Türk sağı ve AK Parti...

Denir ki, AK Parti geleneksel sağa göre sivil, daha az milliyetçi, daha az devletçidir. 
Son yıllarda ise geleneksel sağa doğru hareket ettiği söylenir oldu. 
AK Parti elbet Türkiye’deki diğer sağ partilerden farklıdır. Zira dinamikleri ve hassasiyetleri kendisine has 2000’li yılların muhafazakar partisidir.
Dönemler önemlidir.
Şu an dünyada ve ülkede nasıl bir çevre duyarlılığı yaşanıyorsa, örneğin DP döneminde, 1950’lerde, sanayileşmenin ve kalkınmanın erdem olarak görüldüğü bir dünya vardı.
Milli iradenin sık engellendiği dönemlerde nasıl demokrasiyi “çoğunluk ve seçim” fikri taşıdıysa, 1960’lardan itibaren demokrasi o denli “çoğulculuk ve katılım” üzerinden tanımlanmaya başlandı.
 Çeşitlenen, kimlik ve doku itibariyle çoğulculaşan toplumlar, temsili demokrasinin yanına katılımcı demokrasiyi ekledi.
Ancak Türkiye’de sağın öyküsü AK Parti’yi de kapsayan önemli süreklilikler içerir.
Türkiye’de “sağ”, Müslümanlar ve muhafazakarlar başta olmak üzere Kemalist-modernist sistemle sorunu olan grupları temsil ettiği oranda devletin hakim aktörleriyle her zaman kavgalı olmuştur.
Hakim aktör ise özde askerdir.
Dolayısıyla sağ ile asker arasındaki kavga, muhafazakar partiler açısından demokrasinin asli anlamını kuşatır.
O zaman formül şudur:
Türkiye’deki muhafazakar partiler makro siyasi alanlarda (devletin iç işleyişi, asker–sivil ilişkileri) genel olarak demokratik bir tutum alırlar. Ancak mikro sahada, katılım, uzlaşma, kadın, talep, genç, beden, eğitim, alkol gibi konulara geçtiğiniz zaman tutucu bir dil varlığını sürdürür.
Bu, Demokrat Parti’de de böyleydi, Adalet Partisi'nde de... Cemil Çicek'in Aileden sorumlu Devlet Bakanı olduğu ANAP günlerinde, gece yan yana dolaşan çiftlere evlilik cüzdanı kontrolü,
taşımayanlara zorunlu bekaret testi
uygulaması bu dizinin bir parçasıdır.
Elbet Ak Parti de bu dizinin devamıdır.
Ancak haksızlık etmemek gerek.
AK Parti demokratik hak ve özgürlükler konusunda benzerlerine göre daha demokratiktir.
Bunu önce çağ, ardından AK Parti’nin Kürt meselesi karşısında daha az milliyetçi olması, güvenlikçi politikalardan (özellikle ilk dönemlerinde) kendi bekası açısından endişe duyması, en nihayet merkez sağ içerisindeki dönüşüm izah eder.
Son husus özellikle önemlidir. 
AK Parti tarihsel olarak İslami kesimin dönüşümünü, bu dönüşüm üzerinden merkez sağın da dönüşümünü taşımıştır. Yeni ve küçük sermaye dokularının devreye girmesi, İslami kesimin aktör olarak görünürlülüğü ve etkinliği, merkezi sistemle bu çerçevede yaşanan kavgalar, üretim ve tüketimde pay ve yer alma anlamıyla “demokratikleşme arayışları” bu dönüşümün bir parçasıdır. 
Özetle AK Parti'yi diğerlerinden ayıran sadece askerle değil yerleşik makro düzenle de kavga ederek yeni kanallar açarak yol almasıdır.
Siyasi parti tutumu itibariyle (ya da toplumsal öykü bir yana), AK Parti dönemi demokratikleşme politikalarının ana çerçevesi budur.
Dün yeterli görülen bu çerçeve, bugün eksik olarak algılanmaktadır.
Bunda şaşırtıcı bir yan yok aslında...
Makro alanda demokratikleşme iktidar kavgalarına endekslidir. Büyük gücü tutan gruplar karşısında o grupları geri itmek, sistemin demokratikleştirmesi üzerinden gerçekleşir.
Öyle olmuştur...
Daha ilkesel bir demokratikleşme mikro alanlarda karşımıza çıkar. Talep-karar etkileşimi, kültürel, sosyal ve ekonomik alanlarda, birey sahasında artan dozda özerklik gibi...
Böyle olmuyor...
Belki şöyle anlamlandırmak gerek:
Bu bir normalleşme hali.
İdeolojik kavgalara hapsedilmiş siyaset kırılıyor, mikro meseleler makro sorunlara galebe çalmaya, en azından aynı oranda ağırlık taşımaya başlıyorsa, bu durumu bir tür normalleşmedir.
Sorun sağcılaşmadan çok, mikro alan üzerinden güç alan, bir ayrışmadır..