| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Yeni yıl-yeni konum
Tarihi çağlara ve yüzyıllara bölerek algılamak, insan zekâsının hâiz olduğu tasnif kabiliyetinin hârika bir tezâhürü. Yeryüzünde, kendisi adına varlık iddiasında bulunan ve bunu yüksek medeniyetler kurarak kanıtlayan kültürler ve inançlar, gelmiş-geçmiş bütün zamanları, daha bir anlamlı kılmaya çalışıyorlar böylece. İşte "yılbaşı" da, onu kutlayanlar hangi mâna ile yaklaşırsa yaklaşsın, ister istemez bizi ulü'l-azim peygamberlerden, Hz. İsa Aleyhisselâm'ın yüksek mânasına ulaştırıyor. O Hazreti İsa ki, kendisine inanan ve inanmayan, bütün yeryüzü insanlığı adına duyulan yüksek bir ıztırabın ve merhametin temsilcisi!.. Bu mânasından ayrı düşünüldüğünde; takvim ve yıldönümlerinin, asırların ve çağların, zamanı pratik olarak algılatma kolaycılığından daha ötede ne değeri bulunabilir? Hac-Hicret-Arafat
Eğer böyle düşünürsek, hicret bizim için daha bir anlamlı hale gelir. Hacca gidişlerimiz, oradaki Arafat ziyaretlerimiz de!.. Cennetten yeryüzüne indirilen ve bir rivâyete göre biri magripte, diğeri maşrıkta; devamlı yakarışlarla birbirini arayan ilk atalarımız, daha doğrusu sebebi hayatımız olan Hz. Âdem ve Havva'nın, yeryüzünde birbirine ilk mülâki oldukları o mukaddes beldeler!.. İlk annemiz ve babamız olan Hz. Adem ve Havva'nın ezeli hasretlerinin son bulduğu ve işlenmiş bir günahın tevbesinin kabul olunduğu o topraklar!.. İşte bizler de, ilk atalarımız olan insanlığın hidâyeti bu iki kulun yüksek hatırasını yâd ve onların Rab'lerine yönelmiş derin şükrüne inkıyâd ile; o mukaddes diyarlarda sanki Âdem ve Havva gibi tevbe kapılarına yüz sürüyoruz. "Tevbe yarabbhi hata râhına gittiklerime/Bilip ettiklerime, bilmeyip ettiklerime!.." Kuşku ve ünsiyet tezadı
Yılbaşı ve takvim bir tarafa!.. Öyle tahmin olunur ki, bundan böyle özetle Türkiye ile sınırlı kalmak kaydıyla söylüyorum, müslümanlık ve hıristiyanlık arasındaki ilişkiler daha bir yoğunlaşacak. İki dinin sâliklerinin birbiri hakkındaki tecessüsleri, birbirini tanıma ve anlama gayretleri hayli artacak; tarihte yaşadığımız çatışma süreçlerinin dışında, yepyeni ilişki düzlemleri hasıl olacak. Şu anda bazı batı ülkelerinde, Müslümanlarla nasıl bir arada yaşayabiliriz biçiminde, ciddi bazı kaygılar tezâhür etse de, bunları şimdilik tabiî karşılamak gerekmektedir. Batılı toplumların Endülüs, Haçlı Seferleri ve Osmanlı yıllarından beri, tarihî şuur altı maalesef böyle şekillendi. Gerçekten mutaassıp bazı kilise önderlerinin ürettiği sekter tutumlar, öyle tahmin olunur ki bugün bizatihî kilise ve Hıristiyanlık adına ciddi bir ayak bağı teşkil etmektedir. İleride Türkiye, müslüman bir ülke olarak AB'a girer veya girmez, fakat bu süreç içerisinde gerek kilisenin, gerekse batılı toplum önderlerinin ciddi bir iç muhasebe yaşayacaklarının işareti az değildir. Müslümanlar'la bir arada yaşayıp yaşayamamak!.. Allah'ın dini adına, toplumları kamplara ayırarak, onların birbiriyle serbest temasına sınırlar koymak!.. Böylesi korumacı tavırların, hiç bir ilahi dinin esaslarıyla telif edilemeyeceği âşikâr değil midir? Burada tabiî ki, biz Türkler'e ve Müslümanlar'a da büyük görevler düşmektedir. Özellikle ileride gündeme gelecek serbest dolaşım ve yerleşme politikaları safhasında, batılı toplumların şuuraltı dürtülerini yeni baştan tahrik etmemeye özellikle dikkat gerekiyor. Türkler'in AB'a girme teşebbüslerini Avrupalı muhalifler, mukabil bir Haçlı Seferi ve istilâ histerisi biçiminde sunmaya çalışıyorlar. Karşılıklı tanıma ve ilişki, bu bakımdan zaruri görünmektedir. Peki ne konuşacağız ve nasıl konuşacağız? Bu arada Batılı oryantalistlerin İslâm, İslâm tarihi ve medeniyeti, müslüman toplumlar hakkında ciddi çalışmalarının bulunduğu malûmdur. Önemli kilise temsilcilerinin gerek Hıristiyan ilâhiyatı ve gerekse beşerî ve tabiî bilimler üzerinde ihtisas yapmış kişiler olduğu da bilinen bir husus. Yani Batı kilisesi, sırf katılmadığımız bir itikadın temsilcisi değil; aynı zamanda ciddi bir bilimsel bilgi birikimi, tarihî gelenek ve tecrübe yığınıdır. Ayrıca da yüksek bütçe imkânları ile tabiî ki. Tarihin dönüşüm ânında
Dolayısıyla burada asıl vurgu yapmak ihtiyacını duyduğum husûsa geliyorum. Türkiye müslümanlığının, tarihin bu dönemeç anında, hiç de kendisine yakışmayan içe kapanmışlığına!.. İşte önümüzdeki duran tarihi görev: Kendimizi açmak, temsilcisi olduğumuz inancı, evrensel bir dile ve ifadeye dönüştürmek!.. Yıllardır Avrupa kapılarında, iş ve aş peşinde koşan Anadolu çocuklarının yaşadığı tecrübeyi daha anlamlı hale getirmek. 20 yıldır gruplar halinde sürdürülen tefsir ve hadis okumalarının, sünnet tartışmalarının, cemaat spekülasyonlarının, siyasal tutum ve davranışların biraz daha ötesine yükselmek!.. Kendini geliştirmek güzel!.. Fakat buradan yepyeni bir dile ve evrensel bir sunuşa ermek!.. İşte tarihin omuzlarımıza yığdığı sorumluluk: Karşımızdaki insanı, toplumu, dini ve medeniyeti de anlamak ve anlamaya çalışmak!.. Ya ne için? Tabiî ki kendimizi en yetkin biçimde muhataplarımıza anlatabilmek için!.. Artık içe kapanmak yerine, dışa açılmak zamanıdır. Burada Diyanet'e, ilâhiyatlara ve cemaatlere, yayınevlerine büyük görevler düşüyor. Sarhoş kusmuklarıyla meşgûl olmaya gerek yok: Yeni yüzyılın ve bin yılın, önümüze açtığı büyük kapı bu işte!..
aridvan@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|