bütün iktisat ve sosyoloji teorileri birlikte söylüyor.

Üstelik bu, yoksullar arabasının çevresinden geçerken bile nefret ve tiksinti duyanların, “hükümet gitsin, Erdoğan düşsün” temalı çalışmalarına dayanak haline getirilmesi gibi gündelik, fırsatçı hesaplardan daha ciddi ve daha küresel bir durum ve ciddiyetle eğilinmeyi hak ediyor.

Bu hassasiyet yani, toplumsal bilinç istediği gibi, biraz da vicdan istiyor.

Madencilerin ailelerine gerekli desteğin hem devlet, hem de sivil toplum eliyle sağlanması dileğiyle...