AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

Y A Z A R L A R
Siyaset, zihniyet, YSK

Hiçbir şey insanı siyaseti, devleti ve toplumu düşünürken "zihniyet çıpası"ndan koparmaya yetmiyor.

Ataerkil bir zihniyetin, merkeziyetçi bir siyasi yapının egemen olduğu bir düzende, "fikir ve çıkar" arasındaki ölümcül çelişki pek kolay aşılamıyor. Çıkarın, fikri araç haline getirilmesinin önünde pek durulamıyor. Güç merkezlerinin fikir ittifaklarından değil, çıkar ittifaklarından oluşması kaçınılmaz oluyor.

Türk siyasal sistemi, Osmanlı'dan bu yana bu ölümcül çelişkinin içinde debelenip durur.

Sorun gücün tanımıyla, güce yönelik beklentiyle ilgilidir, aslında. Gücün değiştiren değil; kollayan, devlette yığılı nemaları nimet halinde dağıtan tasavvuruyla ilgilidir.

Belki bunun içindir ki, Türkiye'de çok partili düzen, gerçek anlamda "çoğulcu" bir yapıyı gündeme getirmemiş, bu nemaları yeni gruplara dağıtan "ara bayiler"in sayısının artamasından, yani siyasi partilerin "çoklaşması"ndan ibaret kalmıştır.

Mesele, devletin toplum tasavvuruyla, toplumda yarattığı beklentiyle ve siyasete hareket kabiliyeti son derece sınırlı, değiştirme gücü yok denecek kadar az, dar bir alan bırakmasıyla yakından ilgilidir.

Nedenler az çok belli…

Belki sonuçlar daha önemli.

Önemli çünkü, bu ölümcül çelişkinin en önemli sonucu, bu ülkede siyaset ve siyasetçinin "cemaat anlayışı"ndan "toplum anlayışı"na hâlâ geçememiş olmasıdır. Başka bir deyişle kim ne derse desin, bu ülkede siyasetçinin hâlâ toplum tasavvuru yoktur. Yani, tüm toplulukları farklılıklarıyla ele alan, onların ortak paydasından, etkileşiminden hareketle tanımladığı bir tasavvur sözkonusu değildir. Bunu, yeknesak ve muğlak bir bütünü ifade eden "millet" kavramıyla ya da farklı olanı yok sayan "milli irade" kavramıyla ikame eder siyaset ve siyasetçi…

Cemaatçi siyaset ise; köylü, kentli, sermayedar, İslamcı, Kürt, laik belli bir grubun kendi yaşam alanını diğer gruplar aleyhine genişletmesi üzerine, ilkeyi değil, gücü merkeze alan bir algı üzerine kuruludur.

Yaşam alanının genişletilmesi üzerine oturan politikalar, gücünü kaçınılmaz olarak, bir yandan cemaatin kendi iç yapısından diğer yandan bu cemaate aktarılacak imkan ve kaynakları denetleyen devletten alır. Sistemin özü, yapısıyla hiçbir şekilde ilgili olmayan; tersine onu olduğu gibi koruyup kendisine yontmaya çalışan kalkınmacı, devletçi, popülist siyasi söylemlerin, devlete endekslenen siyasi mücadelelerinin kökü de burada yatar.

Kurumlar da bu genel yapıdan azade değildir. Bu cemaat baskısının altında kalırlar, hatta kendileri de cemaatleşirler, devleti cemaat kılarlar.

Devlet organları bu temelde hukuk merkezli olmaktan daha çok siyasi merkezli eylemleri şiar edinmiştir, bu tür reflekslerle hareket eder.

Yüksek Seçim Kurulu'nun karşı karşıya kaldığı açmaz bir anlamda böyle bir açmazdır; siyasi reflekslerinden dolayı kendi eliyle ürettiği bir açmazdır.

Şimdi bu kurul şöyle ya da böyle yetkilerini aşmak ya da bir meşruiyet krizi yaratmak ikileminin karşısındadır.

Hukuku merkez almak demek toplumu dikkate almak, meşruiyetini toplumsal güçten almak demektir.

Türkiye, bugün bu nedenlerle istikrarı tehlikeyi sokacak, siyaseti tepeden dizayn etme niyetinde olanları heveslendirecek saçma sapan bir krizle karşı karşıya…

Kriz çözümü ne istikamette olursa olsun sıkıntı taşıyacak. Bu konuda imdada yetişecek olan yine toplumdur: AKP'nin Meclis sayısı ve arkasındaki seçmen desteği seçimli seçimsiz bu krizi dindirebilecek tek unsurdur.


1 Ekim 2003
Çarşamba
 
ALİ BAYRAMOĞLU
ALİ BAYRAMOĞLU


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED