|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) yasa tasarısıyla ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı'nın yaptığı "kabul edilemez" açıklamasını selamlayan Hürriyet gazetesi başyazarı Oktay Ekşi, kendisini çok zor bir pozisyona soktu... Çünkü o, askerlerin, "askerlik ve yurt savunması dışındaki konular"da değil görüş beyan etmelerine, gazetecilerin askerlere askerlik dışı konularda soru sormalarına bile tahammülü olmayan bir başyazardı... Oktay Ekşi, konuya ilişkin görüşlerini en net bir biçimde 26 Şubat 2002 tarihli "Kırmızı kalemlik yazı" başlıklı makalesinde açıklamıştı. Bu, o kadar "köşeli" bir yazıydı ki, "sivillik"te kuşkusuz kendisinden daha liberal sayılabilecek İsmet Berkan, Yavuz Baydar gibi gazete yazarları bile karşı çıkmıştı kendisine... Ekşi, o yazısında askerlere "yargının durumu" ya da "yolsuzlukla mücadele metotları" gibi konularda görüş soran gazetecilerin, böylece "iyi işleyen bir demokrasi isteyip istemediklerini" kuşkulu hale getirdiklerini yazmıştı. O yazıdan birkaç satır daha aktaralım: 'ASKERİ POLİTİKAYA ÇEKMEK' "Hem Batı standartlarında yani iyi işleyen bir demokrasi ister hem de Genelkurmay Başkanı'ndan ''askeri'' konularda değil de ''yargının durumu'' yahut ''yolsuzlukla mücadele metotları'' hakkında görüş sorarsanız, sizin bu ülkede iyi işleyen bir demokrasi istediğinizden kuşku duymak gerekir. "Aynı şey, son günlerde basına yansıyan ''İdam cezası kalkmalı mı kalkmamalı mı?'' tartışmasına veya ''Herkes ana diliyle yayın yapma hakkına sahip olmalı mı?'' konusuna, Genelkurmay'ın yahut Türk Silahlı Kuvvetleri'nin karıştırılmak istenmesi konusunda da geçerli. (...) Yoksa hem asker politikaya girmemeli der hem de askeri politikanın içine bizzat biz çekmiş oluruz." Oktay Ekşi, bu yazısından sonra da birkaç vesileyle konuya "ilkeli" yaklaşımını sürdürdü... Ta ki Genelkurmay Başkanılığı'nın, hükümetin Meclis'e gönderdiği YÖK yasa tasarısı hakkında yaptığı "kabul edilemez" açıklamasına kadar... EKŞİ KENDİNİ 'İHBAR' EDİYOR Hürriyet Başyazarı coşkuyla selamladı ve sahiplendi bu açıklamayı... Ama bir yandan da daha önce kaleme aldığı yazılar vardı... Birileri çıkıp bunları hatırlatabilirdi kendisine. Bu durumda Ekşi en akıllıcasını yaptı, kimse hatırlatmadan kendi kendisini "ihbar" etti. Ama şimdi de "makul" bir gerekçe bulmak zorundaydı... Buldu da... Açıklamayı sahiplendiği yazısının (8 Mayıs) sonunda aynen şöyle dedi: "Yukarıda yer kalmadığı için değinemedik: Genelkurmay'ın 'askeri' diye nitelendirilemeyecek bir konuda bildiri yayınlaması bizim daha önce dile getirdiğimiz eleştirilerle bağdaşmıyor denebilir. Ancak Anayasamızın 'milli'lik sıfatını verdiği iki temel değerden biri 'eğitim', öteki 'savunma' olduğuna göre, 'eğitim' gibi bir milli konuya herkes kadar askerin de ilgi duyması çok gereklidir." Nasıl buldunuz gerekçeyi? "Parodi gibi" demekte haksız mıyız? Ekşi, yukarıda okudunuz, askerlerin "ana dil" tartışmalarına bile müdahalesine razı değildi, "ana dil"den daha "milli" ne olabilir? Ekşi dua etsin de askerler bu aralar zor durumda olan "Millî futbol takımı" konusunda görüş beyan etmesinler... Böyle bir durumda Hürriyet başyazarının diyecek hiçbir lafı olmaz: "Millî"yse millî işte! (A.G.) DENİZ GEZMİŞ Deniz Gezmiş 32 yıl önce, 6 Mayıs 1972'de Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan ile birlikte idam edildi. Henüz yirmili yaşlarının başlarındayken idam edilen bu üç genç için, 32 yıldır olduğu gibi bu yıl da anma törenleri düzenleniyor, haklarında yazılar-diziler yayımlanıyor... 32 yıldır olduğu gibi bu yılki anma etkinliklerinde de Deniz Gezmiş'in adı öne çıkarılıyor... Çünkü "Deniz", 68 kuşağının "isyancıları"nı tek başına temsil edebilecek özelliklere sahip birisi. Haklarında yayımlanan yazıların "Deniz'lerin idamına oy verenler" gibi başlıklar taşıması bu yüzden. Çünkü "Deniz" adı aslında sadece kendisini değil, çoğul olarak, yani "Deniz'ler"olarak bir kuşağı, fikri, teori ve pratiği temsil ediyor... "Deniz Gezmiş ve arkadaşları"nın idamının, ülke tarihinin hak hukuk tanımayan en karanlık sayfalarından birisi olduğu muhakkak. Bunun böyle olduğu Türey Köse'nin yakında yayınlanan "Ölüme oy vermek" adlı kitabında yer alan açıklamalardan da açıkça anlaşılıyor. Köse, 32 yıl öncesinin idamlara "evet" diyen milletvekillerinden bazılarına bugün ne düşündüklerini sormuş. Öyle açıklamalar var ki, millet bu zihniyetin elinden kendisini kurtardığı için ne kadar dua etse azdır... Mesela idamlara "evet" diyenlerden Oğuz Aygün'ün açıklaması: Uzun uzun Deniz Gezmiş'in "yakışıklılığını" anlatan Aygün şöyle devam ediyor: "O ideolojiye taviz verseydik, belki Türkiye'yi bugünlere getiremezdik. Ya devletin prestiji sıfır olacak, ya Deniz Gezmiş asılacaktı." Mesela idamların Meclis'ten geçmesi için çok emek sarfetmiş olan Süleyman Demirel'in açıklaması: "Devirler değişiyor. Bundan 30 sene evvelin şartları bugün yoktur. (...) Fakat bir olay var: Hikmet-i idare, devletin bekası gibi kavramlar geleneklerimizde vardır. Padişahlar, kardeşlerini, çocuklarını astırmıştır." Hele de, yine "evetçiler"den birisinin, halen Türk Parlamenterler Derneği filan gibi bir adla anılan ve ne işe yaradığı belli olmayan bir kuruluşun başında olan Zeki Çeliker'in şu açıklaması: "Ben hiçbir zaman bir idamı onaylayacak bir tavır içinde olmadım, elim kalkmadı. (Deniz'lerin idamına 'Evet' hatırlatılınca...) Demek ki, orada unutmuşum, yanlış yapmışım."(!) Şu açıklamaların yersizliğine, yanlışlığına ve vicdansızlığına bakın... İsterseniz şimdi de gelelim "Deniz'ler"i anma yıldönümlerinde öne çıkan kimi yazı dizilerinin bu işi ne derece layıkıyla yaptığı sorusuna: Cumhuriyet gazetesi her yılın 6 Mayıs'ında Deniz Gezmiş'i konu edinen bir dizi yayımlamayı ihmal etmiyor. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının unutulmasını istemeyen vefalı, hakikatli bir girişim olduğu muhakkak... Ancak bu dizilerle ilgili bir sorunu ciddi olarak tartışmamız gerekiyor. Yani şu sorunu: Bu yayınlarda Deniz Gezmiş çok kısa sürmüş (25) hayatında sergilediği heyecan, samimiyet ve "doğruculuğu" ile "Gençliğin" gelmiş geçmiş en önemli bir "sembol"ü olarak mı tanıtılıyor ve anlatılıyor, yoksa onun söz ve eylemleriyle ifade ettiği siyasal çizgisinin doğruluğu mu kanıtlanmaya çalışılıyor? Posterleri genç odalarını süsleyen ya da Can Yücel'in "Aşk olsun sana çocuk, Aşk olsun!" dizesiyle biten o olağanüstü şiirindeki Deniz Gezmiş ile, (Cumhuriyet'te bu yıl yayımlanan dizide karşımıza çıktığı gibi) "bir bakıyorsunuz ABD Büyükelçiliği önünde nöbet tutan iki polise ateş açarak yaralamış, bir bakıyorsunuz banka soygunu eylemine katılmış, bir bakıyorsunuz 4 ABD'li askeri, arkadaşlarıyla kaçırmış ve 400 bin dolar istemiş..." birisi olarak sunulan Deniz Gezmiş aynı kişi mi? "68'liler Dayanışma Derneği", 32. yılda gazetelerde yayımlattığı çağrıda "Tarih Onları Haklı Çıkardı" diyebilir... Sonuç olarak bir dernektir ve Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mücadelesini yaptıkları siyasal çizgi hakkında böyle düşünmektedir... Ama bu yıldönümlerinde gazetelerin yayımladıkları yazılar ve yazı dizilerinde "Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının uğrunda ölüme gittikleri siyasal çizgi bugünden baktığımızda doğru bir çizgi miydi?" gibi bir soruya da cevap aranması gerekmez mi? Hele de Cumhuriyet gazetesi söz konusu olduğunda... Ne yani, "kemalist sol" ya da "ulusal sol"un kalesi durumundaki Cumhuriyet gazetesinin siyasi çizgisi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının temsil ettiği çizginin aynısı mı şimdi?! Bir gazetenin sadece genç okurlarının gençlik heyecanlarının üzerinden tiraj kazanmak için böyle sorumsuz bir yayın politikasını seçebilmek gibi bir hakkı olmasa gerek...
Hürriyet 'örnek başkan' arayışında
Birkaç hafta oluyor, Tercüman'dan (Ilıcaklar) Mehmet Paksu'nun köşesinde okumuştum. Paksu, İtalya'da karşılaşılan bir uygulamadan hareketle, Müslümanların iş saatleri içerisinde namazlarını kılabilmeleri için yapılması gereken düzenlemelerden söz ediyordu. Güzel bir yazıydı doğrusu; "çalışma yasaları" söz konusu olduğunda artık mutlaka akla gelmesi, dikkate alınması gereken bir düzenleme derli toplu bir biçimde hatırlatılıyordu... Yazarın verdiği örnekten de anlaşılıyordu ki, Batı ülkelerinde bu yönde uygulamalar kendisini göstermeye başlamıştı bile. Yapılması gereken de bu değil midir zaten; herşeyden önce de, "çalışma hayatı" gibi ne "laiklik"le ne de "din ve devlet işlerinin birbirine karıştırılmaması" gibi kurallarla ilgisi olmayan bir alanın çalışanların hakkına hukukunu tanıyan bir biçimde nasıl yeniden düzenlenebileceği üzerine düşünmeye çalışmanın zamanı çoktan gelmemiş midir? Ama biliyorsunuz; bu türden tartışmalar bizde külliyen memnu tartışmalardır! Hatırlayın, iftar saatlerini gözönüne alarak yapılan kimi küçük düzenlemeler bile bizde ne şiddetli tepki çekiyor... Oysa "eloğlu" gerekirse, öğleden sonrası için öngörülen şekerlemeler (siesta) için bile çalışma saatleriyle pekâla oynayabiliyor... Oynayabiliyor, çünkü herşeyden önce "kendisinden korkusu yok"! Hürriyet gazetesinin 10 Mayıs tarihli baş sayfa manşeti işte bizim yakamıza yapışmış olan bu "korku"nun nerelerde gezindiğini çok iyi açıklayan bir manşetti. Gazete şöyle diyordu: "AKP'li başkanın örnek yasağı"(!) Yani: "Erzincan'ın Üzümlü İlçesi'nde AKP'li Belediye Başkanı, 'Kaytarıyorlar' diye işçilere mesai saatinde namaz kılmayı yasakladı." Manşete dikkat edin; "örnek yasak"tan söz ediliyor... Hani bir bakıma, ikide bir Başbakan'a da hatırlatıldığı gibi, "AKP'nin içindeki marjinal çevrelerin etkisinden kurtarılması" yolundaki harekata "örnek" teşkil edebilecek bir "yasak"! Oysa haberin tamamını okuduğunuzda anlıyorsunuz ki, söz konusu Belediye Başkanı Ensari Sürücü, manşette dile gelen "ruh hali"nden tamamen farklı olarak şöyle diyor: "İnsanlar, çalıştıkları süre içinde kısacık bir zamanda dini inancının gereğini yerine getirebilir. Ancak mesaiyi asmak için abdestli, cemaatli namaz kılma benim aklıma yatmıyor." Görüyorsunuz, aslında Üzümlü'de olup bitenler apaçık: Belediye Başkanı'nın itirazı ve "yasağı" sadece "namaza gidiyorum" diyerek işten kaytarıp caminin yolunu tutanlara yönelik. Başkan bu yasağı getirmekte tabii ki tamamen haklı. Başkanın "Ben çalışanlarımı gidip su kanalı açmaları için görevlendiriyorum. Üstelik acilen gönderiyorum. Sonra ben de oraya gidiyorum. Ne zaman gitsem, arkadaşlar namazda. Yani AKP'li belediye başkanı olunca böyle mi olacak?" şeklindeki itirazından "örnek yasak" manşetini türetebilmek mümkün mü? Nitekim Sabah gazetesi yazarlarından Ömer Lütfü Mete de bu "örnek manşet"in hakkından bakın ne güzel gelmiş: "O metinden öyle bir başlık çıkmaz. Oradan en çok 'mesai saatinde cemaatle namaz yasağı' çıkabilir. Açıkcası bu malzemeden 'manşet' olmaz." (K.B.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |