T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
İslam ve Demokrasi (2)

Neşe Düzel'in, Prof. Dr. Murat Çizakça ile yaptığı röportajın tahlil ve tenkidine devam ediyoruz.

"N.D.- Bütün kamuoyu yoklamaları AKP'yi birinci parti gösteriyor. Dindar demokratlar Türkiye'de iktidara gelebilir mi? Yoksa '28 Şubat' hayaleti Ecevit'in dediği gibi, dirilmek için bahane mi arıyor?

M.Ç.- AKP'nin laiklerle uzlaşması lazım. Eğer insan haklarına daha saygılı, daha demokrat olabilirse, bu, onu laiklerle anlaşmaya götürür. O zaman iktidarda kalır. Ama laikleri dışlarsa iktidarda kalması için hiç ümit yok. O zaman yeni bir 28 Şubat daha yaşarız."

Çatışmanın, baskın faktör olarak ideolojiye dayandığı kanaatinde değilim; çatışmanın temel faktörü kurulu düzen ve bu düzende oluşmuş ekonomik, siyasi ve sosyal iktidardır, çıkardır; kavga bu iktidarın el değiştirmesi üzerinde kopmaktadır. İktidarın el değiştirmesini engellemek isteyen çıkar grupları bunu demokratik yoldan yapamayacaklarını anlayınca iç ve dış güçleri harekete geçiriyorlar; meşrulaştırma ve tahrik için de ideolojiyi kullanıyorlar.

AKP ve SP insan haklarına öncelik verdiklerini ve laikliği, demokrasiyi Batı'daki anlayış ve uygulamalara uygun/yakın hale getireceklerini açıkça ifade ediyorlar. Radikal laikler (veya laikliği kullananlar) ise "anlaşmaya" (bize göre karşı tarafa da iktidar hakkı tanımaya) yanaşmıyor, ihtimallere, hatta vehimlere dayanarak suyu yokuşa sürüyorlar.

Laiklerle anlaşmadıkları takdirde -ki, laiklerin tutumu ve amaçları yüzünden bu mümkün gözükmüyor- tekrar 28 Şubat yaşanacağını söylemek, Türkiye'de demokrasiden ve hukuk devletinden ümit kesmek, antidemokratik gericiliğe teslim olmak demektir. Gerçek aydınların tavır ve ifadeleri işte bu gericiliğe karşı mücadeleyi yansıtmalıdır. İlkelerde anlaştıktan sonra belli bir laiklik anlayışında anlaşamayan, uzlaşamayan partilerin iktidar şansını millet iradesi belirlemelidir; birine dur, diğerine geç diyen demokrasi dışı müdahale güçleri var oldukça demokrasi ve çağdaşlık iddiası aldatmacadan ibaret kalır.

"N.D.- 28 Şubatçıların iddia ettiği gibi, tam demokrasi, radikal İslam'ın iktidara gelmesi için tehlikeli ortam mı yaratır? Yoksa tam demokrasi, aslında radikal İslam tehlikesini aşmamıza yardımcı mı olur?

M.Ç.- Aşmamıza yardımcı olur. Demokrasinin Türkiye'de gerçekleşebilmesi için laiklerle dindarlar uzlaşmak zorunda. Bu uzlaşma olmadığı için Türkiye'nin başı hiç dertten kurtulmadı ve bu ülkeye tam demokrasi gelemedi. Bu konuda iki taraf da tavizler verecek. Dindarlar iktidara geldikleri taktirde demokrasiye sadık kalacaklarını, diktatörlük kurmayacaklarını ortaya koyacaklar. 'Bizim derdimiz devleti ele geçirmek, orduda, poliste kadrolaşmak değil' diyecekler. Laik kadınların, Atatürk reformlarıyla kazandıkları hakları paket halinde kabul edip, bu hakların İslami olduğunu söyleyecekler."

Geçen yazımda Müslüman'ın "taviz vermesi"nin meşru anlamını açıklamaya çalışmıştım. Müslüman inandığına, doğru bildiğine uymayan, aykırı olan bir hükmü ve uygulamayı benimseyemez. İçinden benimsemediği halde uygulamaya rıza gösterirse, katlanırsa bu, ya taktik gereğidir veya güçsüzlüğün ortaya çıkardığı zaruret hükümdür/gereğidir.

Laiklerin bazı taleplerini kabul etmek, yapılan yorum ve ictihad sonucu "İslam'a uygun olduğu" kanâat ve inancına dayanıyorsa bu takdirde tavizden söz edilemez, taleplerin ve çözümlerin örtüşmesinden söz edilebilir.

"Dindarlar iktidara geldikleri taktirde demokrasiye sadık kalacaklarını, diktatörlük kurmayacaklarını ortaya koyacaklar" deniyor; sözü edilen parti olsun, diğerleri olsun bunu hep söylüyorlar. Demokrasiyi diktatörlüğün karşıtı bir kurum ve kavram olarak kullanıyorsak zaten İslam'a göre de bu partilerin vaatlerinde bir problem yoktur; İslam diktatörlüğe karşıdır.

"Bizim derdimiz devleti ele geçirmek, orduda, poliste kadrolaşmak değil diyecekler" deniyor; iktidar bütün taraflar için devleti ele geçirmek ve orduda, poliste kadrolaşmak değilse, böyle yapılmıyorsa dindar demokratların da öyle yapmaması tabîîdir; daha önce yanlış uygulamalar yapılmış ise bunları temizlemek, demokrasinin gereklerini yerine getirmek de yeni iktidarın icraatlarından biri olmalıdır. Bütün tarafların bir devleti vardır, bu devletin organlarında, farklı inancı, dünya görüşü, siyasi tercihi olan vatandaşların görev yapmaları, istihdam edilmeleri de bir insan ve vatandaş hakkıdır; yanlış olan, devlet otoritesini/gücünü/yetkisini taraflı olarak kullanmak, kendi siyasetine alet etmektir.

"Laik kadınların, Atatürk reformlarıyla kazandıkları hakları paket halinde kabul edip, bu hakların İslami olduğunu söyleyecekler" deniyor; aslında "laik kadın" olmaz, laik devlet olur. Laik devletin kadınlara verdiği hakları bütün kadınlar kullanabilir; istemezse de kullanmaz. Bu hakları, yukarıda "taviz" kavramını açıklarken verdiğimiz çerçeve içinde kabul etmek, uygulamak başkadır, İslamî olduğunu söylemek başkadır. Bir hakkın, fiilin, inancın... İslâmî olup olmadığını söylemek, bu konuda hüküm vermek, değerlendirme yapmak siyasi partilerin, grupların işi değildir. Bu iş İslam âlimlerine ait bir iştir, onların selahiyet alanına girer. Bir dinin alimlerine, inananlarına belli bir inancı, hükmü, anlayışı dayatıp "bunun İslâmî olduğunu söyleyeceksiniz" demek, "insan hak ve özgürlüklerine, laikliğe, demokrasiye aykırı olan tavır" işte budur.


6 Eylül 2002
Cuma
 
HAYRETTİN KARAMAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED