|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hürriyet: Yanlış, Akşam: Eksik, Milliyet: Doğru "Ek" bilginin, somut haberle doğrudan ilgili olma ihtimali o kadar yüksek ki, okuru bundan mahrum etmek doğru olmaz. Peki, Hürriyet bu bağlantıyı doğru bir şekilde kuruyor mu? Hayır. Çünkü "KONUŞTU, VURULDU" başlığı, okura hiçbir değerlendirme alanı bırakmıyor, iki mesele arasında doğrudan bir ilişki kuruyor. Peki ya bağlantı yoksa?
Müzik Prodüktörü Erol Köse'nin, Zincirlikuyu'daki bürosundan çıkarken silahlı saldırıya uğraması ve yaralanması, gazeteciliğin problemli bir alanında faydalanabileceğimiz taze bir örnek sunuyor bize. Soru şu: Herhangi bir haberde, o haberle ilgili başka bilgiler habere nasıl eklemlenir? İlk bakışta kolay gibi görünün bir soru, ama öyle değil. Çünkü sözünü ettiğimiz türden bilgilere salt gazeteciliğin bir gereği olarak (okurun kendi değerlendirmesini kendisinin yapabilmesi için ona bütünlüklü bir tablo sunmak) baş vurulmuyor olabilir. Yani bu ek-yardımcı bilgiler pekâlâ manipülatif bir çabanın aracı olarak da devreye sokulabilir... "Erol Köse vuruldu" haberini manşete taşıyan Hürriyet'in versiyonunda olduğu gibi mesela... Hürriyet'in manşetten verdiği haberin başlığı şöyle: "KONUŞTU, VURULDU..." Yani: "Müzik prodüktörü Erol Köse, eski patonu Uzanlar'ı suçladığı röportajından bir gün sonra dün vuruldu..." Hangi röportajdan sonra vuruldu? Bunu da Erol Köse'yi Hürriyet'ten Yener Süsoy'la birlikte gösteren, "28 Aralık Pazartesi, vurulmadan 24 saat önce" patlangaçlı fotoğrafın altını okuyarak öğrenelim: "Yener Süsoy'un sorularını yanıtlayan Erol Köse, aylardır gizleniyordu. Uzanlar'la arasında ihtilaf belirince geçen Cumartesi günü Star Gazetesi'nde aleyhinde, 'Perukla saklanıyor' haberi yayınlandı." Haberden şunu da öğreniyoruz: "Köse hastanede polise verdiği ifadesinde, Yener Süsoy'a dün verdiği ve bugün Hürriyet Gazetesi'nde yayınlanan röportajında 'Benim ve ailemin başına gelebilecek herhangi bir şeyden Cem Uzan sorumludur' dediğini söyledi. Köse polise, 'Bu bir şekilde sızdığı için beni vurdurmuş olabilirler' dedi." Tablo böyle... Yani ortada bir asıl haber var ("Erol Köse vuruldu") bir de haberle bağlantılı başka bilgiler, yani Erol Köse ile Uzan'lar arasındaki gerilim... Buradaki gazetecilik problemi şurada: Ek bilgiler haberde nasıl kullanılmalı ki okur manipüle edilmeksizin kendi değerlendirmesini kendisi yapabilsin?.. Burada diyebilirsiniz ki, "ek" bilgileri vermek şart mı? Evet, bazı durumlarda şart. Mesela diyelim ki Şili'nin eski Devlet Başkanı Pinochet bir suikast sonucu öldürüldü. Şimdi bu haberi böylece verip, Pinochet hakkındaki bilgileri aktarmamak olur mu? Burada da benzer bir durum var. "Ek" bilginin, somut haberle doğrudan ilgili olma ihtimali o kadar yüksek ki, okuru bundan mahrum etmek doğru olmaz. Peki, Hürriyet bu bağlantıyı doğru bir şekilde kuruyor mu? Hayır. Çünkü "KONUŞTU, VURULDU" başlığı, okura hiçbir değerlendirme alanı bırakmıyor, iki mesele arasında doğrudan bir ilişki kuruyor. Peki ya bağlantı yoksa? Böyle bir kuşku, gazeteciyi, "öyleyse bunu ben hiç hatırlatmayayım" noktasına götürmemeli. Akşam gazetesi işte bunu yaparak "eksik" bir gazetecilik örneği veriyor. Akşam gazetesinin haberinde Erol Köse ile Uzan'lar arasındaki ilişkiden hiç söz edilmiyor. Bizce bu haberde, okuru vurgulu bir biçimde manipüle etmeye çalışmadan ama kendi değerlendirmesini kendisinin yapmasını sağlamaya yetecek kadar bilgiyle donatarak Milliyet doğru bir habercilik yapıyor... Milliyet'in haberinde ("KÖSE'YE SİLAHLI SALDIRI") herhangi bir manipülatif çaba yok, sadece olayın nasıl gerçekleştiği anlatılıyor ve Köse'nin hastanede polise verdiği ifade aktarılıyor. Fakat gazete haberin içine gömdüğü küçük bir çerçevede "bağlantı"yı kurmayı da ihmal etmiyor. Burada, Star gazetesinin birkaç gün önceki yayını hatırlatılıyor ve okur Uzan Grubuyla Köse arasındaki gerilimden haberdar ediliyor... Yani gerekli bilgiler veriliyor ve "yorum" okura bırakılıyor. Milliyet'in her zaman yaptığı bir şey değil, ama bu kez olmuş. (A.G.) Bir eleştiri ancak bu kadar anlamsız olabilir Hürriyet'ten Yalçın Doğan, "Bekçiler, hisse haberi nerede?" başlıklı yazısında "Kronik Medya" (dikkat "Medya Kronik" değil, onun devri hürriyetçi müdahalelerin katkısıyla çoktan kapandı!) sayfasını eleştiriyor. Yaptığımız işi tarifi çok enteresan: "Beş gün, medya üzerine ahkam! (...) 'hah işte yine yakaladım' mantığıyla medya üzerine eleştiriler." (Yine insaflı, "zaman zaman haklı bile olsa" demeyi unutmamış.) Belli ki Doğan artık sıranın kendisine geldiğini düşündüğünden olacak, "Şimdi de ben sizi yakalayım da görün!"ün keyfini çıkarmak istiyor. Meğerse, Başbakan Erdoğan'ın bir gıda grubunda hissedar olduğuna ilişkin haber Sabah'ta ve "diğer dinci gazetelerde olduğu gibi" Yeni Şafak'ta da yokmuş... Vay sen misin bu haberin yokluğunu atlayan: "Sık sık medya etiği üzerine ahkam kesen medya bekçileri, bakalım bu kronik hastalık için hangi tedaviyi öneriyor?.. (...) Her haber ya da yazıyı cımbızla çeken medya bekçilerini arıyorum! Yoksa, iktidar ilişkileri medya bekçilerinin düdüklerine el mi koydu?.." Siz söyleyin, biz şimdi bu eleştiriye ne cevap verelim?! Şu kadarını söylesek yeter mi acaba: "Türk medyası"nda Yeni Şafak'ı bizden çok eleştiren başka bir sayfa daha var mı? Zaten görüyorsunuz; Doğan'ın Yeni Şafak'a girmediğini söylediği haber de bu sayede gazete okurlarına ulaşmış bulunuyor... Hem biz kimsenin elini, "düdüğünü" tutmuyoruz... İşte Halep oradaysa, Hürriyet burada; buyursun, Yalçın Doğan da yeri geldiğinhde gazetesini eleştirsin! Ne kadar anlamsız ve sıkıcı bir eleştiri bu böyle.... (K.B.) O Vatan gibi değil, o manşetinin takipçisi... Kronik Medya'nın dünkü sayfasında karşılaştınız; "Haberi Vatan yaptı, parsayı başkaları topladı" başlıklı değerlendirmemiz, attığı manşetlerin takibini yapabilmesi için Vatan'ın daha epeyce yol katetmesi gerektiğini ortaya koyuyordu... Kısaca hatırlatacak olursak: "Sarıklı cübbeli" cenaze namazı haberini manşete taşımış, ancak ertesi gün haberin parsasını Hürriyet, Milliyet ve Cumhuriyet toplamıştı! Demek ki Vatan hâlâ tam anlamıyla "akredite" bir gazete değil; bu yolda daha apeyce gayret sarfetmesi gerekiyor... Oysa bakın Milliyet gazetesinin böyle bir sorunu var mı? O attığı "kritik" manşetlerin kendisine hiç değilse bir iki günlük azık çıkaracağını o kadar güzel biliyor ki... Çünkü o daha "tecrübeli" bir gazete; çünkü o "fikri takip" konusunda çok daha birikimli bir gazete... 30 Aralık Salı günü, yani Vatan'ın "cenaze namazı" manşetini yaptığı gün, Milliyet'in manşeti de şöyleydi: "Mareşal tartışması". Kronik Medya'ya göz atıyorsanız bu manşeti de hatırlıyorsunuzdur, çünkü onun hakkında da bir değerlerdirme yayımladık. Yani kısaca, AKP'li Kutlu'nun Meclis'te "muhalefet kulisi"nde bulunan mareşal üniformalı Atatürk "resminin" (çünkü bu bir resim değil, bir halıydı) sivil kıyafetli bir başka resimle değiştirilmesi yolunda yaptığı öneriye ilişkin haber. Kutlu bu arada, Meclis içinde (yanlış anlaşılmasın, Meclis Genel Kurulu'nda değil, TBMM "yerleşkesi" içinde demek istiyoruz!) bir "tabur" bulundurulmasını da eleştiriyordu. 31 Aralık Çarşamba tarihli Milliyet'te işte bu olayın-haberin devamına ilişkin gelişmeler yine manşette: "O rütbeyi Meclis verdi". Tırnak içindeki açıklama Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman'a ait. Org. Yalman, "cenaze namazı" ve "mareşal" manşetlerinin yayımlandığı gün bir açıklama yaparak her iki manşete konu olan olaylar hakkında bir açıklama yapmış. Milliyet de bu açıklamayı manşete taşımış. "Tecrübeli gazete" dedik ya; okurlarını yeni yıla sokarken öyle "mutlu" manşetler buluyor ki, doğrusu aşkolsun! Org. Yalman'ın "mareşal" manşetine ilişkin açıklaması da, aynen "cenaze namazı" manşetinde olduğu gibi sadece Hürriyet, Cumhuriyet ve Milliyet'te yer alıyor. (Bu "ayrıcalığın" bu gazetelerin Ankara temsilcilerinin gayretinden kaynaklandığını unutmayalım.) Org. Yalman, AKP'li Kutlu'nun açıklamalarını eleştirirken (kısaltarak aktarıyoruz) şöyle diyor: "Bugünkü varlığını ulu önder Atatürk'e borçlu olan Türkiye Büyük Millet Meclisi catısı altında büyük Atatürk'ün mareşal üniformalı resminin bulunmasına dahi tahammülü olmayan, bir taraftan 'Asker ocağı peygamber ocağıdır' derken diğer taraftan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görevli askerlerin varlığından ve onların yemek duasında bu aziz milletin kendilerine verdiği nimetlere şükran ifadesi olarak hep bir ağızdan söylediği 'sağ ol' nidasıyla zaman zaman söylenen marşlardan dahi rahatsızlığını ifade eden AKP milletvekili Hüsrev Kutlu'nun talihsiz açıklamaları...." Bizi sorarsanız, haddinden fazla sert ve de "tahammülsüz" bir açıklama, deriz... Bir milletvekilinin Meclis çatısı altında bulunan Atatürk resminin niçin "sivil kıyafetle olmadığını" söylemesinde ya da TBMM 'yerleşkesi" içinde görev yapan "tabur" hakkında fikir beyan etmesinde "tahammül" sınırlarını zorlayan ne var? Bu konular da, tabii ki, medeni biçimde tartışmaya açık konular değil midir? Org. Yalman'ın AKP'li Kutlu'ya "haddini bildiren" bu açaklamasına Cumhuriyet gazetesi de geniş yer vermiş. Gazete bu çerçevede işi Milliyet'ten de geniş tutarak, Kutlu'nun açıklamasını pek çok çevreye yorumlatmayı da unutmamış. Bu yorumlar arasında birkaçı çok anlamlı. İsterseniz yazıyı bunlardan birkaçını aktararak bitirelim: CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç: "Belli karşıtlıklarını Atatürk üzerinden gösterecek kadar pervasızlık içinde bulunanlar, asıl niyetlerinin ne olduğu konusunda da çok net biçimde kimlik sergilemesi yapıyorlar." (!) (Koç'la yakından ilgilenen arkadaşımız Kekeç'in kulakları çınlasın!) CHP'li Hasan Fehmi Güneş: "O Meclis'i açan, kuran Mustafa kemal Atatürk'ün fotoğrafından rahatsız olanın o Meclis'te yeri yoktur."(!) (Bu eleştirinin AKP'li Kutlu'nun sözleriyle ne ilgisi var?) CHP'li Berhan Şimşek: "Hem bir Batılılaşma projesi olan AB'ye girmek istiyorlar hem de Türkiye'yi ortaçağın karanlığına çekmek istiyorlar."(!) (Bu "Ortaçağ" da nereden çıktı şimdi?!) DSP Genel Sekreteri Süleyman Yağız: " ... O nedenle her Türk yurttaşının, Atatürk'ün asker-sivil tüm kıyafetlerine saygı göstermesi, resimlerini tartışma konusu yapmaması gerekir. Atatürk'ün önce resmine karşı çıkılması, sonra kendisine de karşı çıkılması gibi bir sonucu doğurabilir."(!) ("kıyafetlere saygı"yı yeni duyuyoruz!) MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır: "Atatürk'ün üniformasından değil, Atatürk'ten rahatsız bunlar."(!) (Kendisi aslında iyi bir hatiptir ama...) İşte böyle... Ne yaparsınız Türkiye işte böyle bir ülke; çok tahammülsüz çoook.... (K.B)
'Ne mi oldu? 20 Temmuz 1974'te ne olmuştu? Herkese iyi seyirler...' Ne mi oluyoruz? Hiç, Milliyet gazetesi yazarı Güneri Cıvaoğlu'nun "Duyarlı alanlara yakın" diye tanımladığı "M5 Dergisi"nde yayımlanan bir "senaryo"nun son satırlarını başlığımıza çektik sadece... Mahrum kalmayın diye kısaca özetleyelim (tırnak içi bölümler Güneri Cıvaoğlu'nun cümleleri): Senaryo, 2004 baharının ilk günlerinde geçiyor... Irak karışmış, koalisyon kuvvetleri kontrolü tamamen yitirmiştir... Mesut Barzani öldürülmüş, "Meydan, her nabza şerbet veren Celal Talabani'ye kalmıştır. (...) Artık sahne, cumhuriyetin ilanını amaçlayan Talabani ve onun önünü kesmek için anlaşan Türkiye-İran-Suriye'nindir. (Cıvaoğlu daha önce Ankara-Şam-Tahran'daki komutanlık binalarının ışıklarının geceleri sürekli yandığını da aktarmıştı.) "Ve Ankara'dan işaret gelir, her şey 48 saat içinde başlar, tamamlanır. Türk paraşütçüleri sabaha karşı indirmelerle Bakraco, İrsenk, Turhurmatu ve Bamerni havaalanlarını ele geçirmişlerdir. Zaten var olan güçleri harekete geçmiş, yeni güçler de hududu aşmıştır. Dohuk - Akra hattı artık Türklerindir. İran kuvvetleri ise Erbil ve Süleymaniye'yi Talabani güçlerinden temizlemişlerdir. Kerkük ise Arap - Türkmen çoğunluğun kontrolüne geçmiştir. Talabani, İsrailli uzmanlar yardımıyla kaçırılmıştır. Kuveyt'tedir." Senaryonun son satırlarını biliyorsunuz zaten... Hadi hayırlısı deyip kapatalım, ama Cıvaoğlu'nun yazısına "uysa da uymasa da kabilinden yerleştirdiği final cümlelerini de unutmayalım: "Burası Orta - Doğu. Ne senaryolar yazılmaz ve yaşanmaz ki! Varsanılan görüntüler 'serap' gibi bir anda yok olabilir. Burası Orta - Doğu... Ama Atatürk'ün laik Türkiye'si çöl kumlarının rüzgarları, güneş ışınlarıyla, şeriatla, üfürükle, tekkelerle oluşturduğu bir 'serap' ülkesi değil." (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |