T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R

Ecevit'in "ulusa ve tarihe" hesabı

Başbakan Bülent Ecevit, istifa çağrıları üzerine, "Şimdi Başbakanlık'tan ayrılır da bir hükümet bunalımına neden olursam, bunun hesabını ulusa ve tarihe veremem" diyerek, "ulusa ve tarihe" karşı herhalde uzun zaman hafızalardan silinmeyecek bir "sorumluluk ve vatanseverlik" örneği sergilediğini düşünüyor.

"Çekilirsem kriz çıkar" anlayışıyla, partisini bugünlerde barajın altına düşürecek kadar kamusal güven yitiren bir siyaset adamının, koltuğa yapışmasının zaten varolan "kriz"i hayli derinleştirdiğini besbelli idrak edemiyor. Oysa, tıpkı "sabit kur" politikasının iflas etmesi üzerine "dalgalı kur"a geçilmeye mecbur olunması gibi, Ecevit başkanlığındaki "sabit koalisyon"un da terkedilmesi gerekiyor. Tıpkı piyasaların "dalgalı kur" yoluyla ekonominin dengesini bulabilmesi gibi, siyaset de dalgalanarak yerli yerine oturur ve hükümeti bulur. Süleyman Demirel'in kastettiği, hükümete istifa çağrısı yapanların anlatmak istediği de budur zaten.

Başbakan, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, "son zamanlarda bazı yazarlar ve siyasetçilerin hükümete karşı yoğun bir kampanya açtıklarına" işaret ederek, hükümetin "başarıları"nın hepsinin "kalemi keskin, sesi yüksek çevrelerce gözardı edildiğini" ileri sürüyor.

Ecevit, 70'li yıllardaki Başbakanlığı sıralarında ve özellikle CHP kurultaylarında da böyle konuşur ve hep "başarıları"ndan dem vururdu. Hiç değişmemiş... Gelgelelim, sözünü ettiği "başarılar"; kış kıyamette uzayıp giden benzin kuyrukları, akıl almaz ekonomik sıkıntıları, Türkiye'nin IMF'nin pençesinde o günlerin moda deyimiyle "70 cent'e muhtaç kaldığı" ve terörün azdığı gerçeklerini altedemedi. Ecevit, hep bu "felaket tablosu" ile hatırlandı ve uzun yıllar belini doğrultamadı. Hafızası zayıflamış bir toplumun ve son derece genç bir nüfusun seçmen olarak ortaya çıktığı, 28 Şubat'ın çerçevesini "depolitizasyon" olarak çizdiği özel bir konjonktürde, çeyrek yüzyıl aradan sonra 70 küsur yaşında, üstelik sağlığı ile ilgili hiçte haksız sayılmayacak spekülasyonları besleyen bir profil çizerek, yine Başbakan oldu. Şimdi başarı diye saydıklarının önemli bir bölümü, "IMF programına harfiyen riayeti"nin sonuçlarıydı. O program da yarı yolda kaldı. Uygulanamadı. Başarı diye saydığı "Uluslararası ilişkilerin giderek yaygınlaşması"na kulak asmayın. AB ile sorunlu, Amerika ile çekişmeli, yakın komşuları ile rahatsız ilişkileri var Türkiye'nin. Çok övündüğü "yolsuzluklara, mafyaya, çetelere karşı savaş açması" ise, Cumhuriyet tarihinin "yolsuzluklara en fazla batmış" ve daha da önemlisi "yolsuzlukların karargahını kendi içinde barındıran ve kollayan hükümet" şaibesi altında kalmasının önüne geçemiyor.

Bülent Ecevit, herhalde "tarih"e, "IMF programını, yolun yarısına gelmeden toslatan" ve "Türk ekonomisini yakın tarihinin en büyük krizine sokan" Başbakan olarak geçecek. "Ulus"un onu çeyrek yüzyıl öncesinde tanımayan ve hatırlamayan yeni kuşakları böyle hatırlayacak. Önümüzdeki Pazar günü seçim yapılsa, Ecevit'in partisinin misli görülmemiş bir sille yiyerek, barajın altında kalması kesin gibi. Bu, kendisinin nasıl hatırlanacağına ilişkin bir ipucu.

Aynı konuşmada, Ecevit'in şu sözlerinin üzerinde durmak gerekiyor: "Şimdi görevimiz ekonomiyi bir an önce esenliğe çıkartmaktır. Bu görev yerine getirilirken, kısa bir süre bazı sıkıntılar çekilebilir. Ama halkımızın direnci, elbirliği ve dayanışması ve hükümetimizin tutarlı, kararlı ve dürüst tutumu ile zorlukları kısa sürede aşacağımıza güveniyorum. Allah yardımcımız olsun."

Allah, asıl bizim yardımcımız olsun. Başbakan'ın bu sözlerinde müthiş bir "paradoks" var; "zorlukların aşılması" için onun güvendikleri, ona tam da bu konuda güvenmiyorlar. Esasen, bu görülmemiş "güven erozyonu" nedeniyle Ecevit'in çekilmesi gerekiyor. "Alternatifsizliği"ni IMF programının uzlaşmasız, mutabakatsız uygulanmasına bağlamış olan bu hükümet, "varlık sebebi"nde çuvallamıştır. Ortada bir IMF programı kalmış mıdır? Carlo Cotarelli bile işinden olmuştur. Peki, şimdi bu kadro ile "ekonominin esenliğe çıkabileceği"ne kim inanır; niçin inansın?

Nitekim, TÜSİAD'ın ardından, iş çevrelerinin her hükümete kayıtsız şartsız "avans" veren ağır topları bile gürlüyor. Sakıp Sabancı, Merkez Bankası, Hazine, Maliye ve DPT'nin tek elde toplanacağı bir "gemi kaptanı" istiyor. Bu talepler, bir "teknokrat hükümeti" arayışının sinyalleridir. Ecevit hükümetine verilmiş bir "sınıf geçme kopyası" değil...

"İstifa" kelimesi bu kadar ayyuka çıkmışken, piyasalar bir türlü durulamazken, Merkez Bankası'na Başkan bulmak için Washington'dan "ithalat" yapılmak zorunda kalınırken, kimse Hazine Müsteşarı olmaya yanaşmazken; bu hükümetin uzun süre ayakta kalabileceğini düşünmek de mümkün olamaz. Hükümet çatırdıyor.

Bu durumda, Bülent Ecevit'in "ulusa ve tarihe vereceği en dürüst hesap", bir an önce çekilmesi olacaktır. "Hükümet bunalımı"na neden olmaktan endişe etmesin; Türkiye "hükümetsiz" kalmaz. Ama Ecevit hükümeti durduğu sürece, Türkiye, bir "kronik bunalım"a sürükleniyor.


1 Mart 2001
Perşembe
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika| Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED