|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
MEHMET ARITI / İLAHİYATÇI
Bana öyle geliyor ki biz, Barış Manço'nun değerini de onu kaybettiğimiz zaman anladık. Bunu anlar anlamaz da hemen düne döndük. Zamanında kıymetini bilememenin ezikliği ile anılara sarıldık. O, Manço ailesinin iki çocuğundan küçük olanı idi. İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi esnasında doğan ağabeyine "Savaş" ismi verilmiş. Savaştan bıkan, artık barış isteyen Manço ailesi doğan yeni çocuklarına "Barış" adını koymuşlar. Böylece mânidar ismiyle Barış Manço'nun yeryüzü macerası başlamıştır. Yıllar akıp giderken Barış Manço ismine lâyık bir şekilde yaşama gayretine girmiştir. GÖNÜLLERE TAHT KURDU Diyar diyar dolaşmış, türküleriyle gönüllere taht kurmuştur. Düşüncelerini türkülerle dile getirmiş, sade bir dille bizi bize anlatmıştır. Her yaştan, her kültürden insanlar onun eserlerinde kendilerinden bir parça bulabilirler. O, toplumun belli bir kesimine değil, bütün insanlara seslenmişti. Bundan dolayı da hakkettiği ilgi ve değeri, ne yazık ki, sağlığında kendi ülkesinden çok diğer ülkelerden görmüştür. Yine de O, Türk adını ve kültürünü dünyanın dört bir yanına duyurarak gelenek ve kültürüne bağlılığını her fırsatta dile getirmiştir. Bir kültür gizlidir şarkılarında. Her mısrası hayattan bir kesit taşır. Komşu Kızı Düriye'yi, Dünyalar Güzeli Kezban'ı, Selahaddin Eyyubi'yi, Hala Kızı Zehra'yı, Süper Babaanne'yi, Süleyman'ı, Binboğa'nın Kızı'nı, Bal Sultan'ı, Aşık Oğlan Osman'ı, Gülpembe'yi, Sakız Hanım ve Mahur Bey'i anlatmıştır şarkılarında. Havva anamız ve Adem babamızın hikâyesini kendine özgü bir üslûpla dile getirmiştir. Konu komşuya dert olan Kul Ahmet'in ceketini işleyecek kadar da doğal bir anlatımı vardır. Geleceğine önem vermeyen ve geçmişinden ibret dersleri çıkarmayan milletlerin hayat damarlarından en önemlisi kesilmiş demektir. Böyle bir toplumda doğan çocuk hastalıklı doğacağı için toplumun geleceği de hastalıklı olacaktır. Yani kangren olmadan bedenden bir parça kesilmiş olur. Bunun bilincinde olan Barış Manço çocuklara özel bir ilgi gösterirdi. Bu yüzden de 7'den 77'ye herkesin sevgilisi olmuştu. Biz, "Adam Olacak Çocuk" adlı televizyon programlarıyla büyüdük. Yarının büyüklerine verdiği değeri bu programlarda ciddi bir şekilde dile getirirdi. Kendine has stiliyle çocuklarla bir yetişkinmiş gibi konuşur ve onları programında konuştururdu. Manço, geleceğe önem verdiği gibi, eskiyi günümüze taşıyarak geçmişine de sahip çıktığını göstermiştir. Gerek programlarında olsun, gerekse şarkılarında olsun yaşlılara saygı ve hürmeti her fırsatta dile getirmiştir. "Seyyah oldum, dolaştım şu âlemi" diyerek dünyayı dolaştığını ifade eden Barış Manço bir Evliya Çelebi olduğunu göstermiştir. O, yeryüzünün her köşesine ulaşıp dünyayı insanlara anlatmak arzusunu taşıyordu. Gezdiği yerleri bize tanıttığı gibi, bizi de onlara tanıttı. Gezdiği yerlerin yaşam tarzlarını bize de gösterdi. Öğrendiklerini ekran başındaki insanlarla paylaştı. "BOŞA GEÇEN ÖMRE YAŞAM DENİR Mİ?" Eğer insanlara bir ömür biçildiyse bunun bir anlamı ve gayesi olmalı. Seher vaktinde göklerin mavi derinliklerine doğru kanat çırpan kuşlar bile bir amaç için yuvalarından ayrılırlar. Hayatın boş bir yaşam olmadığı düşüncesinde olan Barış Manço "Boşa geçen ömre yaşam denir mi?" diyerek hayatın hakkını vermeğe çalışmıştır. Şu üç günlük ömrünü boş yere tüketmeyerek, kendisi dünyadan göçüp gittiği halde, geride kalanlara yüzyıllarca kendisinden söz ettirecek eserler bırakmıştır. El kol hareketleri, hızlı ve düzgün konuşması Barış Manço'nun ayrılmaz bir parçasıydı. Uzun saçları, çenesinin altına kadar inen bıyıkları, takıları, üzerinde görmeğe alıştığımız kıyafetleri olmadan Barış Manço eksik olurdu. Günlük hayatında sade bir vatandaş olmasına rağmen, programlarda ve konserlerde ilginç takı ve kıyafetlerle karşımıza çıkardı. Geçmişinden utanan insanların yanında O, geçmişine ve kültürüne sahip çıkmıştır. Sevenleri onu şalvarıyla görmeğe alışmışlardı. Halk onu bu haliyle sevdi ve kabul etti. Parmaklarında hiç eksik olmayan parlak ve iri taşlı yüzükler en çok ona yakışırdı. Yukarıda da değindiğimiz gibi bir kültür gizlidir türkülerinde. O, "Sabrın sonu selamettir", "Ayrılık geldi başa, katlanmak gerek", "Silahla mertlik olmaz", "Gönül ferman dinlemez", "Kara haber tez duyulur","Altın çöpe düşse, değerini kaybetmez", "Bir çiçekle bahar olmaz"... gibi birçok atasözü ve "can bedenden çıkmak, sarı çizmeli Mehmet Ağa, konu komşuya dert olmak, ibret-i âlem olmak, yâ nasib yâ kısmet, kırk yılda bir, kara haber, nazar eylemek, cümbür cemaat, iş başa düşmek, kalemi kırmak, bir eli yağda ötekisi balda, bin derde deva olmak, attan inip eşeğe binmek"... gibi deyimlerle sözlerindeki anlamları güçlendirmiştir. Belki de onları ölümsüz kılan şey de budur. MODERN EVLİYA ÇELEBİ'YDİ Bir Evliya Çelebi olan Barış Manço'nun eserlerine baktığımızda, her biri kültürümüzün vazgeçilmez temel taşlarından olan Yunus Emre'den, Karacaoğlan'dan, Dede Korkut Hikâyeleri'nden, Mevlânâ'dan izler taşıdığını görürüz. Sadece insanları değil, doğal güzellikleri ve hayvanları da şarkılarında işlemiştir. Ne Doğu'yu bırakıp Batı'ya, ne de Batı'yı bırakıp Doğu'ya yönelmiştir. O, ikisini birlikte işleyerek Doğu ve Batı'yı sentezleme düşüncesini benimsemiştir. "Dünya hancı biz yolcu", "toprağa dönmek", "son uykuya dalmak" ifadelerini kullanmasından da anlaşıldığı gibi ölümün doğallığına dikkat çekmiştir. O da bütün ölümlüler gibi "altı üstü beş metrelik bez parçası"na sarılarak bu dünyadan göçüp gitmiştir. Biz de, dolu dolu bir hayat yaşayan ve yapmak istediklerinin çoğunu gerçekleştiremeden Ahiret'e göçen Barış ağabeyimize diyoruz ki: Sen kültürlerin değişik renkleriyle renklenmiş, farklı kokularıyla ıtırlanmış olansın. Sen aşıkların dostu, yalnızların sırdaşısın. Sen herkesin, kendisinde kendilerini ilgilendiren bir şeyler bulduğusun. Sen, televizyon ekranlarında göründüğünde henüz "agu" demekten başka bir kelime bilmeyen çocukların sevinç gösterilerinde bulundukları Barış ağabeyisisin. Ninelerin tebessümle seyrettiği uzaklarda olan, fakat yüreklerinde hissettikleri Barış evlatlarısın. Bu milletin sarı çizmeli Barış'ı da sensin. Sen bu ülkenin yanan, fakat erimeyen kalbisin.
TAHAMMÜLÜMÜZÜ TAHAMMÜLSÜZLEŞTİREN
EMRULLAH GÖKHAN / İLAHİYATÇI
Türkiye medyasının üzerine körükle gittiği fakat aslında Avrupa'daki tahammülsüzlerin sebep olduğu yaygara Müslümanlar'ın tahammülünü de tahammülsüzleştirmek üzere. Sözünü ettiğimiz tahammülsüzler kendilerini yerine göre laik, demokrat, sosyalist, özgürlükçü ve -tabii olmazsa olmaz!- Hıristiyan Demokrat olarak tanımlamaktadırlar. Bunların hepsi kendilerini özgürlüklerin ve insan haklarının sınırsız savunucusu zanneden tiplerdir. Fakat İslam ve bu dinin mensupları söz konusu olunca bunlarda ne demokratlık ne de özgürlük taraftarlığı adına bir şey kalmıyor. Adeta bir düşman edasıyla karşımıza bir tahammülsüzler topluluğu olarak çıkıyorlar. Her fırsatta Müslümanlar'a saldırmayı bir meziyet zanneden bu tahammülsüzler şimdilerde kendilerini "kadın hakları savunucusu" aynasında görüyor. Bu zevat Müslüman kadının başındaki örtüyü aldıklarında Müslüman kadını özgürleştireceklerini iddia ediyorlar. Oysa toplumsal özgürlük, bir insanın kendi değerlerini, inançlarını yaşaması ve bunları savunmasının yanı sıra kimsenin haklarını ihlal etmeden sosyal hayata katılabilme becerisi gösterebilmesini ifade etmez mi? İşte tahammülsüzler özgürlüğü işlerine geldiği gibi yorumlamaktan geri kalmadıkları gibi özgürlük naraları atarak başka insanların özgürlüklerini sınırlayabilecekleri zehabına kapılıyorlar. Diğer taraftan Fransa'da son getirilen yasakları bu ülkenin kendi şartları içinde iyi okumak lazım. Gerçek şu ki, Fransa özelinde yaşanan gelişmelere doğru pencereden bakmadan getirilecek yorumlar bizi yararsız noktalara sürükler. Hadisenin özünde "ondokuz bilgenin(?)" biraraya gelerek Fransa'da laikliği yeniden şekillendirme çabası yatıyor. Bu arızi gelişme Avrupa'yı bir çıkmaza soktu. Oluşturulan kurulun tek Türk üyesinin üstün çabaları ile(!) orta dereceli öğretim kurumlarında başörtüsü yasağı yürürlüğe kondu. Sosyal bilimciler bu yasaklamanın, Avrupa'da din temelli kamplaşmaların ve dolayısıyla etnik sınırların keskin biçimde yeniden çizilmesine sebep olabilecek ölçekte önem verilmeyi hak eden bir hadise olduğunu belirtiyor. Avrupa basınının bir kısmı, "Laiklik çıldırdı, özgürlükler kısıtlandı, Avrupa'nın sonu!" başlıkları atarak yasağı eleştirdi ve eleştiriyor. Türkiye'de ise Hürriyet başta olmak üzere gazeteler attıkları başlıklar ve yazarlarının yorumları ile konuya karşı ne kadar tahammülsüz olduklarını bir kez daha cümle aleme ispatladılar. Almanlar bile Türk basınının attığı manşetlere şaşıp kaldılar. Önümüzde kendisini büyük gibi gösteren bir sorun ve en az onun kadar büyük -ama gerçekten büyük- bir gerçek var. Sorun aslında büyük görünmesine rağmen atılacak ufak adımlarla çözüm yönünde mesafe kaydetmek işten bile değil. Ama gerçeği görmek istemeyen tahammülsüzler kanayan yarayı kaşımaya devam ettiği için sürekli başa dönüldüğü kanaati uyandırıyor. Kanayan yaranın kangrene dönüştüğü gün tahammülsüzler için çok geç olmuş olacak. Eski kıtadaki baskı ve yasaklar kesinlikle biz Müslümanlar'ı korkutmasın, geleceğe ilişkin kaygılara sürüklemesin. Bu coğrafyada 11 Eylül olaylarından sonra İslâm'ı araştıran ve Müslüman olanların sayısı gittikçe artmaktadır. Özelikle son dönemde türeyen baskı ve yasaklar İslâm'ı araştırmak isteyenlerin sayılarının artmasına vesile olmaktadır. Bu yönüyle yasaklamaların yoğunlaşmasını İslâmlaşmaya doğru artan ilgiye paralel düşünmek yanlış olmaz sanırım. Öte yandan yasakları getirenler Avrupa'yı uçuruma sürüklediklerinin farkında değiller anlaşılan. Çünkü Avrupa'da meydana gelebilecek kamplaşmalar henüz kendi anayasasını bile oluşturamamış Avrupa Birliği projesinin sonu olabilir. Tabir yerindeyse Avrupa genelinde getirilen yasaklar gece karanlığıdır. Ama her gecenin ardından güneşin doğacağı da kesin. Avrupa'da uzun vadede doğacak güneşin adı inşallah İslâm olacaktır. Bu süreçte Müslüman kardeşlerimizin Allah'ı hatırlamaları sermayeleri; Akıl ve sağduyu varlıklarının kökleri; Aşk varlıklarının temeli; sevk hayatlarının aracı; Allah düşüncesine dalmaları yoldaşları; inanç güçlerinin kaynağı, hüzün arkadaşları; bilgi silahları; sabır elbiseleri ve erdemleri; İlahi İrade'ye boyun eğmek vakarları; hakikat kurtuluşları; ibadet alışkanlıkları olduğu müddetçe enseyi karartmalarına gerek yoktur. Yaşlı kıtanın toplumsal dokusunda artık inkar edilemeyecek derecede belirleyici bir unsur haline gelen Müslümanlar, tahammüllerimizi tahammülsüzleştirmeye çalışan tahammülsüzlere karşı verilebilecek en güzel cevabin şiddete başvurmadan sağduyu ile çözüleceğini iyi biliyorlar. Fakat tahammülsüzlerin, yaptıkları tahammülsüzlüklere karşı Müslümanlar'ın boyun eğmeyeceğini; gerektiği zaman ve uygun zeminde gereken cevabı -hem de gecikmeden- vermekten çekinmeyeceklerini kafalarının bir köşesine yazması lazım. Ne de olsa tahammüllerimizi tahammülsüzleştiren tahammülsüzlerin de artık tahammüllerini gözden geçirmeleri gerekmektedir. Bilmem anlatabiliyor muyum? ADALET VE EMANET
NACİ GÜMÜŞ / EĞİTİMCİ-YAZAR
Adalet olursa, kalkınma olur. "adaleti tesis etmek, emaneti ehline vermek" kalkınmanın, ilerlemenin yolu bu duyarlıktadır. Toplumda görülen arızalar, sistemdeki tıkanıklar; "adalet emanet" bilinciyle geliştirilen hareket stratejileriyle zamanla yok olur. Yolsuzluk, rüşvet, iltimas, adam kayırmacılık böyle bir düzende barınamaz. "erdemli toplum, ideal insan" düşüncesi etrafında adalet duygusunu, emanet bilincinin egemen olduğu bir yapılanmada atılım ve açılım imkanları kendiliğinden doğar. Milli, manevi, ahlaki ve insani değerleri korumanın, güven duygusunu beslemenin tek yolu; adaleti tesis etmek, emaneti ehline vermektir. Kabiliyet, kapasite derinliğine, tecrübe birikimine sahip kişidir ehil. Güvenilen, iş bilen, iş yapan değil de, gücü ve parası olan itibar görüyorsa hizmet platformlarında yanlış konumlandırma yapılıyorsa hüsn-ü niyet beslemek saflık ötesi olur. Bu çerçevede bölgecilik, hemşehricilik, ırkçılık da adalet duygusunu tahrip eden, hukuka zarar veren temayüllerdir. Genel anlamda, ìhuzur ve mutlulukî ortamının oluşturulması yolunda atılan bütün müsbet adımları, girişimleri niyetleri desteklemek lazımdır. Bu itibarla ciddi, samimi ve ilmi gayret ve çabalar içersinde olan herkes devlet- millet sevdalısıdır. Bunu anlamak, bunu görmek lazımdır. Devletin ve milletin bütün kurum ve kuruluşları işin ciddiyetini anlayarak, hizmet aşkıyla harekete geçmesi lazım. Medeni ölçüler içerisinde meşru dairede inisiyatif kullanarak, dünyadaki değişme ve gelişmeleri de dikkate alarak, ilgili alanlara, müdahil olması lazım. "Elin terazisi, dilin kemiği yoktur" dedikodularla zaman kaybetmemek lazım. Adalet duygusu kök salarsa zihninizde berraklık, gönlümüzde ferahlık uyanır. Herkes hakkına razı olur, vatandaşın sırtı pek, karnı tok olur. Yönetenlerin de başı dik olur. İşsizlerin sayısını, açlık sınırında olanların varlığını, öz değerlerden kopanların miktarını belirtmekten korkma ve utanma süreci kapanır. Fert olarak, toplum olarak medeni olmak, empatiyi geliştirerek sempatik olmak, iki yüzlülükten, kendimizi aldatmaktan kurtulma becerisini göstermek lazım. Millete ak sayfalar açılacağı müjdesini veren ak kadrodan bu yönde yüksek beklentilerimiz vardır. Bardağın dolu tarafına bakılırsa etkili, verimli ve olumlu çabalar var. Fakat idealist insanların bir süküt-u hayal yaşaması ihtimalinin ihtimaline dahi tahammül kalmamıştır. Bu tarihi fırsatın çok iyi değerlendirilmesi görevi yalnız Ak Parti iktidarında değildir. Bütün kurumların, sivil toplum örgütlerinin doğru olanı, milli menfaatlere uygun olan adımları canla başla desteklemesi, hükümete arka çıkması lazım. Yanışlar varsa yıkmadan, kırmadan, dökmeden uyarmak, uyandırmak lazım. Tabiidir ki, iktidarın da bir yıkma hamlesi olmayan yergilerden istifade etmesi gerekir. Özeleştiri, yani muhasebe, murakebe hepimiz için gerekir. Ve her kesin menfi veya müsbet her şeyde bir katkısı vardır. Unutmayalım, dünyaya bir daha gelme şansımız olmadığı gibi, ikinci bir Türkiye de yoktur. Yeryüzü cenneti bu ülke de bize emanettir. Emanete hıyanet olmaz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |