|
|
|
|
Ali Haydar Haksal'ın öyküsü bana zor bir öykü çeşnisi taşıyor izlenimini vermiştir hep. Yakınlarda çıkan onuncu öykü kitabı İçim Su Berraklığında'yı okurken sanıyorum bu izlenimimin sırrını keşfeder gibi oldum. Haksal hayatın durağan yüzünü göstermek ve tattırmak istiyor gibime geldi. Belli bir olayın aktarılmasına ilişkin olmayan öyküler, kahramanın şimdiki ânının içinde geriye dönüşlerle aktüalite arasında gidip geliyor. Öykünün kahramanı, kendini, sürekli geçmişinden aktüel yaşantısına çekmeye zorluyor. Kahramanımızı, aynı ân içinde değişen mekanlarda yakalıyoruz. Bir dağ başında gezindiğini düşünürken, onu birden bir kent ortamında yakalayabiliyoruz. Bir olayın aktüel biçimde yaşandığını düşünürken bu yaşantının bir rüya âleminde geçmekte olduğunu farkedebiliyoruz. Ama sanıyorum, bütün öykülerdeki ortak özelliğin hayatın durağan yüzünü görmek ve tatmak isteyenlere bir göndermede bulunmak olduğunu söyleyebiliriz. "Yolculuk" başlığını taşıyan öyküdeki şu parçanın adeta bütün öykülere bir ip ucu olabileceği kanısındayım: "Hayatın hep bir yarını var. Yarın, yani geleceğe umutla bakmak. Yarın, yani gözlerinin içi ışıltılı olmak. Yarın, yani yarını düşlüyor olmak. Burada ne yarın, ne de gelecek vardı. Beklemeye alınmış ve dondurulmuş bir hayattı onunki." Ve aynı öykünün birkaç paragraf ilerisinde şu cümleler: "Bu yolculuk o değil. Ne gideni, ne uğurlayanı, ne düşleri, ne hülyaları vardı. Dondurulmuş bir hayatın olmayan yolculuğuydu bu." Ve "İçim Su Berraklığında" başlıklı öykünün son cümleleri: "Hayat sürgit. Ben de sürükleniyorum. Ben, kendimin yolcusuyum." (s. 48, 49 ve 61). Hayatın dondurulmuş olduğuna ilişkin imge, onun sürgit oluşu ve bu dondurulmuşluk ve biteviyelik içindeki insanın hayatın akışı içinde sürükleniyor olması.. Haksal, işte, durmadan bu biteviyeliği dile getiriyor. Bu bakımdan, zihnimde, onun öykülerine en yakın duran anlatıcının kim olduğu sorusuna en yakın duran cevabın Marcel Proust olduğunu düşünüyorum. Elbette birebir bir benzerliğin sözünü etmiyorum. Ama Proust'un Türkçe'de mini bir izdüşümü aranacak olsa bunlardan birinin Haksal'ın öyküsü olarak karşımıza çıkacağını sanıyorum. Gene onun anlatım tarzı bizim edebiyatımız içinde Abdülhak Şinasi Hisar'ınkiyle karşılaştırılabilir diye düşünüyorum. Hepsinin ortak yanı öykülerinin alttan alta sürekli zamanla bir hesaplaşmaya girişmiş olmalarıdır diyebiliriz. Belli bir olaya değil, fakat iç içe geçmiş pek çok olaya yataklık eden öykülerin, ortak konusu değil, fakat ortak teması zaman olarak karşımıza çıkıyor. Ali Haydar Haksal anlatmaktan yılmayan bir öykücü. Onun öyküsüne başlamanın da zor olduğuna ilişkin bir kanının sahibiyim. Ancak Haksal okumaya alışkanlık kazandıktan sonra bu metinlerden zevk alınabileceğini düşünüyorum. Bu bakımdan ancak sabrına güvenen okuyucuya meydan okuduğunu söyleyebilirim bu metinlerin. Bu özellikleriyle bir arada düşünüldüğünde Haksal'ın öykülerinin hakkının niçin yenildiğini de açıklayabiliyoruz; hak yiyenlere bir mazeret imkânı sağlamasak da.. o da şu: bu metinler asal okuyucusunu ve eleştirmecisini henüz bulabilmiş değildir. Bu yüzden eleştirmecilere de meydan okuyor!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
|
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © ALL RIGHTS RESERVED |