Hatırlamak ve hatırlatmak

Yüz yıl önce bugün 25 Nisan gecesi akşam saatlerinde bir gün önce evlerinden alınan 197 tutuklu o zaman bir kısmı merkez hapishanesi olarak kullanılan İbrahim Paşa Sarayı'nın avlusunda bir araya getirilir.
İki gruba ayrılırlar. İlk grup askeri otobüslere bindirilir. İkinci grup dörtlü sıralar oluşturarak, her sıranın sağ ve sol tarafında süngülü birer asker olmak üzere Sultanahmet ve Ayasofya meydanlarını geçtikten sonra Sirkeci'ye doğru yürüyüşe geçer.
Orada bir vapura binerek Haydarpaşa istasyona götürüleceklerdir. Hedef Ayaşa ve Çankırı'dır.
Sonra tekrar yola çıkarılırlar.

Çetelerin, tetikçilerin saldırısına uğrarlar ve çoğu hayatını kaybeder.
Tutuklamalar daha sonraki günlerde de devam etti.
Tutuklananlardan birisi de Krikor Zohrab'tı.
Şimdi bundan beş yıl önce bu köşede yayınlanan bir yazıya götürmek istiyorum sizi.

“2. Meşrutiyetin ilanından bir hafta sonra, 31 Temmuz 1908'de Taksim Belediye Bahçesi'nde büyük bir mitingdeyiz. İslam ve Osmanlı şehitleri anısına düzenlenen bir miting bu. Alanda onbinler var, içlerinde yan yana Türkler, Ermeniler ve diğerleri.
Kürsüdeki hatip konuşmasını şöyle bitiriyor.
'O ferdayı (yarını) siz ey şüheda-yı Osmaniye (Osmanlı şehitleri) bize gösterdiniz. Sizin kabirlerinizin üzerine diz çöküp dua etmek bize vacip idi.
Nerede kabirleriniz?
Kabirleriniz kalbimizin, vicdanımızın içindedir.
Heykelleriniz taştan değil nurdandır.
Siz orada fahr ü mübahat-ı ebediye (sonsuz övünme) ile yaşıyorsunuz ve sizinle birlikte hürriyet, müsavat (eşitlik) ve uhuvvet (kardeşlik) yaşıyor…'
Ve konuşmadan 7 yıl sonra…
Tarih 20 Temmuz 1915…
Urfa, şeytan Deresi civarı…
Çerkes Ahmet anlatıyor:

“… Tuttum, ayağımın altına aldım, taşla başına vura vura geberttim…”
Bu itiraf 29 Aralık 1918'de İkdam Gazetesi'de yayınlanır, daha sonra da Yeni İstiklal Gazetesi'nde…
Çerkez Ahmet Teşkilat-ı Mahsusa'ya bağlı bir çetebaşıdır.
Başını taşla ezdiği kişi ise Taksim'deki hatiptir.
Ünlü avukat, edebiyatçı, hukuk profesörü Krikor Zohrab…
Üç dönem meclis-i mebusan üyeliği yapmıştır. Talat Paşa'nın yakın arkadaşıdır.
Halaskâr Zabitan günlerinde, daha sonra onu ölüme gönderecek ittihatçılardan Halil Menteşe'yi, Ayazpaşa'daki Gümüşsuyu Apartmanı'nda, evinde, saklamıştır.

Kendilerinden 1 ay önce, 24 Nisan 1915'te tutuklananları kurtarmak, akibetlerini anlamak, yardım etmek için sağa sola koşturan bu iki milletvekilinin sonu, aslında bir dönemin de sonudur.
Yeni dönem kanlıdır.
Bir gün bir trende Teşkilatı Mahsusa'nın kurucularından Bahattin Şakir'in elini kim olduğunu bilmeden sıkan Halide Edip'in buna vesile olan arkadaşına dönüp, 'bana kanlı katilin elini sıktırdın' demesi bu yüzdendir...”
Bugüne dönelim ve soralım:
Nedir önemli olan?
Birilerinin çıkıp bu olana isim koyması ve buna verilen tepkiler mi?
Yoksa bu yaşananlar mı?

“1915'te millet gereğini yapmıştır” diyebilen kimi siyasetçilere, onların daha dün Agos Gazetesi ve Hrant Dink Vakfı önüne kara çelenk bırakarak, “bir gece ansızın gelebiliriz mesajları” atan fikirdaşlarına mı kulak verilecek?
Yoksa vicdan ve ahlakın yolu mu izlenecek?
Öfke mi saygı mı?
Savunma mı? Gerçek mi?
Daha önce yazdığım bir cümleyi tekrar ederek bitireyim:

“Hatırlamak ve hatırlatmak hem tarihe, hem milletine, hem gelecek kuşaklara, hem yitip gidenlere karşı ahlaki görevdir. Türk kimliği böylece arınacak, demokratik olarak yeniden kurulma imkanlarına kavuşacaktır. İnsanın kendi tarihine, kendi toplumuna, kendi milletine en büyük borcu bu kuruluşa katkıdır…”