|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kıbrıs meselesinin Türkiye'deki rejimin ve statükonun kurucu taşı olduğu gerçeğini şimdilik bir kenara itelim... Bu mesele üzerinden yaşanacak değişimin Kıbrıs'ın boyutlarını fersah fersah aşacağını, ülkedeki iktidar ilişkileri dengesini ters yüz edeceğini, yaşanan direncin kökeninde bu gerçeğin yattığını da bir an için unutalım... Ama şu gerçeği reddetmek mümkün müdür: İster statükocu ister çözümcü, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, "Kıbrıs bugün gelinen noktada kaybedilmiş bir davadır." Gidişat ortada: Kıbrıs Rum kesimi Annan Planı etrafında bir çözüm üretilse de üretilmese de AB üyesi olacak, resmi otorite olarak AB'de tüm adayı temsil edecek. Bu aşamadan sonra, sorun bir AB meselesi haline dönüşecek ve bu çerçevede statüko, Rum kesiminin asli kozu haline gelecek. Beteri korkulan "Rum merkezli entegrasyon manivelası" her anlamda siyasi, sosyolojik, ekonomik ve idari açılardan çalışmaya başlayacak... Nitekim, Kıbrıs Rum kesiminin lideri Papadopulos, Annan Planı'nın daraltılmış metnini müzakere etmek ve müzakere sonucunu referanduma sunmak istemiyor; yani Annan'ın ön şartlarını kabul etmiyor. Arzu ettiği metnin tümünü görüşmek, zamanın kısalığını kullanarak çözümü geciktirmek, 1 Mayıs sonrasına itmek... Bugün Türkiye'nin, özellikle hükümetin attığı adımlar bu "kaybedilmiş davayı geri çevirmeye çalışmaktan ibarettir". Mesele böyle olunca Annan Planı'nın içeriği üzerinde Türkiye'de yapılan tartışmalar anlamsız hale geliyor. Türkiye'nin Annan şartlarını, yani daraltılmış metin müzakeresini ve bunun referanduma sunulmasını kabul etmekle yanlış yaptığı, bu planın Kıbrıs'ta Türkler'in varlıklarını korumaya yetmeyeceği iddiaları Kıbrıs meselesi açısından tümüyle havada kalıyor... Bu tezleri dile getirenler için söylenecek pek bir şey yok: Ya o denli bağlı olduklarını ilan ettikleri "Kıbrıs'ı feda ederek değişim dalgasının ve zorunluluğunun durdurulmasını arzu ediyorlar", devletin katı ideolojik yapılanmasını, bu yapılanmanın kendileri verdiği imkanları korumak istiyorlar... Ya da hayalci, ideolojik, refleksif bir körlük içinde "soğuk savaş zihniyeti"nden kopamıyorlar... Hükümetin son dönemlerde attığı adımlar da aslında, daha çok bu anlayışa, içerideki bu direnişe yönelik oldu. Şu ya da bu koşullarda üretilen asker-sivil mutabakatı, bu mutabakat çerçevesinde Denktaş'ın hareket alanının sınırlanması bunların başında geliyor. Bu yolla hükümet, Kıbrıs'a çözüme yönelmek kadar, Kıbrıs meselesinin kendisinden daha güçlü, daha belirleyici yan unsurlarını, "askeri vesayet ve devletçi statüko duvarı"nı aşmaya çalışıyor. Bu konuda alınan anlamlı yol, muhalifleri, statükocuları kızdırıyor ve hükümete yöneltiyor. Ya da hükümete karşı olanların atılan adımları görmezden gelmesine neden oluyor. Türkiye'deki Kıbrıs tartışmaları aslında bundan ibaret... Ne var ki, oyunun bu birinci perdesindeki tüm sorunlar halledilmiş değil; henüz Denktaş görüşmelerin başlamasına yönelik onayı Kofi Annan'a bildirmedi. Şu anda Ankara'daki umut ve çaba bu konuda yol alınması ve Denktaş engelinin bertaraf edilmesine odaklanmış durumda. Ancak oyunun bir de ikinci perdesi var. Bu perdede Türkiye ve Kıbrıs Türk kesiminin dışındaki aktörlerde sahneye çıkacak, akılları ve taktiklerini sergileyecek: BM, ABD, AB, Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan... İşte bu noktada Türkiye'nin ve hükümetin çok yönlü, çok odaklı, çok alternatifli bir dış politika izlemesi gerekiyor... Umarız içeriyle uğraşmaktan, bunları tasarlamaya zaman kalıyor, akıl yetiyordur... Zira oyunun finali bu noktada başlayacak... Ve bu final sadece Kıbrıs'ın ve AK Parti iktidarının değil, Türkiye'nin izleyeceği güzergah açısından belirleyici olacak...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |