|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
'AB'nin bahanesi kalmadı...'
Bu yazıyı yazmaya başlarken bir yandan da "ah" çekiyoruz... "Ah, diyoruz, şu Türk gazetelerinin internet versiyonlarının tarihi biraz daha eskiye, mesela dört DEP milletvekilinin enselerinden tutulup itile kakıla cezaevine götürüldüğü 1994'e kadar uzansaydı" diyoruz... O günlerde hangi manşetleri attıklarına bakıp, o manşetleri bugünkü "tahliyeler çok iyi oldu" haberleriyle kıyaslamak, ne kadar güzel olurdu... Fakat hiç bu kıyaslamayı yapmadan bile basındaki "tahliye bayramı"nda tuhaf bir tarafın bulunduğunu sezmemek mümkün değil. İnsan bu sezginin üzerinde biraz düşününce anlıyor nedenini: Türkiye'nin "özgürlük-baskı" terazisinde böylece "özgürlük" kefesine yüklüce bir ağırlığın eklenmiş olmasından gelmiyor bu sevinç... Şu başlıklara bakın bir: Akşam: "ŞİMDİ AVRUPA'YA BAHANE KALMADI... AB'nin son mazereti de gitti..." Tercüman: "ARTIK BAHANE KALMADI... Yargının bu kararıyla Türkiye, AB hedefine bir adım daha yaklaşmış oldu..." Hürriyet: "BAHANE KALMADI..." "Bahane" sözcüğünü kullanmasalar da Milliyet ("AB İÇİN ÖNÜMÜZ AÇILDI..."), Vatan ("AB'YE UYUM TAHLİYESİ..."), Zaman ("AB YOLUNDA DEP ENGELİ DE KALKTI") ve Radikal de ("AB YOLUNDA İKİ DEV ADIM") başlıklarını işin "AB" tarafından veren gazeteler... Yanlış anlaşılmasın, hiç kuşkusuz ortaya çıkan bu beklenmedik gelişmenin "Türkiye'nin AB yolculuğu"nu doğrudan ilgilendiren bir yanı var ve hiç kuşkusuz, işin bu yanı haberin önemli bir parçası... Fakat bu "parça"ya öyle bir abanmış ki gazeteler, kullandıkları başlıklara bakıp da "Demek AB'nin böyle bir talebi olmasaydı, ortaya çıkan ani gelişmenin ülke için 'iyi' bir şey olduğu kabul edilmeyecekti" diye düşünmemek imkânsız... (Yanlış anlaşılmamak için ekleyelim: Biz, bu "bütün"den çıkan "koku"dan söz ediyoruz... Yani: Bu habere ilişkin haberlerini aynı kategoriye yerleştirdiğimiz bazı gazeteleri tenzih ederiz...) Oysa ortada, bu ülkenin yazar çizerlerinin büyük çoğunluğunun "haksız" olduğunda birleştiği 10 yıllık bir uygulamanın haberi var... İşin bu tarafını öne çıkarıp "AB" meselesini tali bir unsur olarak işlemek daha doğru olmaz mıydı? Böyle yapan gazetelerimiz de var... Onların başlıklarını da aktararak bitirelim: Sabah: "ON YILIN ÖZETİ... Kürtçe yeminle başlayan süreçte hapse atılan 4 eski DEP milletvekili, Kürtçe yayının başladığı gün serbest bırakıldı..." Cumhuriyet: "DEP'LİLER 10 YIL SONRA SERBEST..." Yeni Şafak: "10 YIL SONRA AÇILAN KELEPÇE..." (A.G.) Meğerse 'Minareler süngümüz'ün gerçeği Çankaya'daymış!
Muhafız Alayı'nda görev yapanların nasıl seçildikleri, Alay Bandosu'nun sahip olduğu özellikler, Alay'da pişen yemekler, Alay'da dinlenme saatleri (...) gibi pek çok konu hakkında bilgi veriliyordu. Söyledimiz gibi söz konusu haber bol fotoğraflı olarak tasarlanmıştı... Bir tam sayfayı kaplayan bu haber içine yerleştirilen fotoğraflardan birisi özellikle ilgimizi çekti. Resimaltında şu bilgi veriliyordu: "Çankaya'daki 4 kilometrekarelik alanın içinde minaresi süngü şeklinde bir cami de var." Gerçekten de söylendiği gibiydi... "Modern" mimari örneği diyebileceğimiz bir cami ve onun hemen yanında "süngü" şeklinde bir minare... Bu fotoğraf bize ister istemez neyi hatırlattı dersiniz?! Neyi olacak, tabii ki ülkenin bugünkü Başbakanı'nın hayatından birkaç ayı cezaevinde geçirmesine neden olan şu ünlü "Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz" şeklindeki dizeyi tabii ki! Çankaya'da yerleşmiş olan Muhafız Alayı'nında görev yapanların hizmetinde olan caminin minaresi apaçık "süngü" şeklinde olsa da, kubbesi "miğfer" şeklinde değildi... Yani bir bakıma, Başbakan'a birkaç ay hapis cezasına mal olan dizenin ikinci bölümü eksikti... Başbakan'ın bir zamanlar bir meydan mitinginde yüksek sesle okuduğu şiirin söz konusu dizesi hakkında ne düşündüğümüzü şimdi sırası olmadığı için açıklamayacağız. Ama Çankaya'da karşılaştığımız bu "süngü minare" bizi bayağı şaşırttı ve şöyle düşündürdü: Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nın hizmetinde olan bu "süngü minare" herşeyden önce Cumhurbaşkanı'nın YÖK Yasası'nı "veto ederken" açıkladığı "gerekçeler"e uygun değil. Haksız mıyız, baksanıza "din" denilen olgu basbayağı, bırakın "toplumsal yaşamı", devletin "askeri yaşamı"nı bile doğrudan "etkiler" bir duruma gelmiş. Ayrıca, siz bu konuda ne düşünürsünüz bilemeyiz ama, "süngü" ve "minare"nin bu şekilde kaynaştırılması yerinde, doğru bir uygulama da değil. Çünkü ortaya basbayağı "militer bir cami" çıkmış ki, çok da ürkütücü... Neyse... Hürriyet'in haberinde ilgi çekici bir başka nokta da, Muhafız Alayı'nın "864 rakımlı tepeyi koruyan birlik" olarak sunulmasıydı.. Haberin bu yönü de bizi düşündürdü. Önümüzdeki haberi okurken Can Dündar'ın 27 Mayıs 1960 sabahı Çankaya'da Celal Bayar'ın başından geçenleri aktardığı yazısı aklımıza geldi. Üşenmedik ve bulup tekrar okuduk. Dündar olayı şöyle aktarıyordu: "(Celal Bayar) Pencereden bakınca çamların arasından tankları gördü. Namlularını kendisine çevirmişlerdi. Hemen balkona çıktı; Muhafız Alayı Komutanı'nın çağırdı: 'Kumandan Bey, bu tanklar niçin gelmiş? Muhafız Alayı'nda bunlardan var mı?' diye sordu. Kumandan, 'Hayır yok' cevabını verdi. Oysa vardı. Bayar, durumu öğrenmesi için Köşk kapısına bir üstteğmen yolladı. Üstteğmen az sonra döndü: 'Tankların başındaki yüzbaşı, Muhafız Alay Komutanı'nın emrine girdiklerini söylüyor' dedi. Bayar, yanındaki alay komutanına döndü. Her şeyi anladı. Kendisini korumakla görevli o albay da ihtilalcilerdendi." Görüyorsunuz, her geçen günün sonunda yeni bir şey öğreniyoruz... (K.B.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |