Yılmaz: Ben sevilmeyecek adam mıyım?
Yılmaz: Ben sevilmeyecek adam mıyım?

Cem Yılmaz'ın yeni filmi Yahşi Batı, 1 Ocak'ta vizyona giriyor. 'En kötü filmimiz böyle olsun.' diyen ünlü komedyen ile yahşi bir muhabbet gerçekleştirdik.

Zaman Gazetesi'nin haberine göre sohbet boyunca Doğu-Batı, sinema-televizyon, gençlik-yaşlılık, kurgu-gerçeklik hattında at koşturduk. Sinemacıların hele hele oyuncuların Oscar'dan bahsetmelerini de komik bulan Yılmaz "En iyi erkek oyuncu Oscar'ını bizim sinemamızdan birisinin alması mümkün değil ki? Altın Portakal neyine ve niçin yetmiyor?" diyor. Türkiye'nin en komik adamı Cem Yılmaz ile dolu dizgin sohbet içeride sizi bekliyor.

Mizah yaparken merhametli olmaya çalışıyorum

Yahşi Batı'nın vizyona girmesine çok az kaldı; beklenti Doğu ve Batı'da had safhada. Klasik western filmlerindeki altına hücum tarzında bir seyirci bekliyor musunuz? (Gülüşmeler)

Valla bizim mesleğin iki tuhaf ruh hali var. Bir; soğukkanlı olmak gerekiyor, hani erdemli bazı şeyler var ya, mütevazı olmak gibi şeyler. Bir de mümkün mertebe geriye atmaya çalıştığımız 'Herhalde izleyecekler canımm' duygusu var. O bir çocuk kafası aslında. Biz beğendik izleyen de beğensin. O izleme anı işin ticaretini ilgilendiriyor. Beğenilmek meselesi, itidalli olmak, ticaret birbiriyle harmanlaşmış bir şey. Hepimizin ortak duygusu 'Yaa bizim filmimiz insanları heyecanlandıracak, güldürecektir, birçok olumlu özelliği karşılayacaktır, izleseler.' hissidir.

Azerbaycan'ın batısını anlatmıyor değil mi Yahşi Batı? (Gülüşmeler)

Bir kelime oyunundan yola çıktım. Ama 'yahşi' bizde de çok kullanılan 'güzel' anlamında bir kelime. Önce dönemsel olarak geçtiği tarih olarak Osmanlıca bir dil bulmuştum. Filmin ilk adı Garbi Vahşi idi. Çok da fazla Osmanlıca bilmem ama o dönem öyle söylenirdi diye hayal ediyorum, fazla da araştırmadım doğrusu. Sonra birileri fazla absürt bulur ya da onun Osmanlıcası böyle değildir.' derler diye değiştirdim.

Acaba o dönem Batı, vahşi görülüyor muydu?

Ya tabii bazı zannetmelerle ilgili isimler koyuyoruz birçok şeye. Şimdi nasıl ki dünya dışındaki gezegenlerin isimlerinde mutlaka x, g, r vardır, GORA gibi, eğer 1880 tarihi kodlanıyorsa, neresidir orası Amerika'dır, nasıl adlandırılıyordur wilder! Bu tür filmlerde böyle anılıyor ya. Onu eğip büküp de 'Ulan o kadar da vahşi ya da yahşi değilmiş.' demeyi filmimizin hikâyesine bırakıyoruz. Benim alternatif tarih yaratma sevimliliğim vardır. Çünkü tarih denilen şeyi kimden dinliyorsak onun zannettiği şeklinde olduğunu düşünüyorum, hissiyatım bu. Kafamızda kodladığımız şeylerle dalga geçmek daha kolay. Bazısı bunu yapılmış sinema filmlerine yapılmış göndermeler zannediyor. O tip espriler de yaptım, birebir gönderme gibi ama Yahşi Batı'da bu formülü kullanmadım.

Kovboy filmleri çok işlenen bir konu değil zaten.

Evet çok fazla değil. 70'lerin ortalarında vazgeçtikleri, çizgi roman kahramanı olan kovboylarla ilgili filmler yapılmış, bir de kurgu olarak benzerleri yapılmış. Meksikalı bir kahraman vardır, güneyde maceralar yaşar gibi. Herhalde bir Zagor filmi yapılmamıştır ama bizde vardır; Salih Güney'in oynadığı Zagor.

'Türkler her gittiği yere bir güzellik katar, o yüzden de Vahşi Batı yahşileşir' önermesi mi var?

(Gülüyor) Komedyenler genelde insan davranışlarının kötü olanlarından bahseder, çok örnek davranışlardan bahsederek gülmece yaratmazlar. Özellikle bunlar fazlaca birikince sanırım bu olumsuz hale herkes dahil olmuş oluyor. Bu da ortaya insanı sevmeyen bir mizahçı profili çıkarıyor. Yani bizim insanımız şöyledir, bizim insanımız böyledir... E tamam da birader bunu nereye çıkıp söylüyorsun? Yetiştiğim gelenekten dolayı, acımasızlığı da cepte, bir kenarda tutarak birazcık daha merhametli tespitler yapmak istedim. En azından çok fazla millet ayırmadan bir olumsuzluğu söylemek ya da olumlu şeyi belirgin hale getirmek gibi, hamaset çizgisinde fazla vakit geçirmeden, kimseye acımadan, alay edeceksen edebilmek, paye vereceksen verebilmek üzerine... Ben ne çok olumlu karakterlere dönüştürdüm bizim oraya giden adamları, ne de günümüzün duygularıyla yurt dışına çıkan aşırı derecede aşağılık kompleksi taşıyan karakterlere...

Böyle bir tehlike de var!

Elbette. Günümüzdeki siyasaldan bahsediyorum; büyük bir hayranlıkla Amerikan vizesi alıp gitmekle, olağan olarak orası da başka coğrafyadır duygusuyla gözlem yapmak arasında tercihimi daha merhametli, insana yakışmayan davranışı hangi milletten insan yapıyorsa onu söylemek şeklinde yaptım. 'Bizim insanımız yere tükürür'den ziyade, insan bazen (gülüyor) yere tüküren bir yaratıktır tespitini yapmaya daha yaklaşmaya çalışıyorum. Bizimkilerin kendilerini çok iyi hissetmelerini gerektiren bir sebep var. Osmanlılar çok bilgililer. kendisinin kovboy olduğunu sanan birisine 'Ben İstanbul çocuğuyum, dört lisan biliyorum.' diye kendini tarif ediyor. Ben de köklü bir İstanbullu değilim, doğma büyüme İstanbulluyum ama yurt dışında filan gezdiğim zaman bunun çok önemli bir şey olduğunu hissederim. Evrensel olmakla ilgili gayret filan tamam ama birazcık da onlar Türkçe öğrensin hissiyatındayımdır. Hani 'İngilizler soğuk insanlardır.' derler. Kim söylüyor bunu? Ben söylüyorum. Neden? Gittim kimseyle konuşamadım. İngilizce biliyor musun? Hayır! (Gülüşmeler) Sanki kraliçeyle uzun uzun konuşup bu tespiti yaptın? Orada yaptıysan da bu kraliçenin sana karşı soğuk olduğu anlamına gelir. Alay etmek ahlakî olarak hiç tavsiye edilmez. Bu mizahın en önemli ayağını da ortadan kaldırır. Mizahi davranış biçimi içinde daha çok merhamet barındıran bir şey.

Türkler niye sıcakkanlı diye biliniyor o zaman?

Ona da şüpheyle yaklaşıyorum. (Gülüşmeler) Filmde de vurgu yapıyorum: Sizin memlekette deveye biniyormuşsunuz doğru mu? Deve olursa, binerim. Günlük hayatta olmamasına rağmen sorarlar; yurt dışındaki insanlar bunun mücadelesini veriyorlar. İçinde bir alaycılık olmadığını bilmesek 'yoo yok' deriz.

Niye yok diyelim ki var, havalimanında apronda kesiyoruz! (Kahkahalar)

Tedbir olarak, bu bilgi herhalde başka kültürle karıştırılıyor diyorsun, sonra aklına geliyor ki evet apronda deve kesilmişti. İki tarafın da olağandışı haklı olduğu yerler var. Buradan espri devşirmek daha eğlenceli.

Yok deve, demek lazım aslında! (Gülüşmeler)

Yok deve! Bizim iki kahramanımız, bugünün kafasındaki o günün karakterleri. Seyirlik bir aksiyon komedi yapmaya çalıştım. İnsanların iki ayak üzerinde yürümesi de bir aksiyonken, aksiyon tabirini yakıştırmak komik ama olsun. (Gülüşmeler)

Biz ne kadar aşinayız western kültürüne?

Onlar da değiller zaten. Yakın dönemde Russell Crowe ve Christian Bale'nin oynadığı '3:10 to Yuma' diye umulmadık sertlikte bir western filmi vardı. Öncesindekiler zaten stüdyo filmi, salon filmleri gibi. Üzerine çamur buluşmamış, pırıl pırıl kovboy kıyafeti filan var. Onların çok izleyicisi olmadım, çizgi roman merakım da yoktu. Ben Mandrakeci'yimdir. Amerikan kültürü, westernin kendi gerçekliği ve sertliğini yeni yeni yansıtmaya başladı. Ateş ediyorlar, adam öldürüyorlar mesela. Bununla duygusal olarak çok ilgilendim, bizimkilere hiç ateş ettirmedim. Bizimkilerin belki anti kahramanlar ama oraya maceraya giden adamların birini hiç öldürmemiş olması bir tercih. Öyle kahramanlığa pek inanasım gelmiyor, gönlüm elvermiyor doğrusu.

1869'da ilk kez ABD Başkanı Grant, Abdülhamit'i ziyarete geliyor. Bu bir anlamda iade-i ziyaret mi?

Ne dürttü de birdenbire kovboy filmi yapıyorsun sorusuna cevap aradım. Tamamen fantastik bir hissiyatla karakterlerin hangi milletten olduğunu düşünmeden bir komedi kovboy filmi yapabilirdim. Karakterlerin adı da Jack, Tom, Kirli Harry olabilirdi. Tarihle biraz ilişki kurabilecek bir kurgu gerçeklik yapmak daha hoşuma gitti. Böyle bir ilgi uyandırabilir diye düşündüm. Konuyu kültürel emperyalizme ezdirmeyeceğim ama. (Gülüyor) 1492'de Kristof Kolomb, Amerika'ya indiğinde o sırada dünyanın başka yerinde küçük bir adamın başından ne geçiyor merak ediyorum. Bizim maceralarını izleyeceğimiz adamlar bunları hatıratlarına yazsalardı bu komik ve absürt bölümleri mutlaka sileceklerdi. Bizim filmde gördüklerimizi niye anlatmıyorsun? (Gülüşmeler) Onlar yazmıyor madem, ben gerçeğini koyayım. Bizde Ubeydullah Efendi'nin Amerika macerasını anlattığı hikayeler var, onun hatıraları daha samimi, komiklikleri de anlatmış. Onu filmleştirmeyi göze alamam tabii. Tembellik yapmıyorum ama benim janrım değil. İnşallah, öyle bir olgunluğa erişirsek, daha gerçek ve draması olan şeylere yönelirim.

Bu film ABD-Türkiye ilişkisini bozabilir mi?

O kadar iddialı değilim ama bir şeyler söylediği de kesin. Merhametle ve hiç kimseyi kayırmadan komedik ilişkiler yumağı oluşturmaya çalıştım.

Boynundaki cevşenin hikayesi ne?

Aziz Vefa'ya annesinin verdiği muska. Cephaneler çeşitli, kimi 'mermi alalım', kimileri 'muska taşıyalım' diyor.

Western filmlerinde yabancıları pek sevmezler ama sizin filmin dilinde yabancılık çeker miyiz?

Türlü oyunlar var. Kovboy, Osmanlı, Kızılderililerin dili var. Kovboy filmi ise zaten İngilizce olması gerekirdi. Başka türlüsü düşünülemez ki! O yüzden film dil opsiyonlarında gezinip onu da komedik bir malzemeye dönüştürüyor.

Bir uzaya gidiyorsunuz, bir tarih öncesine... Bir Anadolu'ya açılıyorsun, bir ABD'ye?

Yerinde duramıyorsun yani. (Gülüşmeler)

Aynen! El atmadığın sanırım denizler altında bilmem kaç fersah kaldı? (Gülüşmeler)

Deniz üstü de olabilir. Yahşi Batı'nın öncesinde Amerika'nın keşfiyle ilgili de konuşmuştuk. 1692'de Kolomb kıtaya ayak basmış da, bizim Galata'daki bir yankesiciden alınmışlığı var haritanın. Ben bunları yapmaya devam edeceğim.

Yine birisi ortaya çıkıp çalıntı ya da copy-paste olduğunu söyler mi, var mı bunun tedirginliği?

Artık şerbetli mi denir, kaba dille kaşarlanma mı denir, bunların hiçbirini yaşamak istemem ama o konuda barış çubuğunu yaktım. Baş edilemiyor onlarla. Diğer milletlerden farklı olarak insan ayırmam dedim, ama çok yaratıcı insanlar. Bu işlere gönül vermiş çok insan var, herkesin senaryosu, pırıltısı oluyor ama bu insanları biz iş yaparken değil 'Benim fikrimdi o' durumunda görüyoruz. Düşünsene kendiniz yazdığınızı biliyorsunuz ve biri size 'Bunu ben buldum.' diyor. (Gülüyor) Ben milyarda ve katrilyonda olsa ihtimale inanırım, çünkü ihtimal üzerine hayatta duruyoruz zaten. Kelimesi kelimesine aynı olma ihtimalini de göz önünde bulundurarak bazı ispatlar gerektirecektir, bu yüzden olağan tedbirlerimi alıyorum. Benimkisi mizahi boyutlara geldi, tebessümünden anladığım üzere. Bu işin nasıl yapıldığını bilmiyorlar ki, amatörlerden geliyor bu tür şeyler.

Savaş Ay, amatör mü?

Bir senaryo yazarı olarak evet yani!

Sizdeki özgüven o biçim ve cilalı bir ego varken salla gitsin diyemiyor musunuz?

Ama 'salla gitsin' şarkısı benim favori şarkılarımdan birisi de değil ama. (Gülüşmeler) Bir yandan da 'Haddini bilmeyene de haddini bildirmen lazım.' diye kenarda kıyıda bir ahlakî bilgi de var. Onun formülünü öğrenmem lazım. Gerçekten dünyayı kurtarmıyoruz, önce salgını çıkarıp ardından salgın hastalığa aşı da bulmuyoruz. İnsan yaptığı işe kıymet verip sevmezse geriye değer olarak bir şey kalmıyor ki? Bu ruh haline getiriyorlar bazen. Yakın zamanda kendime şiar edindiğim şey şu: En kötü filmimiz böyle olsun! En kötüsünü biz yapalım da maşallah daha iyileri yapılsın. İddiamız yok gayretimiz var. Bu cümle ile diğer filmlerden beklentiyi yükseltiyoruz, kendi filmimizden değil.

Medya konusunda epeyce dertlisiniz sanırım?

'Filmimi anlamak için dekoder takmanız lazım." demiştim, bu insanların zekasını küçümsediğime dönüştü. Bunu basın toplantısında birine söyledim, 'El insaf bunu böyle mi anladın, mecazi olarak 2500 espri var, buna mı inandın? O zaman dekoder tak bir daha izle' tarzında gülmece sırasında geçen kişisel konuşmaydı. Bu gerçekten edep sorunu! İnsanın olduğundan 180 derece farklı gösterme çabası yani. İnsanlar vizyon döneminde söyleşi yapmak istiyorlar. Bir küskünlük, iki netice alamama, üç olay, dördüncü yanlış gösterme gayreti olunca insanın güveni kalmıyor ki? Bizim işimizde iki çirkin şey vardır: Tanıtım için kendini yerden yere atmak, ikincisi kendini övmek. İnce bir ayarı tutturamazsınız böyle neticeler çıkıyor. Bu benim medya ile olan ilişkimi zedeliyor. Yanındaki arkadaşı diyor ki 'Amma reklamını yapıyorlar ya' diyor. Amma reklamını yapmıyoruz arkadaşım, biz film yapıyoruz, yan odadaki arkadaşın onu kovalıyor, yazıyor. Kendi aranızda halletsenize bunu, beni ne dahil ediyorsun? (Gülüşmeler) Dört tane talk show programı çağırıyor, beşincisi diyor ki; 'Amma çıkıyorlar.' Ama bunu yapmayın! Elimden geldiğince geri durmaya çalışıyorum zaten. Televizyona konuk olmak 10 dakikadan fazla olmamalı. Sitcomların 80 dakika olması gibi talkshowlar iki üç saat sürüyor. Üç saatte insan dejenere olur, samimi olursun programcıyla. Bir başkası diyor ki, 'Mecbur muyum seni iki saat televizyonda izlemeye." Kendimi iki saat televizyonda izlemek istemem. Bu sohbetlerin adı 'Eee daha daha ne yapıyorsun'dur. Ne bir kıymeti kalıyor insanın, ne işi? O sırada 'Uche dönecek mi, Carlos ne oldu, Ankaragücü hakkında ne diyorsunuz?'u soruyorlar. Neler neler?

'Bir sabah kalktım ve kendimi stand up yaparken buldum' demiştiniz. Bir sabah kalkıp 'Ben artık kokoreççi açacağım' der misiniz? (Kahkahalar)

Kokoreççi iyi örnekmiş. Açarsam Sirkeci'de açarım. Valla yemin ediyorum, ben sahneye çıkmakla ilgili de plan program yapmamıştım. Yapabildiğimi düşündüğüm anda çıktım. Hele ticarete atılmak gibi hiç fikrim yok. Ya bu işi yapmaya devam ederiz, ya da kaldırımda şarap içecek kıvama geliriz. Alkışlarla yaşıyorumla, kaldırımda şarap içen adam arasında bir çizgi... Ortası yok, olmasına da gerek yok.

Kalıcı olmak gibi bir derdin var mı?

Öyle bir gayretim var doğrusu, gönüllerde kalıcı olmak yani. Bu karikatür gibi 'Ben kalıcı olmak istiyorum, karbon fiberden bir film yaptım' gibi çocuksu bir şey değil. 'Ya bu mallar kalıyor, biraz özen gösterelim' durumu.

Cem Yılmaz aslında Türkiye'de olan mizahı bitirdi. Çünkü çıtayı yükseltti. Böyle bakıyor musun olaya?

Estağfurullah. Bu kişisel başarım değil, ortak bir kanıyı paylaştığım için böyle oldu. Benim güldüğüm şeylere benim çevremdeki insanlar zaten gülüyordu. Okul, iş, kantinde yapılan mizahın profesyonel mizaha karşı başarısıdır bu. Geleneği olan mizahın dinamiği yaygınlaşmaya başladı diyebilirim. Erzurum'da bir kahvede yapılan mizah zaten televizyonda yapılan komiklikten 20 bin kat daha iyi, bizi hallaç pamuğu gibi atarlar. Ben bunun böyle olduğunu dürüstçe söyledim o kadar. Tavuk taklidi, başına örtü alıp bıdı bıdı yapmanın ötesinde bu. Gençler diyor ki 'Ee biz Amerikan esprilerini anlayıp gülüyoruz, sizinkisi daha düşük ki başkaları gülmüyor' Biz onları anlamak için gayret ediyoruz, altyazıyı açıyoruz, İngilizce öğreniyoruz filan. Bu gayreti İngiliz bana gösterse beni de anlar. Adam reklamını yapıyor. Siz farklı yöntemle yapınca 'Yuhh be adam bir sene öncesinden filmini tanıtıyor, edepsiz' diyor. Seni davet etmenin kibarlığında niye hayvani bir şehvet arıyorsun? 'Gel senin cebindeki 10 lirayı alayım' algısına dönüştürdüler bunu.

Yeni oyun olacak mı peki Cem Bey?

80 yaşında sahneye çıkmak isterim. 'Önümüzdeki sezon taksitimiz var ne yapmamız lazım' gibi bir takvimimiz yok. Geçmişten günümüze nostaljik bir duyguyla, 'Hatırlıyor musunuz beni' diyecek kadar ara vermeyeceğim. Biraz demlenmesi lazım. 20'li yaşlarım sahnede geçti, çok zaman oldu. Ne tiyatro oyunu izleyebildim, ne film! Bu ölümcül bir şey. Hayran olduğun sanatçının bir şeyini izleyeceksin o sırada sahnedesin. Biraz durmak lazım. 'Çevreyi bir kollayalım' (Gülüşmeler) değil bu. Emin ol, gram ticari ahlakım ve becerim yok. İnsan hayır dediği şeylerle var oluyor. Bazı tercihleri yaparken şüphen varsa uzak dururum. En popüler işlerde bile köle pazarı gibi anlaşmalar imzalatılıyor. Ben bunlardan birisi hiç olmadım. Malı yaratan adamların şamar oğlanına dönüşmediği günler yaşıyorum.

Vavien'de oynamak isterdim

Geniş bir kitlenin ortak beklentisi ilk filminiz 'Her Şey Çok Güzel Olacak' tadında filmler.

He evet, çok enteresandır. O filme yakın zamanda ithal edilmiş film gibi davranıyorlar. O film 12 sene önce sinemalarda oynandı ve ben de ordaydım. Öyle övgü dolu sözleri o zaman hiç duymamıştım. Çok tuhaf değil mi?

Tuhaf ama bu tarz filmleri beklemek hakkımız değil mi? Parası neyse verelim yani...

(Gülüşmeler) Elbette öyle ama kıymet olarak benim için birbirinden farklı değil. Çünkü yapım duyguları aynı en azından. Gerçekten ticari sinema dedikleri şeyin nasıl yapıldığını biliyor olsam çok fazla film yapmış olurdum. İmkânım da vardı yani, yapmamaya çalışıyorum. Amacımızın bu olmadığını çok az insan anlıyorsa yeter, en azından sadece ben bilsem yeter. Beş farklı türde işler yapacak kıvama gelirim inşallah.

Tür olarak tercihiniz ne yönde peki?

Ben o tip hikâyeleri daha çok seviyorum, ama ne yazık ki bunlar seyirci için biraz lüks kalıyor. Çok sevdiğimiz filmleri sıraladığımız zaman, büyük bir çoğunluğu daha az izlenmiş filmler oluyor. Büyük prodüksiyonlu işlerde de samimiyet dozu kişisel olmaktan çıkıyor. Temelde halisane niyet olabilir, Avatar'da da olabilir. Bizim sinemamızda komedi filmleri biraz daha ilgi görüyor. En kötü filmlerimiz komedi filmleri olsun yani. Bunu kıran filmlerde oldu, Babam ve Oğlum, Issız Adam, Mahsun'un yaptığı film. Bunlar çok hoşuma gidiyor. Beğenilerin körü körüne olmadığını, başka unsurlara da dikkat edildiğini gösterir. O tarz filmleri komedi filmlerinden bir tık daha zor buluyorum. Çünkü komedi ile fazla vakit geçirdiğim için mahirim, bunda biraz daha edebiyat bilgisi gerektiriyor. Yavuz Turgul sinemasına öykünen bir filmdir Hokkabaz.

Bu tarz roller teklif edilmiyor mu?

Geliyor da ben filmin bütünüyle ilgili fikri olan bir oyuncu olduğum için projelerle kaynaşmak zor oluyor. Birkaç farklı, eğlenceli, çocuksu örnekleri var. Yılmaz'ın Vizontele'de 'bunu oynar mısın' demesi gibi. Zeki Demirkubuz'la konuşmuşluğumuz var. Engin Günaydın'ın Vavien'i çok hoşuma gitti, dört başı mamur bir şey. Bana teklif etselerdi orada oynamayı kabul ederdim.

***

Hokkabazı izlerken ağladım

Bahadır Boysal sizin hayatınızı Hitler'e benzetti geçenlerde. Ne düşündünüz?

Duydum ama Bahadır Boysal çizgisinde birçok şeyi birçok şeye benzetiyordur. Görüştüğüm 'arkadaşım' değildir. Bunu hatırlamıyor olsa gerek, beni o kadar yakından tanıdığını sanmam.

Tek benzerliğiniz sizin gülmekten öldürmeniz olsa gerek. (Gülüşmeler)

Evet en fazla o kadar olabilir. Kaldı ki dergi sayfalarının nasıl hazırlanıp, çizildiğini biliyorum. Büyük ihtimalle sabah 11'de yetiştirilmesi gereken yeri doldurmuştur. Kıymetli bir tespit değil.

Araba kullanırken ağlamışsınız. Niye ki?

Araba iyi kaçmıyor diye ağlamışımdır. (Kahkahalar) Geçen gün Hokkabaz'ı izlerken de ağladım. Duygusal insanlarız yani canım hepimiz. Hiç görmediniz mi, Sibel Can, kırmızı ışıkta dururken ağlıyordu bir filmde.

İçinde kurnazlık olan şeylerden hazzetmiyorum

Altan, Arif Işık, İskender Tünaydın, Müslüm, Fikri, Aziz Bey... Canlandırdığınız tiplerden hangisi Cem Yılmaz'dan kopan en büyük parça

?

Valla ben Her Şey Çok Güzel Olacak'taki Altan'ı insan olarak çok olumlamıyorum.

Biz onaylıyoruz doğrusu... Samimi sahtekar tiplemesi iyi ama ya!

Onun bir tek şey kurtarır, beceriksiz kötü olması. Çaresizlik denilen şeye pek fazla inanmıyorum. O durumda hemen makas değiştiririm. İnsanın günü kurtarmasını doğru bulmuyorum. Hokkabaz'daki İskender'i kendime yakın bulurum, hiç kötülüğü yok. Ben kendime hiçbir kötülüğüm yok diyemem ama.

Peki Arif?

Onu da çok severim ama benim tam tersimdir. Hayatta kalma mücadelesini onun tonunda vermem. Yarım saat sonra ölürüm başka gezegene gönderseler. O kadar şartları zorlamam. İçinde kurnazlık olan şeylerden hazzetmiyorum. Elimden geldiğince dar çevreyle yaşıyorum.

Dar çevre mi? 5 milyon kadar mı?

(Kahkahalar) Ama etrafımda toplasan beş kişi vardır. 5 milyon kişiyi tek başıma üstüme almıyorum. Filmimi izleyen kişilerin hayranlarım olduğunu düşünmüyorum. Yalan bu, adam eğlenmeye meftun, gülmeye hasta adam, beni seviyor olamaz. Bu dersi abimden aldım. Arkadaşlarıyla sinemaya giderdi. 'Ben de gitmek isterdim, 'gelme' derdi. Ama beni seviyorlar? 'Seni sevmiyorlar, onlar gülmeyi seviyor' dedi.

E şimdide siz abinizi filminize almayın? (Gülüşmeler)

O beni sinemaya almadı ama ben onu aldım. Filmlerimizin tam göbeğinde şimdi abim.

***

Aynaya bakıp 'Ben sevilmeyecek adam mıyım?' diyorum

Aynaya bakıp 'Ben sevilmeyecek bir adam mıyım kardeşim.' diyor musunuz?

Devamlı, tek söylediğim bu. (Gülüşmeler) Gerçekten diyorum bunu valla. 'Nasıl birisisiniz?' diye sordukları zaman 'İyi birisiyim' diye tarif ederim kendimi ve buna insanların inanmasını isterim. Ama bir İtalyan, Amerikalı beni sevsin gibi bir hayalim yok.

İnanmama konusundaki tereddüt nereden kaynaklanıyor?

Büyük ihtimalle oynadığım karakterlerden kaynaklanıyordur. Erol Taş vakası yaratmaya çalışmıyorum ama (Gülüyor) dolandırıcı, iş bitirici adamı oynuyorsun senin karakterinin bir bölümünün bununla ilişkili olduğunu zannediyor adam. Ben meslek hayatımda hiç kurnazlık yapmadım. Sadece bazı yerlerde çalışkanlık, fedakârlık göstermiş olabilirim; Ajda Pekkan kadar değildir ama. (Kahkahalar) 'Sizler için diyet yapıyorum' diye haberler okuyoruz ya bazen.