AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Vicdanınız sızlamıyor mu?

İşte size bir liste: Betül Topçu (Türkiye 1.si), Tuğba Albayrak (12.), Gülşen Ökten (13.), Rabia Çoldur (26.), Ahmet Köroğlu (87.), Zeynep Çağlar (96.), Lokman Tütüncü (124.), Zeynep Güneş (141.), Ayşe Akan (157.), Elif Taştaban (175.), Ayşe Kaplan (232.).... Böyle Ahmet Bilir (959.)'e kadar inen ve ilk bine giren 26 genç... Hepsi İHL mezunu... Sözel ek puan türünden aldıkları puanla, Türkiye'de sözel puanla alan her yere girebilecek durumdalar. Ama hayır, giremiyorlar, sadece İlahiyat kapısı açık onlar için. Ya da yurt dışında herhangi bir yer... Güçleri yurt dışında okumaya yeterse...

İHL öğrencilerinin başarısı bu ilk binle sınırlı da değil. Daha pek çok öğrenci, sağlıklı bir katsayı uygulamasında kaliteli eğitim veren okulları kazanabilecek durumda. Ama gidemeyecekler, hatta önemli bir kısmı yüksek puanlarına rağmen İlahiyat'a bile gidemeyecekler. Çünkü İlahiyat kontenjanları da, İHL mezunlarını alacak yeterlilikte değil.

Bunlar bu ülkenin çocukları.

Birilerine "Vicdanınız sızlamıyor mu?" diye sorma hakkımız bulunduğunu düşünüyorum. Ama alacağım cevabı biliyorum. Bu kararlar vicdanla alınmadı, varıp dayanacağı kıyım biline biline alındı. Öylesine bilinerek alındı ki, İHL'lilerle birlikte koca bir meslek lisesi dünyasına bile kıyıldı. Öylesine bilinerek alındı ki, bu katsayı uygulaması, Normal'i, Fen'i, Anadolu'su ile tüm lise mezunları için kabusa döndü. Ne denebilir? Allah akıl, fikir ve biraz da vicdan versin. Belki biraz da memleket sevgisi... Yani kıydığınız insan, sizin insan potansiyeliniz. Hangi memleket sevgisi, bu ülkenin potansiyel insan gücüne kıymayı göze alır?

İşin içinde çoğunlukla kötü niyet bulunduğunu biliyorum. Ama bir miktar da cehalet var, ön yargı var. Tabii ki İslam konusunda...

Bu ülkenin yönetim kademelerini işgal eden insanlarından bir kısmı, İslam'ın Türkiye için ne anlama geldiğini bilmiyor, İslam'ın toplumda nasıl bir hassasiyet konusu olduğunu bilmiyor ve kendi dünyasındaki İslam sınırı ile Türkiye'nin ve toplumun İslam'la ilgisini sınırlandırmaya kalkıyor.

Bir yazar, "8'inci kattaki büromdan çevreme baktım, şu kadar cami minaresi saydım, bu fazla değil mi?" gibi bir yazı yazabiliyor. Zaman zaman Türkiye'deki cami sayısı okul, hastane sayısı ile kıyaslanır ve bundan da okuyucu, camilerin fazlalığına dair sonuçlara götürülmek istenir. Bir haber programında sunucu, Diyanet bünyesindeki sendika yöneticileri ile konuşurken baktım, cami hizmetleri sayılırken en çok cenaze konusu ile ilgileniyor. Vaktiyle Cihad Baban da "Memlekette ölü yıkayacak din adamı kalmadı" diyerek, din eğitiminin gereğini gündeme getirmiş. Demek bir kesim için din, hemen sadece ahiret yolculuğunda önem taşıyor ve onunla bağlantılı ihtiyaç önemseniyor. Nerdeyse, cenaze namazı kıldırıyor, mevlid okuyor olmasa din adamının, cenaze kaldırılıyor olmasa caminin anlamı kalmayacak. Namaz kılmak için cami gerekli mi? Namaz kıldıracak bir din adamına ihtiyaç var mı? Camide herhangi bir vakit namazı kılmadığınızda bunu bilemezsiniz ki... sadece kafadan ahkam kesersiniz.

Şu an her semtte camiler cıvıl cıvıl. Yüzlerce çocuk hem Kur'an, hem islami bilgiler öğreniyor. Anne - baba namaz kılıyor olmasa bile çocuklarını camiye göndermişler. Cami aynı zamanda bir eğitim ortamı haline gelmiş. Diyelim bir camide 300 çocuk toplanmış. Bir tek imam veya müezzin (ki şu anda camilerde genelde tek bir kişi görev yapıyor) 300 çocuğa bir şey öğretecek. Bu mümkün mü? Mümkün olmadığı görüldüğü için, Diyanet İHL ve İlahiyat mezunlarından resmi görevli olmayanlara, tatilde olan bazı öğretmenlere sözleşmeli olarak görev vermiş. Bir tür geçici işçi gibi... Bunların bir kısmının hizmet karşılığını da cemaat üslenmiş.

İşte toplum. İşte İslam'la ilişki ve onun doğurduğu ihtiyaç alanı... Cami, öğretmen, hoca her neyse.. Çocuğunuza din eğitimi verme gereği duymuyorsanız, toplumda böyle bir ihtiyaç olduğunun farkında olmayabilirsiniz. Ama bu durumda kalkıp, başkalarının hayatını tanzime yönelmeyeceksiniz. Devlet adına hareket edebilecek konumda iseniz, toplumunuzun ihtiyacını görmeye ve karşılamaya çalışacaksınız. Din görevlisi miktarını kendi önceliklerinize göre değil, toplumunuzun ve ülkenizin ihtiyaçlarına göre belirleyeceksiniz. Eğitim kurumlarında din eğitimi alanında bir düzenleme yapacaksanız, toplumun beklentilerini dikkate alacaksınız.

Siz yaparsınız, olur, ama bu demokratik bir toplumun - ülkenin yaklaşımı olmaz. Oligarşik bir iradenin yukardan aşağı tanzimi olur. Sonunda sancı olur.

YÖK Başkanı, "sınırlı sayıda öğrenci kapasitesi"ne sahip, kız öğrencilerin alınmadığı bir İHL şablonu öneriyor. Şablon, "iyi bir eğitim"i de içeriyor. Ama bu, Türkiye gerçeğini görmemenin ve topluma keyfi şablonlar dayatmanın da bir örneği... Bir grup din alimi olsun, yeter mantığı bu. Ya geriye kalan dini hizmet ihtiyacı... Erdoğan Teziç için önemli değilse, tüm toplum için de önemli kabul edilmemeli mi? Yanlış yaklaşımlar bunlar. Egemen zihniyeti temsil ettiklerini düşünenlerin, topluma dayatmaları...

Sonuç itibariyle Türkiye, İslam konusunda kafasını toparlamalı.

Hem toplum - devlet ilişkilerini sağlıklı hale getirmek için, hem ülkenin insan potansiyelini, bir takım saplantılarla heba etmemek için, ülkenin çocuklarına biçilme duygusu vermemek için...


30 Temmuz 2004
Cuma
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED