|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Merhûm Âkif, birbirinden aslâ ayrı düşünülemez gördüğü iki şeyin altını ısrarla çiziyordu: Din ve Dil. Gerçekten de bugüne değin din'i ve dil'i birbirinden ayırmak, onları birbirinden ayrı düşünmek imkânı bulunamadı, bundan sonra da bulunamayacak! Oysa bu hakikate rağmen bizler gün geçtikçe sadece dinimizi değil, dilimizi de kaybediyoruz. Bizi biz yapan iki mukavvim unsurumuzu yani... Dilimiz olmaksızın dinimizi, dinimiz olmaksızın dilimizi muhafaza edebileceğimiz sanılıyor. Üstelik bin yıldır içiçe geçmiş ve bu süre içerisinde farklı bir hüviyet, farklı bir mahiyet meydana getirmiş olan bir terkib çözülmeye, bir bakıma bir işe yaramaz hâle getirilmeye çalışılıyor. Halbuki mukaddes ve mübarek Kitabımız Kur'an'ın dili dilimiz olmuş, öyle ki Kur'an'ın dili anadilimizin hücrelerine kadar nüfûz edip bizi her yönüyle sarıp sarmalamış, biz de onun yüzlerce kelimesini yüzyıllardan beri belki de hiç farkında olmadan ve fakat her halukârda muhabbetle kullanmayı sürdürmüşüz. Bir asrı aşkındır ısrarla yürütülen sistemli müdahalelere rağmen Kitabımızın kelimelerinden vazgeçmedik, vazgeçemedik; meselâ Mukaddes Kitabımızda yer alan "el-hayat'ut-dünya ve'l-âhiret" terkibini her okuyuşumuzda bu terkibdeki hayat kelimesinin de, dünya kelimesinin de, âhiret kelimesinin Kur'an'ın olduğu kadar, anadilimizin de sözcük hazinesi içerisinde yer aldığını hatırlayıp sevindik... Kitab veya Kalem kelimelerini her kullanışımızda bu iki kelimenin bereketine inanıp hem kitab'ı, hem kalem'i mübarek bildik... Öyle ki karşılaştığımız bir haksızlığı dile getirmek istediğimizde Zulüm kelimesini hep zihnimizin bir kenarında hazır bulup Hakk'ın ve Adalet'in ne olduğunu kendisinden öğrendiğimiz o mübarek Kitab'a hürmeti ihmal edilmez bir vecibe bildik. Hamd'ı, Medh'i, Senâ'yı, Şükr'ü hep onun kelimeleriyle îfa etmekle kalmadık, Rızk'ı, Nimet'i, Lütf'u, Nasib'i, Hisse'yi, Hayr'ı, Hikmet'i, İlm'i, İrfan'ı yine hep onun kelimeleriyle aradık. Dünyamızı Kur'an'ın kelimeleriyle kurduk; onun kelimeleriyle düşündük, onun kelimeleriyle anladık, onun kelimeleriyle yorumladık. Bizim dünyamızı anlamak isteyenleri, onun dünyasını anlamak zorunda bıraktık. Ona gitmedikçe, onun huzuruna çıkmadıkça, başkalarının bizi anlamasına, bizim hakkımızda konuşmasına, bizi onsuz anlamasına müsaade etmedik! Hayretimizi, şaşkınlığımızı 'Sübhanallah!' diyerek dile getirdik... Bir şey içip yiyenin, başlarken 'Bismillah', bitirdiğinde 'Elhamdülillah!' demedikçe sofrasının bereketinin olmayacağına inandık... Karşımızdakine sadece kendi adımıza değil, onun adına dahî 'Estağfirullah!' demeyi sadece inancımızın değil, edebimizin de bir gereği bildik.... Sakınılması gereken birşeyden söz açıldıkda 'Hafazanallah!' nidasıyla mukabeleyi âdet edinmekle kalmadık, zikrini ihmal edenlerin niyetinden bile şüphe ettik... Kendisine işaret edilebilecek bir hüviyetimiz vardı; kendisiyle her zaman iftihar duyulabilecek bir haysiyetimiz vardı; irtibatımız sebebiyle ayaklarımızın yerden kesilmesine mâni olacak bir mensûbiyetimiz... bizi ele karşı güçlü kılacak bir âidiyetimiz.... ve işte bu yüzdendir ki konuştuğumuzda sözümüzün dinlenmesini, muhataplarımız nezdinde değer kazanmasını sağlayan bir dilimiz ve dinimiz vardı.... Hoş, belki "Şimdi de var ya!?" diyeceksiniz. Peki bir düşünelim bakalım, ne pahasına?!? Elbette hüviyetimiz pahasına, mensûbiyetimiz pahasına, âidiyetimiz pahasına... Sebeplerinin etraflıca tartışılması lâzım geldiğini belirtmek kaydıyla, hemen burada şu kadarını söylemeliyim ki dilimizden birşeyler eksildikçe, dinimizden de birşeyler eksildiğini düşünüyorum; ve bilhassa yabancı bir dünyanın dilini öğrenmeyi marifet bilenlerin o dilde o dilin dünyasını öğrenmeye çalışırlarken, kendi dünyalarını kaybetmek için çırpınmalarına bir türlü bir mânâ veremiyorum. Allah rızası için, sadece şu terkib üzerinde bile birkaç dakika bile düşünmek ne demek istediğimi anlayabilmek için yeterli değil mi: Kutlu Doğum Haftası!?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |