|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Cenaze görüntüleri, AKP'li Kutlu'nun açıklaması, Ömer Dinçer'in 1995 yılında yaptığı konuşma... Bunlar yeni krizin yeni nedenleri: daha doğrusu yükseltilen, yükseltilmeye çalışılan "gerilim politikasının yeni araçları"... Aslında hiç birisini içerik açısından tartışmanın bir manası yok... Nitekim Ömer Dinçer'in konuşması, vurguları biraz karışık olsa da, cumhuriyet uygulamasının katılımcı demokrasiyle tanışmasını, laiklik uygulamasının ise dinin ve Müslümanların varlığını dikkate alması gerektiğini söyleyen bir konuşma... İsmail Ağa cemaati yıllardır bu ülkede varlığını sürdüren, çeşitli dönemlerde, çeşitli nedenlere bizzat devlet kurumları tarafından himaye görmüş olan bir tarikat kolu; varlığı siyasi partilerle, siyasi iktidarlarla ilişkili olmaktan çok uzak... Kutlu'nun açıklaması ise dünyanın hemen her yerinde sıradan, hatta doğal karşılanabilecek bir açıklama... İktidarda CHP bulunsaydı da, böyle bir cenaze olacaktı, nitekim Esat Çoşan ve Mahmut Hoca'nın damadı öldüğünde bu tür cenaze görüntüleri başka iktidarlar altında ortaya çıkmış ve rejim krizi havası esmemişti. Kutlu'nun söylediklerini CHP'den ya da DYP'den bir milletvekili dile getirseydi –ki, kulislerle de sıkça getiriyorlar–, böyle kriz yaşanmayacaktı. Ömer Dinçer'in konuşması, hedef AKP olmasaydı gündeme gelmeyecekti; nitekim Süleyman Demirel'inkiler de dahil olmak üzere onlarca benzeri, hiçbir zaman haber değeri bile taşımadı. Bu gelişmeler üzerinden dile gelen sorunlar Türkiye'nin köklü sorunları... Keşke Türkiye Ömer Dinçer gibi öğretim üyelerinin bu tür konuşmalar yapmalarına gerek bırakmayacak demokratik bir ülke olsaydı... Keşke kimi dini cemaatler ve siyaset arasındaki ilişki bu denli doğrudan kurulup, doğrudan algılanmasaydı... Keşke, kimi milletvekilleri Ankara'nın göbeğinde, nasıl bir dönemde, ne tür ince dengeler çerçevesinde yaşandığını bilecek yapıya ve sorumluluğa sahip olsalar, ya da ortalık gelişigüzel tepkilere zemin hazırlayan manzaralarla dolu olmasa... Bu durum, tepki ve gelişmeleri kimileri, özellikle en üst düzeyde askerler siyasi iktidarla bağlantılandırıyorsa, burada bu bağı değil, "bağlantıyı kuranın niyeti"ni sorgulamak gerekir... Durum alabildiğine açık: Mesele üzüm yemek değil, bağcı dövmek... Düne kadar AB'ye yönelik öfkenin, yaşanan değişimin faturasını, siyasi iktidara çıkarmaya çalışan bir yapı ve zihniyet şimdi, en kritik eşikte, "yerel yönetim seçimleri ve Kıbrıs meselesi öncesi yeni araçlar üretmeye, her sıkıntıyı, her görüntüyü, her açıklamayı siyasi iktidara mal etmeye çalışarak bir taşta iki kuş vurmaya çalışıyor": Hem AB sürecine ortalık karıştırıcı bir şekilde müdahele ediyor; hem meşruiyetini yaralamak, varlığı etrafında bir kutuplaşma sağlamak amacıyla siyasi iktidarı iktidarsızlaştırmaya soyunuyor... Denebilir ki, yaşananlar, bu çıkışları yapanların rasyonelliğine halel getirecek bir oyun gibidir... Gerçekten de, siyasi iktidarın meşruiyeti, algısı açısından hem fiili hem sembolik olarak 28 Şubat günlerinden çok uzaktayız. Mevcut hükümetin varlığı, dili, simgeledikleri "İslami duyarlılığı yüksek politikalar"ın tümüyle dışında. Dahası bu hükümet bu tür politikaların önünü kesen, toplumsal dengeleri tersine çeviren, kutuplaşmayı soğutan bir iktidar... Ama kimilerinin rasyonalitesi başka türlü çalıyor. Jandarmayı ileri sürmek gibi yarına yönelik çeşitli adımlar atılırken, gerilim yükselten politikalar sistemli bir şekilde uygulamaya sokuluyor. Tepki veren merkez, "andıçlar"la, yani tepki vereceği malzemeleri üretip, basına aktararak ve arkasından tepki vererek gündemi belirlemeye yöneliyor. Bu noktada söz konusu malzemelerin gerçekte siyasi iktidarla ilgili olup olmamasının bir önemi kalmıyor. Soralım: Türkiye'nin AB sürecini hangisi baltalar? Bir cenazede özel bir dini grubun görüntüsüne işaret eden toplumsal bir mesele mi, yoksa Kara Kuvvetleri Komutanı'nın, en temel devlet sorununa gönderme yapan, hükümete, asker adına meydan okuyan konuşması mı? Bir süredir Ankara'da dengelerin değiştiğini vurguluyoruz. Değişime direnç, değişim karşısında daha baskın hale geliyor... "İçeriğe ve zamanlamaya ilişkin nedenler" de ortada... Kıbrıs işi kuyruğuna geldi, yerel yönetim seçimlerinde hükümetin yüzde elliye varan oy alma ihtimali güçlendi ve asker içi gruplaşma soğudu, yani şahinleri durduran süpablardan birisi ortadan kalktı. Zaman "demokratik teyakkuz zamanı"dır...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |