T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Atatürk'te federasyon fikri ve Kerkük...

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Milli Mücadele'nin 'merkez karargahı' olarak 23 Nisan 1923 tarihinde açıldı. Bir gün sonra yani 24 Nisan 1920'de ikinci gününde dördüncü oturumu 'gizli' olarak yapıldı. Bu 'gizli oturum'da Meclis zabıtlarının diliyle Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne söz verildi...

Milli Mücadele'nin lideri Türkiye ile birleşmek isteyen Suriyeli ve Iraklılarla temasları hakkında bilgi veriyordu. "Suriye halkı ve Irak halkı yani Arabistan 1914 tarihinden evvel aynı hudut dahilinde bulunduğumuz zamanlarda cümlemizce malumdur" dedi, Arapların, bağımsızlık gayesiyle İngilizler ve Fransızların peşine takılarak hayal kırıklığına uğramış olmaktan ötürü yeniden Türkiye'ye yanaştıklarından söz etti.

Zabıtlara göre şöyle konuştu: "Her halde Suriyeliler her hangi bir devleti ecnebiye ile münasebetinin kendileri için binnetice esaret olacağına kani oldular. Bundan dolayı bize teveccüh ettiler. Bizim bilmukabele gösterdiğimiz şekil şundan ibaret idi. Dedik ki, artık hududu millimiz dahilinde bulunan menabii insaniyeyi (insan kaynakları) ve menafii umumiyeyi (genel çıkarları) hududumuzun haricinde israf etmek istemeyiz. Fakat ittihat, kuvvet teşkil edeceğinden bütün alemi islamın manen olduğu gibi maddeten de müttefik ve müttehit olmasını şüphe yok ki büyük memnuniyetle karşılarız ve bunun içindir ki bizim kendi hududumuz dahilinde müstakil olduğumuz gibi, Suriyeliler de hududu dahilinde ve hakimiyeti milliye esasına göre müstenit olmak üzere serbest ve müstakil olabilirler. Bizimle itilaf veya ittifakın fevkinde bir şekil ki federatif yahut konfederatif denilen şekillerden biriyle irtibat peyda edebiliriz."

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri yani yıllar sonrasının Kemal Atatürk'ü şöyle devam etti: "Irak'a gelince: Irak İngilizlerin muamelatı ahalii islamiyeyi fevkalade dilgir etmiş oldu. Biz, kendilerine temas aramadan evvel onlar bizimle temas aradı ve alelitlak eskisi gibi Osmanlı memleketinin cüz'ü olmayı kabul ettiler. Fakat biz onlara karşı Suriyelilere söylediğimiz noktai nazarı söylemekten başka bir şey yapmadık. Ettiğimiz kendi dahilinizde kendi kuvanızla kendi mevcudiyetinizle müstakil bir Devlet olunuz. Biz, her şeyden evvel istiklalimizin teminine çalışıyoruz. Ondan sonra birleşmemiz için hiç bir mani kalmaz ve Musul havalisinde Bağdat'ta ve sair bir çok yerlerde... bu gün dahi eşkali zahiriyesi ne olursa olsun gerek Iraklıların ve gerek Suriyelilerin bu iki mıntıkadaki dindaşlarımızın kalpleri bizimle beraberdir. Eğer bundan sonra esbabına tevessül edilirse bunlardan azami istifade etmek mümkündür..."

Buradan ne anlıyoruz? Atatürk'ün, Türkiye'nin bağımsızlığının ardından, Irak ve Suriye'nin de bağımsız olması kaydıyla; Türkiye-Irak-Suriye arasında bir 'federasyon' ya da 'konfederasyon' tasavvur ettiği...

Milli Mücadele'nin liderinin bu tasavvura sahip olduğu sırada, 'Batı yönelimi' de elbette aynen durmaktaydı.

Dolayısıyla, 80 yıl önceki tasavvur, Ortadoğu'nun geleceğinde bu ülkelerin alacağı şekil ve Türkiye'nin elde edeceği yeni konumla birlikte (Irak ve Suriye'de demokratik rejimlerin kurulması ve Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği halinde) 'küresel dünya'nın 'parametreleri'ne göre yeniden imkan dahiline girebilir. İlla 'konvansiyonel' anlamlarıyla 'federasyon' ya da 'konfederasyon' olmasa bile...

Buradan çıkartacağımız bir başka sonuç, Türkiye'nin 'tarihi, coğrafi, beşeri, iktisadi, ticari ve kültürel' nedenlerden ötürü Irak'la bir tür 'kader ortaklığı'na sahip oluşudur.

Bu arada unutulmaması gereken, Atatürk'ün 'federasyon' ya da 'konfederasyon partnerleri' olarak Irak ve Suriye'den söz ederken, Arapları kastetmiş olmasıdır. Çünkü, konuşmanın yapıldığı tarih, 24 Nisan 1920. Irak'ın o dönemde de Kürt çoğunluklu kuzeyi, yani Musul Vilayeti (bugünkü Kuzey Irak) Misak-ı Milli sınırları içindedir ve Atatürk'ün tasavvurunda eğer Türkiye Cumhuriyeti varsa, Musul Vilayeti'ni de kapsamaktadır.

Nitekim, Musul sorunu, 1923'te Lausanne'da halledilmemiş tek konu olarak kalmıştır ve Lausanne'ın hemen ardından Cumhuriyet ilan edildiği vakit askıda kalmaya devam etmiştir.

Bunun, bugün için bir anlamı var mı?

Evet. Kuzey Irak, Türkiye'nin ilgi alanı içindedir ve bölgenin geleceği Türkiye'nin gelecek tasavvurundan kopuk ve bağımsız düşünülemez. Çünkü, Kuzey Irak, Türkiye'nin Güneydoğu'sunun 'tarihi, coğrafi, beşeri, iktisadi ve kültürel devamı'dır. Dolayısıyla, orada bir 'bağımsız Kürt devleti'nin 'tarihten gelen meşru temeli' yoktur.

Kaldı ki, Türkiye'nin yanısıra İran ve Suriye'nin ve tüm Arap Dünyası'nın, bu arada Irak'ta 'rejim değişikliği'ni sağlama gücündeki tek 'dış aktör' Amerika Birleşik Devletleri'nin karşı olduğunu deklare ettikleri bir oluşumdur. Dahası, bu oluşumu sağlayabilecek konumdaki Irak Kürt liderleri Mesut Barzani ve Celal Talabani, böyle bir amaç gütmediklerini her vesileyle –bir Realpolitik gereği olarak- vurgulamaktadırlar.

Kuzey Irak'ta bir 'bağımsız Kürt devleti'ni mümkün kılabilecek yani ona 'ekonomik alt yapı' sağlayabilecek olan Kerkük, yani Kerkük çevresindeki petrol havzaları. Molla Mustafa Barzani yıllarca Kürt bölgesinin merkezi için Kerkük'ü bu nedenle istemiş, Bağdat hükümetleri bu nedenle bu isteğe –diğer her türlü isteğe yanaştıkları halde- yanaşmamışlar ve her Bağdat-Kürt uzlaşma girişimi ve imzalanan anlaşmalar, bu yüzden yürümemiştir. Barzani ve halefleri (oğlu Mesut ve Celal Talabani), ABD tarafından desteklenmiş olmakla birlikte, bu taleplerine Washington'dan destek elde edememişlerdir.

Ayrıca, 1975'ten bu yana geçen süre içinde, Kerkük'ün demografik yapısı da tepeden tırnağa değişmiştir. 1957 nüfus sayımında Kerkük şehrinin çoğunluğu Türkmen, vilayet sınırlarında çoğunluk ise Kürt idi. 1975'te iç savaşın Kürtlerin yenilgisiyle sonuçlanmasının ardından Bağdat hükümeti Kerkük vilayetini darmadağın etti. Kalar, Kifri, Şamşamal, Tuzhurmatu gibi çevresi Kürt, merkezleri Türkmen büyük ilçeleri Kerkük'ten alınıp, Süleymaniye, Divaniye ve Selahaddin adını alan Saddam'ın Tikrit vilayetine bağlandılar.

Şehirde amansız bir Araplaştırma politikası uygulandı. Bunun neticesinde, Irak Türkmen nüfusunun çok büyük bölümü, Kürt çoğunluklu Kuzey'de değil, Saddam'ın egemenliğinin devam ettiği 36. paralelin altındaki bölgede kaldı.

O yüzden, Türkiye'nin Türkmen haklarına ilişkin taleplerinin adresi, Kuzey'deki Kürt liderler olmaktan ziyade Saddam'a ya da Arap yöneticilere yönelmek zorunda.

ABD'nin BM Güvenlik Konseyi marifetiyle, 1991'de Kerkük'e 'uçuşa yasak bölge'nin yani 36. paralelin altında bıraktırması da hiçbirşey anlatmıyor mu?

Kerkük'süz 'bağımsız Kürt devleti' Kuzey Irak'ta kurulamaz. Kerkük'ü, münhasıran Kürtlere teslim edecek 'yerel, bölgesel ve uluslararası' bir 'irade' ise ortada yok.

Ancak, sadece Kuzey Irak'ın değil, Irak'ın tümünün Türkiye'nin ilgi alanında olduğuna dair elimizde bir 'Atatürk referansı' var...


18 Ekim 2002
Cuma
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED