|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yunus'un "Bilmek bilmeyi bilmektir/Bilmek kendin bilmektir" meâlindeki dizelerine elimizdeki kandilin cılız ışıklarını düşürmeyi istediğimizde bir fırsatını bulup bilme eyleminin bizzat kendisini bilmenin aynı zamanda "kişinin kendisini bilmesi" demek olduğuna da işaret etmiş idik. Bilen-bilinen-bilme şeklindeki üçlü sacayağından bilme'nin ne idüğünü anlamak için yola düşen kimsenin yolu önce bilinen'le değil, bilen'le kesişir. Öyle ki "nasıl bildiğini" bilmeye çalışan kişi bu çabaları esnasında esasen 'kendisini' de bilmeye çalışmış olur. Bu süreçte 'bilinen' bütün önemini yitirir, bilmenin doğasında bilenin önce 'rolü', sonra 'kendisi' farkedilir. Bilen nasıl bildiğini bilirken kendisini bilmiş olur da çokluk bunun farkına varmaz bile. Ne garip değil mi, kişinin en son arayacağı ve bulacağı nesne kendisi. Kişi kendisini aramaktan, kendisini bulmaktan ne de korkar sanılanın aksine! Bu yüzden aramaz, aramayı istemez. Aramadığı, arayamadığı için de bir türlü bulamaz. Bulmaktan korkar. Taşraya yönelmek daha çok tercih edilir bir keyfiyettir; taşraya, dışarıya, başkalarına yönelmek, onlarla söyleşmek, onların seyriyle seri hoş olmak, taşranın manzarasıyla oyalanırken kendinde kendini kaybetmek, kendi kendine yabancılaşmak, işbu yabancılık yüzünden kendinle konuşmayı becerememek... Bütün bunlar insanı kendi öz yurdunda, kendi evinde ister istemez bir 'garip' (yabancı) kılar. İnsan bu gariple, bu garip kalmış 'kendilik' ile tanışmaktan nedense çekinir. Hep ürkektir kendi karşısında. Kendi huzuruna çıkamaz, kendisini ziyaret edemez, kendi hâlini kendine soramaz. Kendini özler ve fakat özlemini dile getiremez, üstelik her iki anlamıyla da 'dil'e getiremez; zira bir türlü kendisiyle özleşemez (uzlaşamaz), "ben benim" diyemez. Yalnız kalmaktan niçin korkar insanoğlu? Yalnız kalmak kişinin kendi kendiyle kalması, kendiyle başbaşa vermesi demektir de ondan. Kişi yalnızlıktan korkar, çünkü kendisinden korkar, kendisiyle konuşmaktan, kendisiyle söyleşmekten, kendisiyle haşr u neşr olmaktan, yani kendi elinden kendini tutup ayağı kaldırmaktan çekinir. En yakınındakini en uzağa düşüren insan, en uzağındakiyle özleşmeyi dener de özünü özlemeyi beceremez. Niçin? Söylemiştik, yine yineleyelim: Kişi bir serçe gibi hep ürkek durur kendi karşısında. Yüzünü yüzüne tutamaz, yüzüyle yüzleşemez, yüzünü karşına almaktan kaçınır, kendisiyle tanışmaktan, kendisiyle yüzyüze gelmekten korkar. Oysa bakınız Yunus Emre ne diyor bize tâ çağlar öncesinden: Nitekim ben beni bildim/Yakın bil ki hakkı buldum
Ben kimseden korkımazam/Ya bir zerre kayırmazam
Azrail gelmez yanıma/Sorucu gelmez sinime
İnsanın bilinemeyecek olanı bilemeyeceğini söylemek marifet değildir. Bilinemeyen bilinemez. Burası açık. Çünkü imkânsızlıktaki imkânsızlığa işaret etmek işaret değildir, bilakis boş konuşmaktır. Lâkin biri çıkar da ya insanın bilmediğini de bilemeyeceğini söylerse? "Bildiğini bilebilmek" veya "bilmediğini bilememek" gibi ifadelerin ya birer kelime oyunu olmayıp bu ifadelerin bizatihi hakikati dile getirdiklerini söylemekte ısrar ederse? Acaba bu takdirde ne yapmalı? İşareti ciddiye alıp söylenenin ardına mı düşmeli? Bir kere acele etmemeli, önce biraz durup düşünmeli! Çünkü insanın bilmediğini bilemeyeceğini söylemek bilinemeyenin bilinemeyeceğini söylemek gibi basit bir kelime oyunu olmasa gerek. İnsan bilmediğini bilemiyorsa, bildiğini bilebilir olmalı. Ne demek oluyor o halde şu "bildiğini bilebilmek"? Bildiğimi bildiğimden emin değilsem, bu soruya nasıl cevap verebilirim ki? Cevap ihtimali taşıyan işaretlerin peşinden koşmakla geçmiş bir ömrün dönüp de geriye baktığı anda birikmiş sorulardan başka elinde birşey kalmamış olduğunu farketmesi ne demektir bilir misiniz? Biliyorsanız, sorularınızın kıymetini de biliyor olmalısınız. Bilmiyorsanız, hiç sorularınız olmamış demektir ki o takdirde sorgucunun şu duyurusuna kulak vermelisiniz: "Hakikate dair sorusu olmayanların hakikate dair cevapları da olmaz!" Sorgucunun yerinde ben olsaydım şöyle derdim: Hakikate dair sorular sadece hakikî sorulardır; zira hakikat ancak hakikî soruların sînesindedir. Hakikat sorudur! Tam da burada zihnimizden "Hakikat nedir?" sorusu geçecek olursa, üşenmeyelim de Yunus'un şu dizelerde ne demek istediğini anlamaya çalışalım: Helal kıldı mâşuka âşık kendi kanını
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |