| Türkiye'nin birikimi... | ||
|
|
Günümüz Türk öyküsü için nasıl bir model öneriyorsunuz? Öyküye ilk başladığım yıllarda onun imkânlarını ve sınırlarını araştırırken başvurduğum birçok kuramsal metinde, öykünün 'anlatmak' olduğunu gördüm. 'Ne anlatıldığı' önemsenmiyordu. Önemli olan 'nasıl anlatıldığı'ydı. Bir dönem bu anlayışın etkisinde kaldım. Sonra bizim kültürümüzü, medeniyetimizi daha yakından tanıdıkça, öyküye bakışım da değişmeye başladı. Tüm klasik metinlerimizde 'ne anlatıldığının da önemli olduğunu gördüm ve öykümü buna göre iki ayaklı bir dengede yazmaya çalıştım. Doğrusu söyleyecek bir sözüm olduğunda oturup öykü yazıyorum. Tevarüs ettiğim güzel haberleri, benden sonraya iletme gayreti benim için öykü; devraldığımız temiz bir emaneti, temiz toprağa ekme gayreti. Yani öykünün bir 'araç' olduğunu söylemek istiyorsunuz? Evet. Çünkü insan için aslolan Allah ile ilişkisidir. O ilişki, bizim yeryüzündeki duruşumuzu belirler. Öykümü de bu duruş sınırladığı çerçeveye oturmaya çalışıyorum. Öykülerimde bir felsefe ya da hikmet olsun diye özel bir gayretim yok. Sadece emaneti kirletme, sözü eğip bükmeme gayreti içindeyim. Çünkü ortaya koyduğum verimlerim aynı zamanda benim amelimdir, ahiret mektuplarımdır. 'Sanat, fazlalıklardan arıtma gayretidir' Sanat bir 'fazlalıklardan arıtma gayreti' değil mi? Günümüz Türk öykücülüğünde bir model önerecek yetkiyi kendimde görmüyorum. Esas olan ahirete doğru giden bu yolculuğumda temiz izler bırakmamdır. Öykülerinizdeki 'kaybolmuş', 'eskitilmiş', 'tasfiye edilmiş' değerlerinden yeniden toplumun gündeme getirilmesi yönünde öykünün işlevi nedir sizce? Doğrusunu isterseniz, bu değerler benim için, ne eskimiş, ne kaybolmuş, ne de tasfiye edilmişlerdir. Çünkü benim yeryüzündeki duruşumu o değerler belirliyor. Onlar olmasaydı, onlara bağlanamasaydım, durmadan seçim yaparak geçen ömrümde çoktan sapmış, kaybolmuş olurdum. Elbette bu değerlerin üstünü örtmeye, sözü eğip bükmeğe, hakikati gizlemeğe çalışıyorlar. Şeytanın başka bir ödevi de yok zaten. Bizim ödevimiz de Allah'ın bildirdiği o salih çizgiye bağlanmak. Sözünü ettiğiniz, bizim hayatımıza girerek yaşama biçimimizi değiştiren araçlar ise bunu ancak zamanın yıpratıcılığı ve herşeyi tüketmesiyle açıklayabiliriz. Ancak bu değişim ya da yıpranma kıyamete kadar insanlara yol gösterecek olan 'temel değerler'e etki edemez. Çünkü, biz inanıyoruz ki Hz. Peygamber, son elçidir. Eğer bu temel değerler, zamanın çürütmesine maruz kalsaydı o zaman insanlar ışıktan mahrum kalırdı ki, bu da Allah'ın (hâşâ) vaadiyle çelişirdi. Sanatın işlevini buralarda aramalıyız. Rüya imgesini sık kullanıyorsunuz? Beden gerçeğe, ruh hakikate meyyal yanımız. Dayanak da, meşhur bir hadis-i şeriftir: "Bütün insanlar bu alemde uykudadırlar; ancak öldüklerinde uyanırlar." Kendimizi gerçekleştirmek için kurduğumuz bu evren sonludur, bedenimizle birlikte toprağa karışacaktır. Oysa insan, hakikate meyyal yanıyla sürekli sonsuzluğu özlemektedir. Bu özlem, bu hakikat tecessüsü onu zaman içinde önceye ve sonraya doğru yolculuklara çıkarır. Öyküdeki bütün meselem, bu hakikatin peşinde koşan, rüya içinde rüya diyebileceğimiz o an'ların/o karelerin dilini bulmak ve onu kendi sesim yapmaktır. Esenlik Zamanları, Cemal Şakar, YediGeceKitapları, 79 sayfa.
HAMİT CAN
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|