|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İsmet İnönü'nün, Seha Meray'ın "Lozan-Tutanaklar Belgeler" kitabının başına yazdığı değerlendirmede şu mealde bir görüşü yer alır: "Çağın başında imzalanan birçok anlaşma değişti. Lozan ise üzerinden bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen değişmedi. Bu da Lozan'ın ne kadar sağlam bir anlaşma olduğunu gösterir." İnönü'nün, bu değerlendirmeyi, Lozan'ın Türkiye için de iyi bir anlaşma olduğunu vurgulamak için yaptığında kuşku yok. Belki, Sevr'den sonra Lozan'ın, bir Türkiye varlığına vücut verme açısından gerçekten önemli olduğunu düşünmek de mümkün. Ancak, "Acaba Lozan Türkiye için ideal şartları mı getirmişti?" sorusunun da tartışılabilir bir yönü olduğunu söylemek lazım. Burada şu iki soru zihin açıcı olabilir? -Acaba Lozan'da masaya daha güçlü otursaydık, böyle bir anlaşmayı mı imzalardık? (Lozan'da Misak-ı Milli sınırlarından taviz vermek Büyük Millet Meclisi'nde neden büyük tartışmalara sebep oldu?) -Daha sonraki zamanlarda Lozan'ın değişmemesi, onun Türkiye için de ideal şartları sağlamış olmasından mı ileri gelmiştir, yoksa Lozan'ı değiştirme gücüne sahip olamayışımızdan mı? (Güç kullanabildiğimiz veya uluslararası konjonktürün müsait hale geldiği ortamlarda -Kıbrıs ve Boğazlar Statüsü gibi- Lozan şartlarını değiştirdiğimiz de bir gerçek) Bize göre doğru olan şu: Lozan statüsü, o statüyü oluşturan, başta İngiltere olmak üzere, dönemin etkin güçlerinin çıkarlarına uygun olduğu sürece devam etmiştir. (İsrail'in devletleşmesi de o statünün etkin güçler inisiyatifinde devreye sokulmuş artısıdır) Lozan'da resmileşen Ortadoğu statüsünün ana çizgileri şöyledir: -Parçalanmış, merkezi büyük gücü kalmamış bir İslam coğrafyası. -Sun'i devletçikler. -O devletçiklerde Batı güdümünde sömürge-yarı sömürge statüsü -Türkiye ile bu yeni kurulan devletçikler arasında mesafeli ilişkiler, hatta soğukluk. -Türkiye'de İslam dünyası ile İslam eksenli ilişki kurmanın güvenliğini tehdit edeceği endişesi... -Cetvelle çizilmiş sınırlar sebebiyle gergin sınır ilişkileri... -Tüm bölgeye yaygın derin bir Batı kontrolü. (Sistemleri, yönetim kadrolarını güdümleyen bir murakabe) Bu statü, bugünlere kadar geldi. Bu coğrafyada bağımsızlaşmalar, bilinçlenmeler, 1960'lardan sonra, mevcut statüyü sorgulama dönemini başlattı. Bu, Batı'nın yürütegeldiği sömürge yapısını da sorgulamak demekti. Bilinçlenme sürecinde İslam'la yeniden buluşmanın belirgin bir etkisi olduğunu da vurgulamak lazım. Bu gelişme zaman içinde bölgeyi paylaşan İngiltere - Amerika konsorsiyumu tarafından "tehdit" olarak algılandı ve gündeme "Yeni dünya Düzeni" arayışları çerçevesinde "Bölgenin yeniden yapılanması" girdi. İran Devrimi, Körfez Krizi, Sovyetler'in dağılması, NATO'nun yeni misyonu, köktendincilikle mücadele, 11 Eylül vs... Amerika-İngiltere konsorsiyumunun bölgeye Lozan düzenini restore eden yeni bir statü arayışının işaret taşları oldu. İşte bugün, yanıbaşımıza kadar gelen ve Türkiye'yi toprak tedirginliği noktasına sürükleyen gelişmeler, aslında çok geniş bir yeniden yapılanmanın uzantısı... Olayların ana mecrasını Amerika-İngiltere konsorsiyumu belirlemek istiyor. Türkiye tedirgin, çünkü bir yandan bu etkin güçlerle iyi geçinmek zorunda, bir yandan da bu güçlerin nihai hedeflerinden emin değil. Türkiye tedirgin, çünkü şartlardan en azından olumsuz etkilenmemek için ne kadar güç kullanabileceğini kestiremiyor. Lozan'da oluşturulan statünün ana karakteri bir, bu coğrafyanın parçalanması, iki Türkiye ile bölge toplumlarının arasının açılması idi, demiştim. "Yeniden düzenleme" girişimi de, bir yandan coğrafya ile oynuyor, bir yandan da Türkiye'ye karşı bölge toplumlarında yeni öfke birikimleri oluşturmaya çalışıyor. Türkiye, Lozan sonrasında, etkin güçlerle oluşturulan statüyü değiştirme yolunda girişimlerde bulunmaktan kaçındı. Bölge, riskli alandı ve hep geride durmayı tercih etti. İslam ile ilişki de, riskli bir ilişki olarak görüldü hep. "Batılılaşmış" bir ülke olabilmek ona yetecekti. Ama zaman içinde Batı ile problemler yaşandı, İslam dünyası ile entegrasyon imkanları arandı. Bütün bunlar, korku ile ümit arasında seyrettiği için, Türkiye, ne kokar ne bulaşır bir dış politika izliyor göründü. Bugün bölgedeki küçük manipülasyonların bile, Türkiye'yi ne kadar derinden sarsacağına şahit oluyoruz. Filistin bizim içimizde yaşıyor, Kuzey Irak'ın bir parçasıyız. Ya da tersi, Türkiye Filistin'den okunuyor, Kuzey Irak üzerine gölgemiz düşüyor. "İslam dünyasının sorunlarının dışındayız" demek, hiçbir gerçekliğin ifadesi değil. "Amerika-İsrail-Türkiye- İngiltere" ekseni de, toplumumuzun yüreğinde bir karşılık bulmuyor. Ne Araplar'dan kopabiliriz, ne Kürtler'den... Kâbe'den bir taş düşse, yüreğimizin bir damarı kopar. Mescid-i Aksa, tüm Türkiye için bir ağıttır. Halepçe'deki Kürt kırımına hep birlikte yandık. 11 Eylül, Afganistan'ın bombalanmasını hiçbir zaman meşrulaştırmadı... Resmi statülerin koyduğu mesafeler, gerçekçi olmadığı için, sorunlar eksik olmuyor. İşin içinden çıkmakta zorlanıyoruz. "Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye o dünyada yerini alır" diyen bu tedirginliği yaşayan İnönü idi... Mart ayında Harp Akademileri'ndeki toplantıda MGK Genel Sekreteri seslendirdi İnönü'nün sözlerini aradan belki 40 yıl geçtikten sonra... Bunlar zihni med ve cezirlerimiz... Sorun var... Lozan'dan bu yana tüm bu coğrafya ayı ile yatağa girmiş insanın dramını yaşıyor... Türkiye de reel-politik diye etkin güçlere yakın durmayı tercih ediyor. Etkin güçler, bu role soyunan başkaları ile de aşna-fişne olduğunda ise Türkiye'nin başı ağrıyor. Zor mesele... Türkiye her şeyi bir kere daha ve yeni açılımlarla değerlendirmek zorunda... Bunun adı Ortadoğu'ya yeniden bakmak olmalı... Bu konuya bakmaya devam edeceğiz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |