|
|
|
|
Bizim buradaki Türkiye'ye hasret Türkler kadar ciddiye almadıkları haberleriyle geldik maça. Buralarda teknik direktörlük ve gazetecilik yapan benim gibi gurbetçiler akın akın sahaya gelmişlerdi ama angarya bir maç bekliyorlardı. Oyunun başlarında tribünlerde çok, sahada azdık. Şenol Güneş'in bütün çabalarına rağmen maç biraz soğuk başlamıştı. Dünya'nın sayılı ekollerinden birine karşı ve Arena Stadı gibi bir yerde maça "angarya" diye bakmak "harakiri" ile eşdeğerdedir. Bundan korkuyorduk. Bu nedenle rakibe kolay pozisyon veren bir takımın orta alanda yeteri kadar top tutamamasının sıkıntısını yaşadık. Abdullah "bir de" oynadığı zamanlarda çok faydalı işler yaptı. Ama ne zaman ki topu tutmaya başladı, o zamanlar etkili olamadık. Böyle dakikalarda Tayfun'un koruduğu sağ kanadı son derece rahat kullandılar. Sağdan da Abdullah'ın arkasına rahatlıkla girebildiler. İlk yarım saatte kalemizi özellikle Ömer'in başarılı oyunuyla iyi savunduk. Sonraları iyi de çıktık. Ancak "ortak dil" kullanamayan, birarada hiç oynamamış bir takım olmanın sıkıntısını da yaşadık her hücuma kalkışımızda. Benim dün gece seyrettiğim Milli Takım'la ilgili gördüğüm en önemli artı şu: Rakip Dünya'nın en büyük takımı bile olsa tempoyu kendimize göre ayarlamayı öğrenmişiz. Ve Hollanda karşısında hem de Arena Stadı'nda kendi oyunumuzu oynayabildik. Dün akşamki 90 dakikadan belki kayıpla da çıkabilirdik ama Hollanda'ya Hollanda'da yenilmemenin dışında bir tek kaybımız vardı. O da sahanın yıldızı Tugay'dı.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
|
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © ALL RIGHTS RESERVED |