|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Mesut Yılmaz'ın "ulusal güvenlik" kavramını tartışmaya açma denemesini Türkiye ve Türk siyasetçisi bir fırsat olarak değerlendirmelidir. Yılmaz'ın, geçmişteki günahları, siyasi kalitesi, 28 Şubat fotoğrafı ne olursa olsun; bu tartışma Türkiye için kesinlikle hayırlı bir başlangıçtır. "Ulusal güvenlik, bir devletin bekasını sağlamayı amaçlayan son derece gerekli bir kavramdır" bu konuda kimsenin bir kuşkusu yok, ancak bu kavramın "tabu" haline getirilerek hakların ve özgürlüklerin önünü tıkamasını, ülkenin önüne "korku duvarları" örmesini de kabul edemeyiz. Çünkü, birtakım hayali korkular yüklenerek adeta bir "ulusal güvenlik sendromu"na dönüştürülen bu kavram, giderek Türkiye' nin içine kapanmasının simgesi haline gelmiştir. Yılmaz'ın geçmiş "sicili" içimize sinmeyebilir, ama sırf bu yüzden hepimizi kuşatan "korkular"a rıza gösteremeyiz, Yılmaz'ın şu sözlerini umursamazlıkla karşılayamayız: "Ulusal güvenlik kavramı, devletimizin geleceğini sağlamlaştırıcı her adımın engelleyicisi konumuna getirilmiştir. Devletin bekasını sağlayacak bir kavramı, devletin can damarlarını keser hale getirmeyi dünya üzerinde yalnız Türkiye becerebilirdi. Nitekim de öyle olmuştur. Türkiye'de değişimin anahtarı, ulusal güvenlik kavramında saklıdır. Ulusal güvenlik gerekçesiyle devletimizin bekasını sağlamlaştıracak, milletimizi rahat ve huzura erdirecek adımlar atılması adeta imkansızlaştırılmaktadır. Türkiye, eğer bir adım ileriye gitmek istiyorsa bu sendromdan kurtulmalıdır.'' Genelkurmay'ın adeta bir siyaset kurumu gibi davranarak yayımladığı bildiri, bu tartışmanın ne kadar yerinde ve doğru olduğunu, demokrasinin ne tür bir "ulusal güvenlik sendromu" kuşatması altında bulunduğunu bir kez daha ortaya koymuş bulunuyor. Bilinmelidir ki, artık bu tartışma sadece ANAP'ın ya da Mesut Yılmaz'ın tartışması değildir. Eğer Türkiye'nin sorunlarını demokrasi içinde çözmek gibi bir derdimiz varsa, her konuda önümüze dikilen "ulusal güvenlik sendromu"nu tartışmak ve korkularımıza neşter vurmak zorundayız. Örneğin, Manisa'daki protokol krizinde Paşa'nın bir siyasetçiye "defol git" demesini "ulusal güvenlik" kavramının neresine yerleştireceğiz? Örneğin, ülkenin güvenliğinin teminatı kabul ettiğimiz "ulusal güvenlik", bir kurumun diğerlerinden ayrıcalık kazanarak kutsal bir "dokunulmazlık" kazanmasını da içeriyor mu? İşte bütün bunları tartışmalıyız. Çünkü, ulusal güvenlik sadece siyasal ve toplumsal gelişmeyi engelleyen bir kavram değil, özgür bilimin ve düşüncenin önüne dikilen "hayalet kavram" haline gelmiştir. Daha da vahimi, korku duvarlarıyla çevirdiğimiz bu kavram yüzünden halen yürürlükteki kanunlarla garanti altına alınmış bulunan en temel hakların bile ne yazık ki bir garantisi yoktur. Ulusal güvenlik deyince bütün akan sular durur... Bu şemsiyenin altında, pekala "iç tehdit... dış düşman" kavramları üreterek, bireyler, sivil toplum örgütleri ve partiler hakkında "andıçlar" hazırlayıp hukuku ve demokrasiyi işlevsiz hale getirebilirsiniz. Genelkurmay'ın siyaseti ve siyasetçiyi hiçbir yetki ve sorumluluğa layık görmeyen, "küçümseyen" bildirisi de göstermiştir ki, asker ekonomik, sosyal, kültürel, iç ve dış siyasette tek yetkili olarak kendisini görmektedir. Bu yetkinin temeli de 1982 Anayasası'dır. Çünkü 1982 Anayasası, "siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik, teknolojik" gelişmeleri takip edip yönlendirme, hatta müdahale etme yetkisini askerlere vermektedir. Nitekim, Genelkurmay bildirisinde bu yetkiye dayanılarak ülkenin bütün ekonomik ve sosyal alanlarını kuşatan bir "üst dil" kullanılmış, Türkiye'nin içine düştüğü krizin faturası tümüyle siyasete fatura edilmiştir. Elbette krizde siyasetin sorumluluğu vardır, ama her krizde, siyasetin temelini dinamitleyen "sistem"e hiç değinmeden sadece siyaseti hedefe oturtarak "ulusal güvenlik sendromu"nun ülkenin güvenliği önündeki en önemli engel olduğu gerçeğini değiştiremeyiz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |