ir zamanlar hürriyetin simgesiydi bu ülkede minareler. Bir zamanlar, Hakka saygının ifadesiydi Hakka tapan bu milletin başının üstünde tuttuğu alimler. Medya, reyting uğruna bütün değerleri altüst etmeden önce hürriyet, Hakka tapanların mücadelesiydi. Hakka tapmak, tüm zincirleri kırmak demekti çünkü. Ve bu mücadelede en ön safları alimler tutardı.
Eskiden Hoca demek, önder demekti hürriyet ve Hak mücadelesini yapanlar için. Bugünküler gibi hürriyetlere pranga vurmak için değil, Hak adına hürriyet için seferber olurdu zamanın alim insanları.
Ve bu yüzden saygı görürdü. Devlet ricali bile onların ayaklarına giderdi Hak için, hürriyet için hapislere atılıp sayısız tahkikat ve işkence görseler de yüz vermezlerdi, Hak ve hürriyetleri hiçe sayanlara. Bugün hür ve başı dik geziyorsak, Hak ve hürriyet aşığı bu insanlar sayesindedir bu. Milletin kurtuluşu için ilk meclise koşan hocalar, cephe cephe dolaşmış bir Mehmet Akif, hayatı hapislerde geçmiş bir Said Nursi olmasaydı, Türkiye bugün belki Cezayir'den farksız olacaktı.
Bugün Türkiye, Hak ve hürriyet noktasında en karanlık günlerini yaşıyor. Hürriyet mefhumu Hakkka tapandan koparılıyor. Türkleri, Anadolu'da ömür tüketmiş onlarca kavmin arasından sıyırıp yüzlerce sene dünyanın hakimi yapan dine inananlar, cüzzamlılarmış gibi bugün karantina odalarına mahkum ediliyorlar. Ve bir zamanlar Hak ve hürriyet mücadelesinin ön saflarını tutanların torunlarının ve talebelerinin dudaklarından bugün sadece acziyet ifade eden sözler dökülüyor. Üstelik sıradan bir şov spikerinin haddini aşan üslubu huzurunda aklanmak uğruna bu üslubu hoş görmeyi yeğleyen bir tavırla.
Nerede ayaklarınıza gelen devlet ricali? Nerede ilim erbabının haysiyeti? Nerede savunageldiğimiz Hak ve hürriyet davası? Nerede Said Nursi? İnançlara ve hürriyetlere saygıyı yaşamak isteyen bir Türkiye, bu manzaraya hiç layık değildi.
Rezilliği görmezden gelmek değildir hoşgörü. Bu, olsa olsa onursuzluktur. İnançlarına göre yaşamayı özel hayata lütfen bahşetmek de teşekkür edilesi bir hoşgörü sayılamaz. Hoşgörü, ancak altı hak ve özgürlüklerle doldurulmuş, ferdî ve kamusal özgürlük sınırları net çizilmişse bir anlam taşır. Aksi takdirde hoşgörü, hakim kesimlere yöneltilen bir özür talebinden öteye geçemez. Zira hakim tarafın haddi aşmak olarak telakki ettiği bir noktayı hoş görmesi, esasında haddi aşanları mazur görmesiyle aynı şeydir. Hoş görülen tarafın hoşgörü namına ortaya koyduğu tek şey yoktur, karşı tarafın hoşgörüsünü bir lütuf sayma dışında.
Hoşgörü davası, Hak ve hürriyet mücadelesinin ancak takipçisi olabilir. Hak mücadelesi bir insanlık gayreti olagelmiştir hep. Vakitsiz hoşgörü talepleriyse, ikbal endişesine işaret eder çoğu zaman.
Şimdilik mazur görülüyor olabilirsiniz. Hatta ikbal uğruna hak ve hürriyetlerinizden taviz vererek, daha bir gözüne girmeye çalışabilirsiniz hakim tarafın. Ama kendi zaaflarını ancak başkalarını yererek kapattığını zanneden bir zümre karşısında, bilin ki siz de günün birinde yerileceksiniz. Siz, kendi zaaflarını kapatmak uğruna başkalarının haklarını gasp edenlere karşı tavır alamıyor ve bu gidişatı telin edemiyorsanız, o hep lafını ettiğiniz hoşgörü kavramının altının doldurulduğu gün, en iyi ihtimalle utanç iuçinde başınız eğik yürüyeceksiniz.
Mehmet Akif ve Said Nursi'nin mirasına sahip çıkamayanlar, bugün yazık ki o mirasa yük olmaktan başka bir şey yapamıyorlar.
16 Haziran 1999 Çarşamba