T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
"Kral" bir millet, "kralcılara" teslim olabilir mi?

Seküler projeler, a-)Türkiye'yi tıkadı, b-)ülkede yapay gerilimler zuhûr ettirdi, c-)bizi Batılılar'ın ürettikleri statükolara / konjonktürlere "hizmetçilik" yapan zavallı bir ülke konumuna düşürdü.

Artık tam bir yol ayrımının eşiğindeyiz: Türkiye, ya kendisi olacak ve yeniden tarih yapmaya başlayacak bir özgüvene kavuşacak; ya da başkalarının taşeronluğunu yapıp projelerini uygulayacak ve itilip kakılmaktan kurtulamayacak!

AK Parti'nin, statükoyu değil, yalnızca bu milletin tarihsel, kültürel ve toplumsal derinliği olan özgün İslâmî dinamiklerini dillendirmesi ve temsil etmesi hâlinde bu ülkenin yeniden toparlanabilmesi mümkün olabilir. İç ve dış statüko veya konjonktür'le uyumlu çalışmak, şimdilik işleri kolaylaştırıyor gibi gözükebilir; ama bunun ilerde hem AK Parti'ye, hem de Türkiye'ye büyük zarar vereceğini görmemiz gerekiyor.

SP'de de parti-içi statüko sertleşmişe benziyor. Oğuzhan Asiltürk'ün "istemeyen çeker gider" açıklaması talihsiz bir açıklamadır. Mehmet Bekaroğlu ve Numan Kurtulmuş gibi partinin iki parlak simasının böyle bir açıklamaya tepki göstermeleri, onların ne denli şahsiyetli kişiler olduklarını bir kez daha kanıtlamıştır. Eğer SP, Bekaroğlu ve Kurtulmuş gibi insanları bile tasfiye etmeye kalkışacak olursa, SP, bir daha aslâ belini doğrultamaz!

Statüko, bizim yumuşak karnımız. Herkesin ve her kesimin. Yaklaşık üç yıl önceki bir yazımı yeniden yayımlıyorum. Bu yazıyı, "Statükoculuk nasıl bir hastalıktır ki, dün karşı çıktığımız bu şey, bugün bizi gelip esir alabiliyor?" sorusunu aklınızda tutarak okumanızı öneriyorum:

Türkiye kıstırılmışlık, tıkanmışlık ve tükenmişlik demek olan statükoculuk / kralcılık psikozundan kurtuluyor gibi. Ahmet Necdet Sezer'le birlikte yeni bir cumhurbaşkanı tipiyle tanışmış oluyoruz: Son derece banal, bunaltıcı, körleştirici boyutlar kazanacak kadar statükoyu öne çıkaran; duruma göre her şekle ve kalıba girmekte tereddüt etmeyen bir cumhurbaşkanı tipinden; şimdilik, kırmızı ışıkta durmak gibi, sade giyinmek ve konuşmak gibi "ilke"lere uyacağını, her hâl ve şartta ilkeli davranacağını vaadeden yeni bir cumhurbaşkanı tipi ile karşı karşıyayız.

İlkeden kurala, statükodan krala

Hukukçular, biraz da mesleklerinin doğası gereği fazlasıyla kuralcı olurlar: Kraldan çok kuralcı kesilirler.

Kuralcılıkla, statükoculuk arasında ilginç bir ilişkinin, yakındaşlığın varlığından sözedilebilir: Statükoculuk, ne denli kuralcılıktan uzaksa, o denli kralcılığa yakın bir davranış biçimidir: Çünkü statükoculuk, tastamam bir "kralcılık"tır.

Ama hemen herşeyin keyfî uygulamalarla alt-üst edildiği; hiçbir şeyde rasyonalitenin izine rastlanılamadığı bir ülkede, gelişigüzel müdahalelerle bir anda değişen, değiştirilen durumlardan vazife çıkarmak, başkalarının krallarına ve kurallarına boyun eğmek demek olan statükoculuğa bir şekilde son verilmesi gerekiyor.

İşte böylesine anormal, irrasyonel, hissî davranış ve zihin kalıplarının, her şeyi tıkayan, insanın ufkunu, hareket alanını fena halde daraltan fâsit bir dâirenin hükümfermâ olduğu traji-komik bir ortamda, hiç olmazsa bir takım ilkeleri önemseyip ilkeli hareket etmeye özen ve çaba göstermek elbette ki önemsenmesi gereken bir davranış biçimidir.

Umarım, Sezer'in ilkeliliği banal, sıkıcı bir kuralcılığa, dolayısıyla statükoculuğa, dolayısıyla kralcılığa dönüşmek zorunda kalmaz.

Türkiye'de siyaset, idare-i halk, idare-i vatan veya idare-i ülke sanatı değil, idare-i maslahat cambazlığıdır; yani statükoculuktur. İç politikaya da, dış politikaya da hâkim olan budur. Yani tavşan kaç, tazı tut oyunudur: Tavşan kaçacak, tazı da tutmasını bilecek ve işler tıkırında gidecektir!

Oysa statükoculuğun Türkiye'de her şeyi tıkadığını ve dinamizmimizi bitirdiğini görmemiz gerekiyor.

Ülkedeki siyasî partiler, bu hastalıklı / patetik halet-i ruhiyenin kendini en iyi gösterdiği yerlerdir. En tepedeki siyasetçilerden medyatörlere kadar, herkes partilerin statükonun temsilcisi, sözcüsü ve üreticisi kurumlar olmasını istiyor! Pes doğrusu!

Refah Partisi, iç ve dış statükonun temsilcisi, sözcüsü ve üreticisi bir parti olmadığı için kapatıldı. Aynı şey, DEP için de yapıldı.

Oysa statükoculuk, söyleyeceği bir şeyi olmamak, dolayısıyla kralcılıktır; mevcut kralların hükmüne boyun eğmekten kolay kolay kurtulamama hali demektir.

Kral millet, krallarını çıkaracak

Ancak bu durum, tarih yapmış bir millet için bir züldür. Tarih yapmış bir millet, alâkasız, kelalâka, hele de dostluğundan-düşmanlığından emin olmadığı krallara boyun eğmez, eğemez: Kral odur çünkü. Modern tarih boyunca Avrupalıların handiyse dünyanın tümünü sömürgeleştirdikleri bir zaman diliminde, sömürgeleştirilmeyen, başkalarının boyunduruğu altında yaşamamak için Yemen'den Kafkaslar'a, Kuzey Afrika'dan Balkanlar'a kadar varolma, varlığını yitirmeme savaşı veren tek millet olduğunu dünya âleme kanıtlamış bir millet, kral değil de nedir ki!

Kral bir milletin, statükoculuğa, başka krallar için kralcılık yapmaya mahkûm edilmesi elbette ki düşündürücüdür.

Böylesi bir ortamda, ülkedeki tüm diğer siyasî partiler statükoculuk ve kraldan çok kralcılık yarışı sergilemek için çaba gösterirken Fazilet Partisi'nin statükoculuğa primitif şekillerde de olsa direnmesini yadırgayan hatta "neden sen de kralcı/statükocu olmuyorsun?" diye çırpınıp duran tuhaf insanlarla karşılaşmak hiç şaşırtmıyor insanı; sadece düşündürtüyor.

Fazilet içinde kralcılığa başkaldıran kişi Tayyip Erdoğan ve ardından da Abdullah Gül oldu.

Fazilet Kongresi'nde de gördüğümüz gibi, Fazilet'in içini de aşarak hem ülke genelindeki, hem de bölge genelindeki kralcılıklara direnense Numan Kurtulmuş oldu. O ilkel kongreye "fazla" bir adamdı Kurtulmuş. Ama nedense, Fehmi Koru'dan Ahmet Taşgetiren'e ve Yeni Şafak'a kadar hiç kimse Numan Kurtulmuş'un o kısa ama önemli konuşmasını görmedi.

Anlaşılan o ki, Sezer, kralcılık yapmayacağını ima etse bile ülkede kralcılık hâlâ geçer akçe. Oysa bu, tarih yapmış kral bir milletin çocukları için bir zül değil mi!

Ama ben, tarih yapmış kral bir milletin kralcılara sonsuza dek teslim olabileceğine ihtimal veremiyorum. Çünkü tarihin (işleyiş) mantığına da, Allah'ın adaletine de terstir bu.


11 Kasım 2002
Pazartesi
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED