|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Laisizm, doktriner anlamı ile Pozitivist-Ateist ve Marksist bir anlam ve kavram çerçevelerini içerir. Bu anlayışa göre Comte ve Marx'ın da belirttiği gibi din insanlığın tarihsel serüveninde insanın, tabiat kuvvetlerinden duyduğu bir korkunun vs. ürünü olarak oluşan mistifikasyonlardan (hurafeler) ibarettir.
YÖK taslağı, haksız katsayı uygulamaları ve İmam-Hatip Lisesi mezunlarının eşit şartlar altında yarışarak, istedikleri fakülteye kayıt yaptırmasına kapı aralayan yasa tasarısının Meclis Eğitim Komisyonu'nun da kabul edilmesi ile maalesef laiklik tartışmaları,din eğitim ve öğretimi yine gündeme oturmuş bulunuyor. Öyle ki, bu milletin öz evlatları olan İmam-Hatipliler'in üniversiteye girmesini devletin temeline dinamit koymakla eş anlamlı olarak ele alan klinik düzeyde paranoya belirtileri gösteren akıl sağlığı bozuk sözde yazarlar bile çıktı sahneye. Hatta sürekli horladıkları bu milletin, özgür iradesi ile İmam-Hatipli bir bireyi Başbakan olarak seçtiği gerçeğini hiç umursamadan. Özellikle Batı tarihinde din eğitimi, laiklik, genel olarak sekülerleşme süreci çok sancılı geçmiştir. Teosantrik (tanrı merkezli) dünya görüşünden Humansantrik (insan merkezli) dünya görüşü inşa edilirken, Nicolas Machevelli'den J.Bruno'ya Galileo'dan Erasmus'a kadar birçok düşünür ve bilim adamı Kilise'nin baskıcı din anlayışından ve engizisyon mahkemelerinden elbette çok çekmiştir. Hatta Kant gibi zirve bir filozof bile, Prusya'nın dinsel dayatmalarından kendini kurtaramamıştır. Tabii bu tip dayatmalar, dini olmaktan çok, dinin iktidarın uygulamalarına meşruiyyet kazandırması amacına yönelik olarak İslam dünyasında da sıkça olmuştur. Ne yazık ki halen olmaya da devam etmektedir. Batı tarihinde bugünkü laiklik anlayışına, bilindiği üzere rönesans, reformasyon, aydınlanma, 1789 Fransız İhtilali, sanayi devrimi gibi sınıflandırılabilecek dönemlerden sonra uzun uğraşlar sonucu ulaşıldı. 'Laisizm'in tarifi, işlevi ve amacı Şüphesiz Türkiye'de teknik anlamda laiklik ile laisizm karıştırılan iki kavramdır. Hukukun üstünlüğüne dayanan, demokratik değerleri benimseyen, çoğulculuğa, fikir özgürlüğüne, din ve vicdan hürriyetine vurgu yapan, çağdaş devletlerde ve anayasalarda laiklik özellikle laisite: devlet aygıtının ve yasamanın dinin tahakkümünde olmamasını içerdiği gibi, aynı zamanda devletin hiçbir vatandaşın dinsel inancına, ideolojik ve etnik yapısına, kılık ve kıyafetine bakmadan, ona herhangi bir resmi ideoloji dayatmadan eşit durması ve yine eşit bir şekilde hizmet etmesi anlamına gelir. Oysa laisizm, doktriner anlamı ile Pozitivist-Ateist ve Marksist bir anlam ve kavram çerçevelerini içerir. Bu anlayışa göre Auguste Comte ve Karl Marx'ın da belirttiği gibi din insanlığın tarihsel serüveninde insanın, tabiat kuvvetlerinden duyduğu bir korkunun vs. ürünü olarak oluşan mistifikasyonlardan (hurafeler) ibarettir. Bundan dolayı din denilen olgu, bilim ve teknolojinin gelişmesi ile, Comte'un ünlü 'üç hal' kanununun ve determinist (zorunlu) yasaların bir gereği olarak kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Yani onlara göre laiklik din, fikir ve vicdan özgürlüğü olarak anlaşılamaz. Bu kavramdan maksat, tüm bir var oluşu sekülarize ederek kamusal alandan, mümkünse kozmik düzeyde din fenomenine bağlı olarak, metafizik anlam ve kavramları ortadan kaldırmaktır. Post-Modernizm'in Amerikalı Richard Rorty'nin de vurguladığı gibi amaç tüm hayatı kutsal olandan arındırmaktır. Kelimenin tam anlamı ile "Tanrıyı evrenden kovmaktır." İşte bu anlayış çağdaş demokratik ülkelerinde uygulanan laiklik değil, bir zamanlar SSCB de uygulanan ateist-laikiktir ki, bu bir ideoloji olarak, doktriner çerçevede yerini ve anlamını bulan laisisizmdir. Bugün İmam-Hatip Lisesi'ni bitirenlerin istedikleri fakülteye gitmek istemeleri karşısında Atatürk'ün arkasına sığınarak darbe çığırtkanlıkları yapanların gerçek laiklik anlayışları budur. Bunların bir kısmı meşhur Kırıkkanat gibi laiklikten anladıklarının tüm bir toplumu sekülarize ederek profanlaştırmak (dinsizleştirmek) olduğunu açıkça itiraf ederler. Ancak bir kısım medyanın, yazar, akademisyen, bilim adamı, sanatçı vs. kimlikleri ile hakikatin temsilcileri imiş gibi lanse ettikleri, köşe başını tutmuş zevat idare-i maslahat icabı açıkça milletin önünde değil, özel mahfiller hariç, laiklikten anladıklarının milleti tamamen tarihsel ve toplumsal değerlerinden, özellikle dini kimliğinden uzaklaştırarak köleleştirmek olduğunu gizlerler. Öyle ya, bu toplum ne de olsa mini eteklisi ile, tesettürlüsü ile son tahlilde Müslüman'dır; onun için dine açıktan sövmek, saldırmak geri tepebilir. Öyleyse ne yapmalı? Bunu bilim, çağdaşlık, laiklik ve 1938 sonrasında Atatürk'le bağlantısını kurmak çok güç olan Kemalizm adına yapmalı. Halbuki Mustafa Kemal Atatürk, laikliği böyle anlamıyordu. Orijinal yazılarına baktığımızda kadim bir gerçeğe işaret ediyor ve şöyle diyordu: "Dinsiz toplumların devamına imkan yoktur. Her fert dinini öğrenebilir; öğreneceği yer de okuldur". Yani radikal laisistlerin lanse etmeye çalıştıkları gibi Mustafa Kemal din karşıtı değil, tersine, dinin zorla bireylere dayatılmadığı, özgür bir zemine oturan din eğitiminden, özgür düşüncenin yaşayabildiği, çağdaş ve rasyonel temeli esas alan bir laiklik anlayışından yanadır. Çağdaş dünyada laikliğin özgürlükçü olarak uygulandığı ABD bırakın İmam-Hatipliler gibi din öğretimi almış ya da boynunda haçla dolaşan Hristiyan öğrencileri, bir Yahudi öğretim üyesi derse kipası ile girebilir ve hiç kimse de onun laik olup olmadığını, yahut bilim adamlığını sorgulayamaz; ta ki, kendi düşünce ve inanışlarını bilim adına öğrencilere dayatmadığı sürece. İşte gerçek laiklik budur. Yani demokratik ülkelerde bir bireyin hem dinini bilmesi, hem de aynı zamanda vali, kaymakam, hukukçu, mühendis, öğretmen, doktor vs. olması son derece doğaldır. Yoksa gerçekten hukukun üstünlüğünü esas alan anayasalarda dinlerini ve kültürlerini bilenler, inananlar kamusal alanda görev alamazlar şeklinde bir dogma varda biz mi bilmiyoruz? Ülkemizdeki Sovyetik laiklik uygulamalarını savunan zevat işi öyle bir noktaya getirdi ki, dini kamusal alanın dışına itmeyi bırakın, onlara göre tıpkı Nurullah Ataçí'ın savunduğu gibi dilin de dini kavramlardan arındırılması gerekir. Zira, onlara göre, bir öğrenci İmam-Hatip Lisesi'ne gitmese bile, günlük dilimize yerleşen helal, haram, iman, küfür, abdest, namaz, zekat, hac, cennet, cehennem, ahiret, kıyamet, vs. kavramlarla bile İslam'ı öğrenebilirler. Öyleyse dilimiz behemehal İslami kavram ve anlamlardan arındırılarak sekülarize edilmelidir. Böyle bir laiklik anlayışına Vatikan'ın cümle kardinalleri gelip, Papa ile beraber yek avaz ağlasalar yeridir. ABD'NİN YENİ FOTOĞRAFI Kültürel dokulara ait kareler Iraklı esirlere uygulanan ve dünyayı dehşete düşüren işkence kareleri Uygar Beyaz Adam'ın imaj, arketip, önyargı, algılama kalıpları ve düşman imgesi hakkında zengin bir arşiv niteliğinde. Ebu Garip Cezaevi'ndeki işkence karelerinde Uygar Beyaz Adam'ın kanla ve barutla inşa ettiği bütün bir tarihini okumak mümkün. Her bir karede kendi ağırlığına dayanamayıp çöken batı uygarlığının enkazına ait moloz yığınları arasında bu uygarlığın "objektif" siyasal yapısı, rasyonel aklı, üç yüzyıldır pazarladığı insan hakları efsanesi, seküler dünya görüşü, yaşama tarzı, mantığı, kendine has insan doğası, liberal ilkeleri ve ilerlemeciliği çok net bir biçimde görülüyor. Karelerdeki Iraklı çocuk, kadın ve erkeklerin görüntüleri hafızalardan kolay kolay silinmeyecek. Karelere, batının neredeyse 400 yıllık bütün suçları aktarılmış sanki. Batının kendi dışındakilere bakışındaki imajlar, arketipler, önyargı ve düşman imgelerinden tutun da psişik, duygusal ve peşin hükümlere dayanan ideolojik söylemine kadar hemen her şey var karelerde. İşkence sahneleri Pentagon ve Beyaz Saray tarafından bireysel bir sapma ve hata olarak sunulmasına, Rumsfeld özür dilemesine rağmen, resimlerin içerdiği sistematik seromoni ve göndermeler ezilen halkların batıya karşı biriken öfkesini dünya çapında bir direnişe dönüştürmeye devam edecektir. Amerika'da ancak haber süzgeçlerinden geçebilen enformasyon toplumsal alana aktarılır. O da belli bir retorikle. Pentagon'un izniyle yayınlanan resimlerdeki ima, iz, işaret, sembol, imaj ve ritüellerin çok ince bir süzgeçten geçtiği belli. Karelerin içerdiği ima, iz ve işaretler Beyaz Saray açısından da, ABD'nin saldırılarına maruz kalanlar açısından da düşündürücüdür. Resimler Amerika'nın saldırı politikasının mahiyeti ve nerelere kadar varacağı konusunda ciddi imalarda bulunuyor. Burada imajlardan oluşan politik bir projeyle karşı karşıyayız. ABD'nin küresel hakimiyet projesi nin mahiyeti kadar bu projenin karelerle nasıl sunulduğu da önemli. Bush'un ulusal danışmanları Beyaz Saray'daki tartışmaların yüzde 70'inin uluslararası sorunların medyada nasıl tanımlandığı, yansıtıldığı ve ilgili ülkelerde nasıl karşılandığını belirlemek ve tartışmakla geçirildiğini dile getiriyor. Demek ki, reelpolitika kadar bu politikanın paketleniş, kurgulanış ve pazarlanış tarzı da önemli. İşkence kareleri "Imperium Americana"nın en etkili sunuşlarından biri olarak hafızalardaki yerini aldı. İşkence kareleriyle bir bakıma ertelenen gerçek de su yüzüne çıkmış oldu. Bu sayede dünya ve insanlık kendi vahşetiyle yüzleşti. Dehşete kapıldı. Bu dehşette, soyut ve teorik olanın imge yoluyla ete kemiğe kavuşması ve görülerek hissedilmesinin etkisi elbet inkar edilemez. ABD'nin yap-boz dünyası ABD'nin söylemi ile pratiği arasındaki politik bağ Irak işgali ve işkence fotoğraflarıyla deyim yerindeyse sıfırlandı. Fotoğraf karelerine yansıyan insanlık dramı sadece ABD'nin Irak'ı işgal ederkenki politikalarına dayanak oluşturan tüm veri, analiz, açıklama, proje ve reçeteleri geçersizleştirmekle kalmıyor aynı zamanda ABD'nin ne tür bir dünya tasavvuruna sahip olduğunun da ip uçlarını gösteriyor. Dünya bu vahşeti oturduğu yerden seyretmek zorunda kaldı. Daha da seyredecek. Çünkü yeryüzündeki hiç bir ülke ABOD'nin politikalarını haklılaştırmaktan ve ortaya koyduğu projelere sayısal destek unsuru olmaktan öte bir anlam ifade etmiyor artık. Hiç kimsenin ve kurumun yaptırım gücü yok. Dünyadaki ülkelerin çoğu, Amerika'nın kurmaya çalıştığı küresel düzene girdi, tüketici, ucuz işgücü, cepheye sürülecek nefer olmak dışında, niteliksel anlamda katkıda bulunacak donanımda değil. Çünkü kimse, ABD'nin yaptırımlarına ve kullandığı askeri dile itiraz edip siyasi ve stratejik gündemini yitirecek kadar deli değil. PİRAMİTSİZ BİR HAYAT Bir piramidin içerisinde harikulade bir sofranın başına oturmuş, ihtiyacımız olduğuna inandığımız besinleri tüketmekle meşgulüz. Aradığımız her şey karşımızda. Altın bir tepside bizlere sunulmuş vaziyette. Biz varolanları tüketip yenilerini arzuladıkça sanki birileri arzularımızı okumakta. Hemen altın bir tepside biraz önce hayalini kurduğumuz mamülleri bize sunmakta. Altın tepside sunulan bu ikramlar karşısında; ihtiyacımız olduğuna inandığımız bu ikramları tüketirsek ihtiyacımızın karşılanacağına da inanıyoruz. Oysa ki ihtiyaçlarımızı karşıladığına inandığımız bu nimetleri tükettikçe açlık hissimiz fazlasıyla artıyor her tüketim yeni bir tüketimi getiriyor ve bir türlü doyamıyoruz. Yenisi, bir başkası, farklı olanı derken hepsini tadıyor ama bir türlü tatmin olamıyoruz. Tükettikçe acıkıyor, acıktıkça da tüketiyoruz. Bir an için insanın aklına rüyada mı yaşıyoruz, sorusu geliyor. Yada sanal bir dünyada sanal ihtiyaçlarımızı sanal besinlerle mi gideriyoruz şüphesi. Bu soru ve şüphelere rağmen hepimiz piramidin içerisinde yaşamını sürdürmeye devam ediyor, doymuyor ve doymadığımız gibide doyuramıyoruz. Bir an için piramidin dışına çıkıp ve dışardan piramidin içerisinde yaşananlara baktığımızda ise; Piramidin alt tabakasında yaşayanlar; akşam sofralarına konan sıcak bir çorba, kuru bir soğan ve teneke den yapılma odun sobaların da meşeleri tüketirken Piramidin alt tabakasının ortaya yakın sakinleri ise evlerine giren yarım kilo kıymanın etrafında yapılan salatayla bir başka canlıyı tüketiyor. Piramidin orta tabakasında yaşayanlar güzel bir ev, güzel bir otomobil ve iyi bir geliri olan işyerleriyle kendini tüketirken Piramidin orta tabakasının üste yakın komşusu güzel bir yalı, lüks bir otomobil ve parlak bir fabrikayla işçilerini tüketiyor. Piramidin üst tabakasında yaşayanlar kendilerini daha şanslı görerek, mevkilerinin,makamlarının,şöhretlerinin rantını tüketirken, piramidin zirvesindekiler ise altlarında yer alan tabakaların bir gün kendilerine ulaşabilme hayallerini tükettiğini görüyoruz.. İlginç değil mi? Piramidin içerisinde yaşayan tabakaların tamamıda az çok tüketmelerine karşın bir türlü doymuyor bir türlü de doyuramıyorlar. Halbuki piramit sakinlerinin hayal ettiği her şeye ulaşma imkanı da var. Sınıf atlamak da dahil her şey serbest . Hatta sahte esenlik, mutluluk ve huzurda sunuluyor piramit sakinlerine. Üstelik hep beraber aynı terenenniyi de dinliyorlar. "Piramitsiz hayat düşünülemez." Yine de doymuyorlar yine de huzur bulamıyorlar? Monteigne'nin "Bir kral da bir fakir de aynı oranda acıkırlar" sözü piramidi doyurmaya yetmiyor. Akıllara Platon'un 'Mağara ve gölgeler dünyası', sanal alem, Matrix vs. geliyor ama yetmiyor... Arabesk takılıp Orhan'ı söylemek isteniyor "batsın bu dünya... batsın bu piramid..." Yine olmuyor... Peki nasıl olacak? Ya piramidin içerisinde yaşamaya devam edip kendimizi kandırmaya devam edeceğiz yada piramitsiz bir hayatın da var olabileceğini düşüneceğiz. "Şüphe, nura götüren yoldur " (T. Fikret).
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |