|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Seçimden bu yana daha dün bir, bugün iki, fazla bir zaman geçmedi. Henüz bir hafta oldu. Yüksek Seçim Kurulu kesin sonuçları daha yeni yayınladı. Henüz hükümet bile ortada yok. Zaten seçimi tek başına kazanan siyasi partinin başbakan adayı da ortada yok Genel başkanı yasaklı. Meclis toplanmış değil, başbakan adayı henüz belirlenmedi, hükümet ortada yok, hükümet programı belli değil, ama kurulacak hükümetin öncelikle ele alması gereken meseleler çok açık bir şekilde ortada… Hükümet kurulmuş değil ama, kurulmamış, başbakanı bile belli olmamış hükümetin programı çoktan yazılmış bulunuyor. Yeni hükümet işbaşına gelecek ve daha önceden yazılmış bu programı uygulayacak. Bu programda halkın talepleri sıralanıyor. Halk neyin sıkıntısını çekiyorsa onu talep ediyor. İş, aş, adalet… Adam gibi sağlık, eğitim hizmeti, insan gibi yaşam… Memleketin cumhuriyetten bu yana biriktirilen, çözülmeyen meselelerinin biran önce halli... Hepsinden önce yasakların kalktığı, barış içinde bir memleket... "Bu programı kim yazdı?" dersiniz, seçim sonuçlarına bakmanız gerekiyor. Bu programın altında, hükümeti kuracak çoğunluğu kazanan siyasi partiye oy veren vatandaşların imzası var. Buna rağmen bazı odaklar, yüzde 35'lik seçmen desteğine rağmen aynı kanıda değil. Bu yazılmamış, ama ana hatları belli programın altında 'devlet'in imzası olduğunu söylüyorlar… Doğru, Türkiye'de hangi soruna el atsanız o konuda bir 'milli' politika bulunuyor. Yani yeni hükümet elini nereye atsa bir milli politika bulabilir. Diyarbakır'da bir fabrika kurmaya kalksa, Milli Güvenlik Kurulu'nun onayını almak zorunda… Çünkü bunun için de bir milli politika mutlaka mevcut… Bunlar, belli odaklar tarafından, sadece ve sadece 'güvenlik' çerçevesinde oluşturulmuş politikalar. Devlet yönetiminde bürokrasinin söz ve karar sahibi olmasına göre hazırlanmış ayrıntılı planlar… Hangi hükümet işbaşına gelirse gelsin, bu politikaları uygulamakla yükümlü. Bunun anayasal ve yasal koşulları da yerine getirilmiş durumda. Yani, bu anlamda Türkiye'de seçimle işbaşına gelmiş hükümetler, genel olarak daha önceden yazılmış bu hükümet programlarını uygularlar. Uygulamışlardır da… Bu programlar, halka verdikleri sözler ve halkın beklentileri ile bağdaşmasa bile bunu yapmak zorunda kalmışlardır. Sonra da, bu sözlerini değil, 'devlet' tarafından yazılmış programları uyguladıkları için aynı seçmen tarafından cezalandırılmışlardır. Türkiye'de yakın siyasi tarihin çöplüğü, bu tür partiler ve liderlerle dolu. 3 Kasım gecesi bu çöplüğe atılan siyasi partilerin geçmiş uygulamalarına bir bakın. Sonra da bu seçmen, niçin şimdi AKP'ye oy vermiş olabilir, onu düşünün. Devletin programı 'yasak' öngörüyor. Farklılıkların yasaklanması esasına göre yazılmış. Buna 'milli menfaatler' deniyor. Vatandaşın programı, yasaksız bir dünya özlemi öngörüyor. O nedenle devlet yasaklara tevessül ettikçe vatandaşın AKP'ye desteği artmadı mı? Devlet ne zaman yasaklar için yargıyı kullansa, seçmenin AKP'ye desteği yükselmedi mi? Öyleyse hükümetin yazılmamış, ama hazır olan programının ana hatları daha şimdiden belli. Çok önemli bir tanesini önceki yazımızda belirtmiştik. İşkenceye kesinlikle karşı olmak. İşkence ayıbını kaldırmak. Diğer iki talep de programın değiştirilemez maddeleri olmak zorunda. Adalet ve yasakların kaldırılması… Vatandaş bağımsız adalet istiyor. Devletin, bürokrasinin elinde oyuncak olmuş, günlük siyasi manevralar ve yasaklamalar için kullanılan bir yargı istemiyor. Yasakların kaldırılmasını istiyor. Kuşkusuz programın başında AKP liderinin yasakları var. Bu yasak listesi, haksız ve devlet güdümünde düzmece bir yargılamayla mahkum olmuş DEP milletvekillerine (Bunu biz değil, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi söylüyor) ve isimlerini zikredemediğim diğer yasaklı, ama aslında masum insanlara kadar uzanıyor. AKP'ye oy veren seçmen, bağımsız olmayan bir yargının verdiği bütün yasaklama kararlarının tartışmalı olduğunu söylüyor. Yasakların kaldırılmasını istiyor. Bunu sadece seçmen söylemiyor, bizzat yargının başı da söylüyor. "Yargı zerrece bağımsız değildir", diyor Yargıtay Başkanı… 12 Eylül Anayası'nın bir eliyle yargı bağımsızlığı verdiğini, diğer eliyle aldığını belirterek, yargıçların ve savcıların tamamen adalet bakanlığına bağlı olduğunu hatırlatıyor. Tabii kibarlığından ve devlete olan saygısından olsa gerek, bu yetkinin MGK ve Genelkurmay'la birlikte kullanılmakta olduğunu söylemiyor. Yargıtay Başkanı bir de çarpıcı bilgi veriyor yargıya, adalete nasıl boşverildiğine örnek olarak… ''Atatürk döneminin fakir halkı, adalet sistemine bütçeden yüzde 5-6 pay verirken, bugün Adalet Bakanlığı'na ayrılan pay binde 8.5'e kadar inmiştir." Buradan şu sonuç çıkıyor… Ancak bağımsız yargıyla insan hak ve özgürlükleri teminat altına alınabilir. Bağımsız olmayan yargıdan, tarafsız icraat beklemek mümkün değildir. Öyleyse programın adalet ve yasaklarla ilgili bölümü de aşağı yukarı bellidir. Vatandaş kendi programını yazmış ve AKP'ye rey olarak sunmuştur. Şimdi gözler AKP'de olacaktır… Hep birlikte AKP hükümetinin kendisine rey olarak sunulan programı mı, yoksa devlet tarafından sunulan yasaklar programını mı uygulayacağını görecegiz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |