AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Savaş ve felsefe: Said Nursî ve Ludwig Wittgenstein (I)

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden tevarüs ettiğimiz ilim ve irfan mirasının kemmiyet ve keyfiyetine dair, değil sadece bu mirası önemsemeyenler nezdinde, ne ilginçtir ki önemseyenler nezdinde de "Moğol saldırıları ve Haçlı seferleri sebebiyle bu topraklarda düşünmenin köklü bir akamete uğradığı ve bu dönemler boyunca felsefe yapma (nazarî düşünme) imkânı bulun(a)madığı" şeklinde geçerlilik ve yaygınlık kazanmış olan bir kanaat var.

Masabaşı koşullarından yoksun bir ortamda insanların bilimle, felsefeyle uğraşamayacakları (=hasbî tefekkür) iddiasına bir de İmam Gazâlî'nin zaten daha önceden felsefe'ye vurmuş olduğu o öldürücü darbe (!), yani "psikolojik etki" eklenince, bu kanaat biri fikrî, diğeri askerî en az iki sebebe binaen kolaylıkla bir kaziye-yi müselleme haline geliveriyor. Malum olduğu üzere müsellemât, her ne kadar burhanî bilgi temin edemese de -her iki anlamıyla- efkâr-ı umumiyeyi temin etmeye yetiyor. Nitekim Hilmi Ziya Ülken'in (ilk baskısı 1933-1934 yıllarında yapılan) Türk Tefekkürü Tarihi'nden yaptığımız şu kısa alıntı, bu söylemi bir çırpıda özetlemektedir:

- İbn-i Sina'dan sonra Felsefe ve Mantık tedkikleri büyük bir inkişaf kazanmak üzere idi. Onun eserleri her tarafta okunuyor, tenkid ve şerh ediliyordu. Fakat bu inkişafı iki hadise durdurmuştur: Biri Gazalî'nin Kelâm sahasındaki hücumları, diğeri Cengiz istilası.

Gafletin bu kadarı ancak tahsille koyultulmuş olabilir. Binaenaleyh aynı tahsilin çarklarından geçmiş zekâların kolayca gerçekliğine inanıverdikleri bu masalın neredeyse birbirinin aynı olan versiyonlarını burada bir kez daha yinelemeye çalışmanın pek bir yararı olacağını sanmıyorum. Meselenin İmam Gazâlî'ye taalluk eden ciheti -yakında yayımlanacak olan- "Keşf-i Kadîm" adlı eserimizde yeterince ele alındığından, burada sadece "savaşın düşünmeyi ve fikir üretmeyi engellediği" şeklindeki iddiayla meşgul olmak istiyoruz.

Bir düşünelim bakalım, savaş hükmünü icrâ ederken felsefe yapılamaz mı, düşünce üretilemez mi?

Bu soru'nun dile getirilişinde mübhem taraflar var gibi. Çünkü "düşünecek veya düşünceyi üretecek olanların kimliği" nazar-ı itibara alınmamış görünüyor.

Düşünmenin ve düşüncenin kendisi bir yana, düşünenleri dikkate alarak soru'nun dibini itinayla eşeleyelim ve bu sefer biz soralım: "Savaşa bizzat katılanlar mı nazariyâtla ciddi surette meşgul olamaz" denmek isteniyor, yoksa "Nazariyatla meşgul olmak savaşa katılmasalar da savaşın etkilediği ortamlarda bulunanların harcı değildir" mi denmeye çalışılıyor?! Savaşın çokluk bir süreye, hem de uzun bir süreye yayıldığı ve çok farklı zeminlerde sürdüğü nazar-ı itibara alınırsa, üstelik bu sürecin ister istemez farklı yaşantılara farklı imkânlar tanıdığı ve hatta ilim talebelerinin mümkün mertebe cepheden uzak tutuldukları düşünülürse, bu soru, hakikatte neyi sormuş oluyor?

Bu nasıl bir savaş ki, nasıl bir savaş toplumu ki altı-yedi asır boyunca düşünmeyi uykuya yatırabiliyor?! Herhangibir toplumun ister savunma halinde olsun, isterse saldırı halinde olsun sürekli bir savaşın içine gömülmesi, nasıl olup da düşünmeyi böylesine uzun bir süre boyunca tatile çıkarabiliyor ve üstelik toplumun hiçbir kesimi için bu kaos, bu keşmekeş bir düşünme sebebi olamıyor, bir düşünme imkânı haline gelemiyor?! Oysa savaş, herşeyden evvel yoksulluk demek, yoksunluk demek, hepsinden önemlisi bir yönüyle ölümle karşılaşmak demek! Savaş durgunluğun değil, hareketin adı. Savaş, insanları ölüme götüren bir mekanizmanın bütün acımasızlığıyla hükmünü icra ettiği bir vasat. Savaş savaşacak insanları, savaşacak insanlar güçlü teşekkülleri, güçlü teşekküller ise bu teşekkülâtı sağlayacak teşkilâtları, yani bir devleti gerektirir. Devletler, hele hele büyük devletler ise düşünen zekâlara, yani uğrunda savaşılacak büyük düşüncelere ihtiyaç duyarlar. Düşünmenin esas itibariyle teşekkülâta da, teşkilâta da ihtiyacı olmaz. Düşünme soruna ihtiyaç duyar, soru sorar; varsa sorunlara, sorulmuşsa sorulara cevap arar. İşbu vasat, aklı ve düşünmeyi harekete geçiremiyorsa, düşünme yola düşmek için acıdan, ızdırabdan başka sahiplerinden ne bekleyebilir?

Savaşın olmadığı bir dönem mi var insanlık tarihinde? Düşünelim bakalım, düşünme hangi durumda, hangi savaşsız ortamlarda harekete geçmeyi başarabilmiş?! Düşünme tarihin hangi dönemlerinde, hangi coğrafyalarında susmak zorunda kalmış? Batı coğrafyasında mı? Adlarını sıralamanın marifet addedildiği Batılı düşünürler, savaşın ateşinin düşmediği sâkin beldelerde mi eserlerini vermişler? Sanırım söylemek bile gereksiz; işaret ettiğimiz varsayımların sahipleri sadece yoku var saymaya çalıyorlar; evet sadece var-sayıyorlar.

Ahlâk kitaplarının ahlâksızlığın en yaygın olduğu dönemlerde yazıldıkları gibi, hakikî düşünceler de, hakikî sanat eserleri de düşünceye ve sanata en çok ihtiyaç duyulan zamanlarda, yani savaş ortamında, yani kaosun tam da ortasında ortaya çıkarlar. Savaşçılar düşüncelerin önünü tıkadıkça düşünme de ister istemez varlık sahasını adımlamaya ve topluma düşüncelerini açıklamaya çalışır. Bu, bir tür düşünen insanın kendini koruma güdüsüdür.

Bu vesileyle I. Dünya Harbi'ne katılmış biri doğulu, diğeri batılı, çağdaş iki dil-mantık ustasının ikisi de bugün birer klasik haline gelmiş eserlerini, üstelik cephe gerisinde filan değil, bizzat cephedeyken, hem de ölümün nefesini enselerinde hissederlerken yazdıklarını hatırlatmak istiyorum. İlki Said Nursî'nin (1876-1960) eser-i muhalledi "İşarat'ul-İ'caz"ı, diğeri Ludwig Wittgenstein'ın (1889-1951) "Tractatus Logica-Philosophicus"u.

İnanın seyretmeye değer!


12 Haziran 2004
Cumartesi
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED