|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
YÖK Başkanı Erdoğan Teziç, Zaman gazetesine konuşmuş... Hafiften nadim! "Darbe çağrısı yapmadım" diyor", "Sözlerim yanlış anlaşıldı. Bu hükümet bizim hükümetimiz." Tamam, yapmamıştır... Ama karizma sarsıldı bir kere ve saygıdeğer başkan Teziç kendisinde farklı meziyetler vehmedenlerin güvenini boşa çıkardı. Göreve geldiği günlerde çok olumlu şeyler yazılıp söylenmişti hakkında. Deniyordu ki: "Erdoğan Teziç diğerlerine benzemez; demokrattır, hukukun üstünlüğüne inanır ve de (bunu niye hatırlatma gereği duydularsa) eski bir sporcudur. YÖK'te yeni bir dönemin başlatıcısı olacaktır." Bir gazeteci büyüğümüz de aynen şöyle yazdı: "Çok ilkeli, çok dürüst biri. YÖK'ün başına getirilmiş en demokrat başkan." Ama, hiç kimse, şu "getirilmiş" nitelemesini kurcalamak istemedi. Buna, Hakkı Devrim üstadımız da gerek duymadı. YÖK'te yeni bir dönemin başlatıcısı olarak müjdelenen Sayın Erdoğan Teziç'in göreve geldikten ya da işte getirildikten sonra neler olduğunu hep birlikte gördük. Şunları gördük en azından: Türkiye'de (yazılı olmayan) ikili bir yönetim modeli vardır. Yönetme hakkı, "halkın seçtikleri"ne değil, (dolayısıyla) kendilerine "devlet iktidarı" adı verilen bürokratik azınlığa aittir. Teziç, bu (yazılı olmayan) ikili yapıyı "devlet iktidarı" ve "parlamento iktidarı" şeklinde tavsif ediyordu. Şu tür demeçler veriyordu örneğin: "Parlamenter sistemin, zayıf muhalefet karşısında iktidar-muhalefet dengesi bozulmuştur. Bu denge, devlet iktidarıyla parti iktidarı arasındaki dengeye dönüşmüştür." İktidar-muhalefet dengesinin nasıl kurulduğu YÖK Başkanı'nı ne ilgilendiriyordu? Muhalefetin boşluğunu demokrasi dışı güçler mi doldurmalıydı? Ne demek istiyordu Teziç? Türkiye gibi demokrasiyle sorunlu ülkelerde "iktidar-muhalefet dengesi"nin bizzat devlet iktidarı (bürokrasi) tarafından oluşturulduğunu "canlı örnekleriyle" biliyorduk, burada şaşırtıcı bir durum yoktu. Hatta, denilebilir ki, ülkemizde siyasal mücadelenin tarihi, devlet iktidarıyla parti iktidarı arasındaki mücadelenin tarihidir. İyi de, bütün bunlardan Teziç'e neydi? Uğraşacak başka işi yok muydu? Tamam, farklıydı; Hakkı Devrim üstadımızın da belirttiği gibi, selefi Gürüz'e hiç benzemiyordu; ama bu, üsluba ilişkin bir farktı ve teknik detaylara inildiğinde mesafe kendiliğinden kapanıyordu. YÖK'te yeni bir dönemin başlatıcısı olarak müjdelenen Sayın Erdoğan Teziç'in görev dönemi içinde başka ilginç şeyler de oldu: Emrindeki rektörler, Türkiye Cumhuriyeti'nin "seçilmiş" Başbakanına karşı, sistemli bir şekilde, "eleştiri sınırlarının da ötesinde aşağılayıcı, tahkir edici, küçük düşürücü" sözler sarfettiler ve açıkca "darbe çağrısı" yaptılar. "Sonu Menderes gibi olur" diyenleri mi ararsın, üniversitesinin 27 Mayıs'taki tarihsel şahlanışını tekrarlamak zorunda kalacağını söyleyenleri mi, etkili güçleri göreve çağıranları mı... Kendisi de benzer sözler sarfetmişti... Örneğin, Milliyet gazetesinden Derya Sazak'a verdiği mülakatta, "27 Mayıs belirtilerinin oluştuğunu, dolayısıyla hükümetin YÖK tasarısında ısrar etmemesi gerektiğini" hatırlatmıştı... Teziç, Zaman gazetesindeki demecinde, "egemenliğin kullanılması" konusundaki açıklamasına da açıklık getiriyor: "61 ve 82 Anayasası egemenliğin kullanılmasını yetkili organlara dağıttı. Egemenlik parlamentoya ait değildir, Türk ulusuna aittir. Kullanılması ise yetkili organlar eliyle olur." Doğru... Burada bir tartışma yok... Elbette egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur ve Türk ulusu egemenliğini yetkili organlar eliyle kullanır. Ama YÖK, egemenliği kullanan yetkili organlardan biri değildir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |