|
ir sivil kuruluşun kongresindeyiz... Kürsüde, mühendis kökenli -muhtemelen o kuruluşun üyesi de olan- bir politikacı konuşuyor... Konuşmacı, "Kendi ülkemizde üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görüyoruz" anlamına gelen bazı sözler sarf edince, en önde oturan genç bayanın ayağa kalkıp profesör unvanlı konuşmacıya itiraz ettiği görülüyor...
İtiraz edenin salonda 'hükümet komiseri' sıfatıyla bulunduğunu ve "Her Türk vatandaşı eşittir, üçüncü sınıf vatandaş olmaz" görüşünü dile getirmek üzere konuşmaya müdahale ettiğini öğreniyoruz...
'Hükümet komiseri', tıpkı sivil toplum örgütlerinin toplantıları için önceden izin alma zorunluluğu gibi, bize özgü bir uygulama. İzin alınan toplantıların usulüne uygun cereyan ettiğini, -yapılıyorsa- seçimlere hile karışmadığını gözlemek üzere salonda bulunan kişidir 'hükümet komiseri'. Genellikle öğretmenler arasından seçilir ve katıldığı toplantı için küçük bir ücret alır. Başka? 'Hükümet komiseri' denilen kişinin bundan başka bir görevi ve yetkisi yoktur. Dolayısıyla, Ankara'daki toplantıda, kürsüde konuşan siyaset adamının sözünü beğenmeyip itiraz eden kişi, eğer gerçekten 'hükümet komiseri' göreviyle orada bulunuyorsa, yetkisi olmayan bir davranışta bulunmuş demektir.
Ancak, toplantıya katılan bayan, sanki oraya böyle bir yetkiyle gelmiş izlenimi verdi. Acaba, 'hükümet komiseri' denilen görevlinin yetkisi bizden habersiz artırıldı mı?
Bu soruyu sormamızın sebebi, Türkiye'nin bugün içinden geçtiği dönemde, o toplantıdaki görüntünün hiç de ters kaçmamasıdır. Artık, insanların düşüncelerini, duygularını serbestçe ifade edebildikleri, kendileri gibi düşünen başkalarıyla biraraya gelerek tartışabildikleri bir ortamda değiliz. En mahrem görüşmelerin aracı olan telefonlarımızın dinlendiği ortaya çıktı. Televizyonlarda söylenenler, gazete ve dergilerde yazılanlar yakın tâkip altında. Basının diline karışıldığı gibi, devlet memurları tarafından tespit edilen 'yasak sözcükler' listesi üniversitelere de şâmil hale getirildi. Farklı düşünen, aydın olmanın gereğini yerine getiren öğretim üyelerinin üniversitelerle ilişiği kesiliyor, alın teriyle kazandıkları akademik unvanları ellerinden alınabiliyor. YÖK, yüksek öğretimi daha kaliteli kılmanın değil, üniversitelerde belli bir görüşü egemen kılmanın aracı gibi çalışıyor.
Düşünce özgürlüğünün akademik ortamdan bile kıskanıldığı bir ülkede, sivil toplum örgütünün 'sakıncalı' görülmesini, dernek kongrelerinin daha yakın tâkip altına alınmasını, resmî görüşe aykırı düşüncelerin ânında cevaplanmasını yadırgamamak gerekiyor. Bu sebeple, tek parti döneminde bile bir tür 'sessiz tanık' konumunu koruyan 'hükümet komiseri' sıfatlı devlet görevlisinin, günün anlam ve önemine uygun olarak, görev alanının genişletilmiş ve toplantılara müdâhil hale getirilmiş olması pekâlâ mümkün. Belki de, bu hafta sonu Ankara'da yaşanan, bundan sonra başka yerlerde sıkça karşılaşılacak yeni bir uygulamanın ilk örneğidir.
Bu ihtiyatı göstermemizin sebebi, geçenlerde, Danıştay'ın bir kişi ile ilgili verdiği ve o kişinin özel şartlarını yansıtan bir kararın, hukukun temel ilkelerine meydan okuyan bir anlayışla, başka olaylara da uygulanacağının ilân edilmesidir. O kadarla kalsa yine iyi; hukuka meydan okuyan tavrı eleştirmesi beklenen bir sayın yazarın, "İllerde, ilçelerde irticâi hareketlere karşı önlem almakla görevlendirilen Sivil Takip Kurulları var ya, onları göreve dâvet ediyoruz" diye yazdığını hatırlayacaksınız (Gündem, 28 Mayıs 1999, "Artık inanmıyorum"). Acaba, 'Hükümet komiseri' denilen görevliler, il ve ilçelerdeki irticâî faaliyetleri tâkip kurulu üyeleri arasından mı atanıyorlar?
Türkiye'de, bir zamandan beri, siyasî ve sosyal yapıda yeni arayışlara girildiği hissediliyor. Bu arayışlar, dünyadaki eğilimin tersine, özgürlük alanını daha darlaştırmayı amaçlıyor. Bireyin serbestçe nefes almasını, fikir oluşturmasını ve oluşturduğu fikirleri özgürce ifade etmesini, örgütlenebilmesini zorlaştıracak bir yeni sistem arayışı bu. Bu zorlamada bulunanlar, yaptıklarının doğası gereği, "Nefes alamıyoruz" demeyi de, "Bize üçüncü sınıf insan muamelesi yapılıyor" denmesini de yasaklamak isteyeceklerdir. Nitekim, 'hükümet komiseri', buna yakın eleştirilere itiraz etti geçtiğimiz hafta sonu.
Bizim bu olan bitene küçük bir itirazımız var: O görevi yapan kişiye 'hükümet komiseri' yerine 'devlet komiseri' denmesi daha uygun olmaz mı?
koru@turnet.net.tr
16 Haziran 1999 Çarşamba
|
 |
Düşünce özgürlüğünün akademik ortamdan bile kıskanıldığı bir ülkede, sivil toplum örgütünün 'sakıncalı' görülmesini, dernek kongrelerinin daha yakın tâkip altına alınmasını, resmî görüşe aykırı düşüncelerin ânında cevaplanmasını yadırgamamak gerekiyor. Bu sebeple, tek parti döneminde bile bir tür 'sessiz tanık' konumunu koruyan 'hükümet komiseri' sıfatlı devlet görevlisinin, günün anlam ve önemine uygun olarak, görev alanının genişletilmiş ve toplantılara müdâhil hale getirilmiş olması pekâlâ mümkün. Belki de, bu hafta sonu Ankara'da yaşanan, bundan sonra başka yerlerde sıkça karşılaşılacak yeni bir uygulamanın ilk örneğidir.
|
|