|
|
 |
Avrupa ve ulus-devlet

1919'dan buraya nasıl geldiğimiz, hangi zorlukları ve yoklukları aşarak geldiğimiz, bugün anlamsız karşıtlıkların bulandırma eğiliminde olduğu 'hamasi' bir konu değil, 'yaşamsal' bir konudur.
Son dönemde yine "ulus-devlet" çerçevesinde, Türkiye'nin "ulusal öncelikleri"nin içeriği konusunda ilginç bir tartışma sürüp gidiyor. Türkiye'nin Avrupa Birliği'yle yaşamaya başladığı yeni süreç için, kimilerinin yerinerek, kimilerinin sevinerek belirttiği gibi, Türkiye'de "ulus-devlet"in işlevini tamamladığı, milli hedeflerde bir tür "çözülme" yaşanacağı sonucuna varabilir miyiz kolaylıkla?
Bunu "yerinerek" dile getirenlerin kaygılarına kulak vermekte yarar var. Çünkü "ortak bilinçdışı"nı harekete geçirecek bu tür kaygı alanları "milli refleksler"in yitirilmemesi açısından ciddi bir işlev taşıyor. İyi de, bu bakışı onulmaz bir "karamsarlığa" çevirecek olursak, "sevinenler" korosuna hak vermek dışında bir seçeneğimiz kalmıyor. Oysa Türkiye'nin kimi alanlarda sergilediği "kararlılık", bu koroda (ülke gerçeğinden kopuk kurgulamalarla yer alanları geçelim, ama) doğrudan siyasal amaçlarla boy gösterenleri de fazla "iyimser" kılmıyor. Söz konusu kararlılık, siyasal düzlemde "doğru bir yol" bulmanın engeli değil, güvencesi.
Avrupa'nın yaklaşımı ise Türkiye'nin "yapısını çözmek" gibi hince bir plana değil, tam tersine, ülkemizin kazandığı "yeni konum"a dayanıyor. Herşeyin ardında bir "hinlik" (üstelik "mutlaka irademiz dışında olması" türünden bir zorunluluk taşıyan bir "hinlik") bulacak kadar "safdil" olan biz Türkiyeliler, aynı bakışı "kendi irademize" yansıtmayacak kadar "hin" miyiz yoksa? Bunun, tıpkı Japonlar'da olduğunca, "tarihsel bir strateji", bir tür "örtülü uyanıklık" olmasını umarım.
Kimi hususları yinelemekten sıkıldım; ama bu ülkede durmadan yeni bir şeyler yazmaya çalışmanın değil, bazı şeyleri "yeri geldikçe" yinelemenin çok daha anlamlı olduğuna inanıyorum. Tam da bu nedenle, geçenlerde yine Avrupa ekseninde dile getirdiğim kimi hususları anımsatmakta bir sakınca görmüyorum. Bugün aşağıdaki satırlara ekleyecek yeni bir şey bulamıyorum; tek umudum yarın da, altı ay, bir yıl, on yıl sonra da aynı şeyleri yinelemek durumunda kalmamak:
"Elbette, neredeyse bilim-kurgu izleklerini kusursuzca izler biçimde, ulusaşırı yapıların kurulması yönünde bir genel eğilim vardır. Ancak bugün genelde dünya, özelde AB henüz böyle bir tablo sergilemiyor. Tam tersine, üstü başka 'söylem alanları'nca başarılı biçimde örtülmüş 'milli çıkar ve hedefler' egemenliğini sürdürüyor. Bu alanda safdil olmak 'siyasi açıdan konum yitimi'ne yol açar: Bu, ülkemizdeki pek çok sol (ya da bir zamanlar sol ideolojiyi benimsemiş olan) aydının ve ülke gerçeklerine yabancılaşmış büyük kentli profilinin hiç de yabancısı olmadığı bir durum.
Oysa Avrupa'nın merkez ülkeleri Almanya, İngiltere ve Fransa 'milli konumları'nı pek az değiştirmiş durumdadır. Diğer ülkelerin 'milli tonları'nda, 'milliyetçi refleksleri'nde belli bir azalma eğilimi görüyorsak, bunun nedeni dünda böyle bir genel eğilimin artık başat hale geçmesi değil, bu ülkelerin zorunlu olarak söz konusu merkezlerin çekim alanı içinde kalmaları, 'milli çıkar ve hedefleri'ne birincil öncelik tanıyamamalarıdır.
Türkiye bu anlamda çok 'özgül' bir konuma sahip. 80 yıl önce başkenti işgal altında olan ve bunu 'asla kabul edilemeyecek bir vaka' olarak yaşayan Türkiye, Batılı ülkelerin yaşadığı alt üst oluş ve yenilenme ritmiyle tam olarak uyum sağlamış değildir: Diyeceğim, 1945'te Fransa başkenti Paris'in Alman işgali altında olmasıyla, 1919 İstanbulu arasında önemli ayrım noktaları vardır.
1919'dan buraya nasıl geldiğimiz, hangi zorlukları ve yoklukları aşarak geldiğimiz, bugün anlamsız karşıtlıkların bulandırma eğiliminde olduğu 'hamasi' bir konu değil, 'yaşamsal' bir konudur. Türkiye, tarihsel konumu ve misyonuyla, 'ortak bilinçdışı'na işlemiş 'adalet' ülküsüyle, Kıta Avrupası'na özgü 'alt üst oluş ve yenilenme ritmi'ni aynı kolaylıkla hazmedebilecek yapıda değil. Bu öznitelik, kimi eğilimlerin neden bu kadar güçlü olduğu sorusuna da yanıt getirecektir. Son 150 yılımızı özenle, tarihsel ve kişisel öfke ve burukluklara kapılmadan, ana damarın yönünü asla yitirmeden bir daha, bir daha, bir daha okumak zorundayız. Bugün 'milli hedef ve çıkarları' doğrultusunda -tam bir yıl önce açık açık rest çektiği- Avrupa'yla bütünleşme eğilimindeki Türkiye, bu oyunu 'özgül' konumunu yitirmek pahasına oynamıyor."
Olup bitenleri doğru biçimde okumayı öğrendikçe, ülkenin esenliğine katkımız artacak. Ülkenin esenliği de onun "çekim alanı" dışına çıkmamaktan geçiyor.
19 Mart 2000
|
 |
|