|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ne yapabiliriz; bu da Türkiye'nin kaderiymiş: sıra "açık toplum"un savunulmasına gelince iktidarda olanlar, olmayanlara kıyasla çok daha başarılı bir politika uyguluyorlar! İktidar kimi köhnemiş yapılara yönelik olarak "yıkıcı" bir rol üstlenirken, "muhalefet" köhnemiş yapılara sahip çıkma anlamında fazlasıyla "yapıcı" bir konumda...
Önceki gün sayfamızda yer verdiğimiz bir okur mektubunda, Kronik Medya'nın "muhalif" tavrının giderek buhar olduğundan söz ediliyordu. Okurumuz eski bir Medyakronik okuru da olduğundan, sayfamızda görülen bu "gerileme"yi, iki editörü olarak içinde bizim de yer aldığımız ülkenin bu ilk sahici "medya eleştirisi" sitesinin yayınlarıyla karşılaştırmaktan da geri durmuyordu. Ne diyelim, "Ahh Medyakronik yılları!" diyerek biz de mi o günleri analım?! Aslında okurumuz haksız değil, Medyakronik'in yayınları gerçekten çok daha "muhalif" bir özellik taşıyordu. Ancak unutmamak gerekir ki, o dönem "iktidar"ın ve onun yolundan giden medyanın yapısı bugünkünden çok farklıydı. Yanlış anlaşılmasın sakın, "koalisyon" gitti ve yerine başımızın üzerinde yeri olan AKP Hükümeti geldi diye değil tabii ki! "Ecevit, Yılmaz, Bahçeli ve Özkan Hükümeti" (sonuncusunu unutmak haksızlık olur doğrusu!) ve ona destek çıkan medya öyle bir "performans" sergiliyordu ki, medyasıyla birlikte iktidara-hükümete "muhalif" olmak bugünkünden hem çok daha kolay, hem de çok daha gerekli ve anlamlıydı... 3 KASIM SONRASI
Peki 3 Kasım sonrası oluşan iktidar artık "muhalif" olma nedenlerini ortadan kaldırdı mı? Artık her şey güllük gülistanlık mı? Ne münasebet, "muhalefet"in varlık nedeni bugüne kadar dünyanın hangi "yönetim"i karşısında ortadan kalkmış ki, Türkiye'de de kalksın. Ancak, AKP iktidarının gecikmeden kapağını kaldırdığı "AB" ve "Kıbrıs" başta olmak üzere kimi önemli "dosyalar", ülkede kendilerini "muhalefet" safına yerleştiren cephe tarafından öyle bir bombardımana tutuldu ki, "muhalif" kimliğimizi kaybetmeyelim diye bu cephenin yanında yer almak olacak iş değildi doğrusu... Ne yapabiliriz; bu da Türkiye'nin kaderiymiş: sıra "açık toplum"un savunulmasına gelince iktidarda olanlar, olmayanlara kıyasla çok daha başarılı bir politika uyguluyorlar! İktidar kimi köhnemiş yapılara yönelik olarak "yıkıcı" bir rol üstlenirken, iktidarda olmamanın, dolayısıyla sorumlu olmamanın getirdiği avantajla değişim-dönüşüm yolunda çok daha ateşli, çok daha enerjik olması gereken "muhalefet" köhnemiş yapılara sahip çıkma anlamında fazlasıyla "yapıcı" bir konumda...
ANLAMSIZ POLEMİKLER
Endişe etmeye gerek yok tabii ki... Hele şu "Eski Rejim" bir güzel elden geçsin, bir gün gelecek (eğer o zaman da hâlâ iktidarda ise) AKP iktidarı da sahici bir "muhalefet"le karşı karşıya gelebilecek... Ama takdir edersiniz ki bu iş biraz zaman alacak gibi görünüyor; hele ortalık biraz aydınlansın, ülke yıllardır üzerinde taşıdığı "Eski Rejim"in alışkanlıklarından biraz kurtulsun... "Muhalefet" nihayet rolü ve işlevinin farkına varıp, koltuğunun altındaki ciddi dosyalarla ciddi polemikler yapabilir hale gelsin... Hayal değil, kısmetse bunları da göreceğiz.... Oysa bakın, "muhalefet"in ülke gündemine taşıdığı bugünün "polemikler"i ne kadar anlamsız... Bir iki örnek verelim: Şu günlerin hükümete yönelik itirazlarının birisi de Milli Eğitim Bakanlığı'nın yurtdışında görevlendirilecek personelin seçimindeki mülakatta, bugüne kadar ayrı bir başlık olarak düzenlenen "Atatürkçülük, laiklik ve demokrasi ölçütleri"ni kaldırmasıyla ilgili. Bu zamana kadar söz konusu personelin seçimindeki mülakatta puanlanacak özelliklerden birisi de adayların "Milli şuur, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık, laik, çağdaş, demokratik davranış"larıymış. Ama bugün Milli Eğitim Bakanlığı bu ölçütü şöyle değiştirmiş: "Milli şuur ve protokol bilgisi". Vay sen misin bu değişikliği yapan... Gazete "Atatürkçülük ölçüt değil!" ve "Atatürkçülük teferruatmış" gibi alaycı başlıklar atmakla meşgul. CHP'liler de boş durur mu? Bu partinin Grup Başkanvekili Haluk Koç da "sert tepki"sini hemen ortaya koymuş: "Milli Eğitim Bakanı, kafasının arkasındaki kadroları yurtdışında görevlendirme çabasında. İçeride Ömer Dinçer felsefesiyle, dışarıdan bu tür yönetmeliklerle Türkiye'yi kuşatmaya çalışıyorlar."(!) Aslına bakacak olursanız, yurtdışında görevlendirilecek personelin seçiminde değil önceki ölçütü, yeni ölçütü (yani "Milli şuur ve protokol") aramak bile şöyle iyisinden bir "muhalefet"i fazlasıyla hakediyor, ama kolaysa siz şimdi gelin de "muhalefet" diye CHP'li Koç'un açıklamasının yanında yer alın! Söz konusu "personel" zaten devlet memuru olduğuna göre, mülakatta "milli şuur" aramanın ne anlamı var; zaten sözü edilen bu şeyi nasıl arayacaksınız?! "Muhalefet"in dile getirdiği anlamsız ikinci bir "polemik"ten de söz edilim:
BU DA MUHALİF KÖŞE YAZARI
Muhalif gazetenin muhalif köşeyazarı tutmuş "Halk Ordusu" başlıklı bir yazı yayımlamış. Yazısında iki yüksek rütbeli komutanın son günlerde yaptığı açıklamalardan söz ediyor. Bu açıklamaların ikisi de "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kelimenin tam anlamıyla bir halk ordusu olduğuna" dikkat çekiyor. Bu temel açıklamanın arkasından da "Et tırnaktan ayrılmaz. Bu ordu halkın ordusudur" gibi tamamlayıcı açıklamalar geliyor... Köşe yazarı soruyor ve hemen cevaplıyor: "İki komutan da neden peşpeşe 'Türk ordusu halk ordusudur' diye bilinen gerçeğe vurgu yapma gereği duymuşlardır? Ben buna savunma kararlılığı ve refleksi diyorum. Askerde olan, olması gereken 'bir tehlikeyi önceden görme' özelliği..." Tamam, köşeyazarı ne diyorsa desin bir şey dediğimiz yok ama, madem ki "muhalif" bir role soyunmuştur hiç değilse "Komutanların bu açıklamaları da epeyce anlamsız-yersiz kaçmadı mı?" diye sorması gerekmez mi? Çünkü biliyorsunuz, TSK'nın "halk ordusu" olma özelliği besbelli bir durum. "Halk ordusu" dediğimiz ordular, Fransız Devrimi'nin bir icadı ve askerlik görevinin sırası geldiğinde ülkenin her erkek vatandaşı için zorunlu kılınmasıyla ortaya çıkıyor. Dolayısıyla sadece Türkiye'nın değil, başka pekçok ülkenin orduları da "halk ordusu" özelliği taşıyor. Eğer ülkede "silah altına alınma" bir vatandaşlık görevi olmaktan çıkarılıp, ordu "profesyonel" bir yapıya kavuşturulmamışsa.... İşte böyle.... Söylediğimiz gibi, hadi gelin de "muhalefet" saflarında yer alın bakalım, kolaysa! (K.B., A.G.)
Ahmet Çakar'ın vurulması ve gazetecilikte 'haberi süzme' meselesi… Eski hakem ve spor yorumcusu Ahmet Çakar'ın silahlı saldırıya uğraması, bu tür kritik olaylarda gazetecilerin haberi sunma ve haberin ham malzemesini değerlendirme konularında ciddi bir sorumlulukla karşı karşıya olduklarını bir kez daha gösterdi… "Kritik haber"den, medyanın haberi şöyle ya da böyle sunmasının okurlarda yaratacağı tepkilerin önemli farklar gösterdiği haberleri kast ediyoruz… Temel soru şudur: Herhangi bir somut olayda, gazeteci, o olayla bağlantılı olan ya da -daha önemlisi- bağlantılı olabileceğini düşündüğü bütün ham malzemeyi kullanmaya mezun mudur? Gazeteci böyle yapmaz; bazı bilgileri öne çıkarmaz ya da hiç kullanmazsa "halkın haber alma hakkı"nı ihlal mi etmiş olur? İlk anda "gazetecinin kendi kendisine sansür koyması" gibi bir ses verse de, bu sorular, özellikle "kritik" haberler için gayet meşru sorulardır… Gelelim, son "kritik haber"e, Ahmet Çakar'ın vurulması olayına… Mesela olayı sürmanşetten veren Vatan gazetesinin sunumu, bu açıdan bize son derece problemli göründü… Vatan, "Futbolda mafya terörü" patlangaçının eşlik ettiği haberinde şöyle diyor:
"ÜÇ BÜYÜK KAVGASI VARDI… Mafya usulü kurşunlanan Ahmet Çakar son dönemde TV'de üç büyük polemik yaratmıştı… 1. Galatasaray'a 99 milyon dolar kredi bulma sözü veren işadamı Sahip Som'a 'yalancı' diyor, sarı kırmızılı takımı dolandırmaya çalıştığını ileri sürüyordu… Federasyon Başkanı Halûk Ulusoy'la hakemlik yaptığı yıllardan bu yana yıldızı hiç barışmadı. TV'deki yorumlarında sık sık Ulusoy için ağır ifadeler kullanıyordu… Ali Şen'le en son 'seni o işe ben aldırdım' sözü yüzünden kapıştı. Mahkemelik oldular. Ancak Şadan Kalkavan araya girince barıştılar." Vatan, içeride de "Futbolun sivri dilli yorumcusu Ahmet Çakar'a silahlı saldırı" üst başlağının altında "3 CEPHEDE SAVAŞTI" başlığını kullanmıştı… Aynı şey, haberi gene sürmanşetten veren Sabah için de geçerli… Hatta, haberin devam sayfasındaki başlık, Vatan'ınkinden bile daha "iddialı": "KURŞUNLARIN ARDINDA HANGİ 'YORUM' VAR?" Sabah, tıpkı Vatan gibi üç ismi öne çıkarıyor. Yalnız onun listesinde Halûk Ulusoy yok, buna karşılık Lucescu var! Söyleyin, bu "hatırlatmalar" halkın haber alma hakkıyla ne kadar ilgili? Onlar olmazsa, bu haber eksik mi kalır? Bu, yangına körükle gitmek değil midir? Yalnız taze bilgilerin değil, olayın "background"undaki bütün bilgilerin de hiçbir süzgeçten geçirilmeksizin aktarılmasının taşıyabileceği sakıncaları göstermek üzere Vatan'ın haberine dönelim… Haberdeki bol miktarda çerçeveden biri de Erman Toroğlu'na ayrılmış. Toroğlu, Ahmet Çakar'ın vurulması meselesini, Hıncal Uluç'a bakın nasıl bağlıyor: "(…) Türk basınında azmettirici, hedef gösterici, kendini büyük zanneden kalemler var. İşte bunların en basiti Hıncal Uluç. 'G. Saray düşmanı Erman Toroğlu' diye yazan, sevgiden söz eden, insanlıktan söz eden Hıncal Uluç. Ondan sonra da sporda terör var diye İçişleri Bakanı'nı, Emniyet'i göreve çağıran, 'imdat' diyen Hıncal Uluç. Şimdi terörün nereden kaynaklandığını insanlar daha iyi görmeye başladılar. Hedef gösterilirseniz bir gün vurulursunuz. Aynı Uluç'un yaptığı gibi…" Ahmet Çakar'ın "dili"yle ilgili sıfatları biliyoruz, televizyonda çok sayıda insanla, bazen izleyenlerin bile suratını kızartan diyalogları oluyor. Şimdi buradan kalkıp, Çakar'ı, polemiğe girdiklerinden birinin vurdurttuğunu ima etmek, evet kahvelerde olabilir, ama bir gazete sayfasında olmaz. Hiç kuşkusuz herkes kafasının içinde kurdu bu bağlantıyı. Mutlaka bu tür bir yayıncılıktan uzak duran gazeteler-gazeteciler de kurmuştur. Ama onların tavırlarından da anlaşılabileceği gibi, gazetecilik, akla gelen her şeyin kaleme döküldüğü mesleğin adı değildir. (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |