AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

K R O N İ K  M E D Y A
Ege Cansen 'halka açılma'nın kurallarını hatırlatıyor

Hürriyet yazarı Cansen, Koç ve Doğuş gruplarının halka açılmasını, bu işin "etik kuralları" hatırlatmaya vesile saymış: "Halka açılmalar 'reklâm' edilemez. Halka açılmalar, gayet soğuk bir şekilde ve sadece yazılı basında ve çok kısıtlı bir şekilde 'ilân' edilir..." Yazıdan hemen sonra Kanal-D'nin "halka açılacağı" haberleri geldi. Bu yöndeki açıklamalar, tam tersine "sıcak", hem de çok "sıcak"tı...

Hürriyet yazarı Ege Cansen (kendisinden bir iki yazıda "grev kırıcı köşe yazarı" olarak söz ettiğimizi belki hatırlarsınız) "Centilmenlik bozuldu" başlıklı yazısında (17 Temmuz) ülkemizde hemen hiç kimseyi ilgilendirmeyen bir konuya dikkat çekiyor. Konu Batı'nın gelişmiş ülkelerinde "rekabet hukuku" olarak adlandırılan genel çerçeveye ilişkin. Tamam bizim de adı "Rekabet Kurulu" olan bir kurumumuz yok değil; ama bu kurul kendisine düşen görevi ne derece layıkıyla yerine getiriyor, o başka bir konu...

Cansen yazısının önemli bir bölümünü ülkemizde son günlerde gerçekleştirilen "halka açılma işlemleri"ne ayırmış. Acaba bu işlemler olması gerektiği gibi mi gerçekleşiyor?

En iyisi sözü Cansen'e bırakmak:

'POPÜLER GAZETELERDE YER ALMAZ!'

"Geçen ay içinde, benim de geçmişte sorumlu postlarında bulunduğum Koç ile Doğuş gibi Türkiye'nin en gözde iki grubu, birer 'IPO' yani halka açılma işlemi yaptı. Her iki grup da bu girişimlerini, geniş reklam kampanyalarıyla halka duyurdular. Serbest Pazar ekonomisinin etik kurallarına göre halka açılmalar 'reklâm' edilemez. Halka açılmalar, gayet soğuk bir şekilde ve sadece yazılı basında ve çok kısıtlı bir şekilde 'ilân' edilir. Bu duyurular yalnız denetlenmiş mâli bilgiler içerir. Duyuru metninde 'almayı teşvik eden' tek bir kelimeye yer verilemez. Bu ilanlar TV'de ve popüler gazetelerde yer almaz. Alsa alsa, ekonomi gazetelerinde ve dergilerinde yer alır. Çoğu zaman da kampanya bittikten sonra 'as matter of record only', yani 'sadece kayıtlara geçsin diye' yayınlanmıştır ibaresiyle biter."

Görüyorsunuz; çok yerinde, çok yararlı bir tespit ve uyarı ile karşı karşıyayız....

"Halka açılma"ya ilişkin duyurular "TV ve popüler günlük gazeteler"de yer almayacak ve "reklâm" edilmeden sadece "soğuk" bir biçimde "ilân" edilecek....

Hadi gelin de, "serbest pazar ekonomisinin etik kuralları"ndan birisi olan bu sınırlamalardan hareketle Cansen'in sözünü ettiği iki (Koç ve Doğuş) "halka açılma işlemi"ni değerlendirin...

"Popüler günlük gazeteler"de sayfa sayfa ilanlar, "popüler TV kanalları"nda dakikalarca süren "reklâmlar" ve de üstüne üstlük, "popüler" günlük gazete ve TV'lerde bu "halka açılma işlemleri" hakkında yayımlanan "haber" süsü verilmiş "gizli reklâmlar"... Bu duyuruların hangisi "etik kurallara" uygun?

YALÇINDAĞ'DAN 'SICAK' AÇIKLAMALAR

Cansen'in aktardığımız bu yazısı yayımlandığında Kanal D'nin de "halka arz çalışmaları"na karar verdiği henüz açıklanmamıştı. 23 Temmuz tarihli Milliyet gazetesinde ("popüler bir günlük gazete" yani!) iri puntolarla karşımıza çıkan "Kanal D halka açılıyor" haberi henüz ortada yoktu. Söz konusu haberden, Kanal D'nin CEO'su Arzuhan Yalçındağ'ın ağzından, Kanal D'nin halka arzı için gerekli çalışmalara başladığını öğreniyorduk. Tahmin ettiğiniz gibi tabii ki "soğuk" bir kampanya açılışı ile karşı karşıya değildik! Kanal D'in halka açılmasına ilişkin açıklamalar tam tersine "sıcak", hem de çok "sıcak"tı...

Kanal D reklam pazarında "yüzde 25'lik payı" nasıl elinde tutuyordu; Kanal D nasıl "öncü bir televizyon kuruluşu"ydu; Kanal D "etik değerlere" ne derece bağlıydı, vesaire...

Böyle değerli, kârlı, reklamı bol bir televizyon kanalı "halka açılır" da halk buna kayıtsız kalabilir miydi?!

Kanal D'nin "halka açılması" işlemi henüz başlamadı; şimdilik aracı kurumlarla protokol imzalandı. Bir "kampanya" ile karşılaşmamız fazla gecikmeyecek herhalde... Ve siz işte o zaman görün "etik kurallar"ı! Kanal D, yedi koldan (popüler veya değil) halka nasıl açılacak...

Ve bakalım, Koç ve Doğuş'un kampanyalarından bile haklı olarak rahatsız olan Ege Cansen, "Kanal D'nin halka arzı" hakkında kim bilir neler söyleyecek? (K.B.)


Peki bu gazetecilik mi?

Cumhuriyet'ten Hikmet Çetinkaya, Sabah gazetesi yazıişleri müdürü Balçiçek Pamir'in İran gezisinde büründüğü "sıkmabaşlı ve pardesülü" fotoğrafından rahatsız olmuş. "Medyamız"ın, "Erdoğan'ın İran gezisinde kadın gazetecileri önceden tesettüre sokması"nı şu soruyla yorumluyor: "Bu bir rezillik değil de nedir, söyler misiniz?"

Çetinkaya'nın "Balçiçek Hanım'ın fotoğrafına uzun uzun baktıktan sonra" çıkardığı sonuç şöyle: "Eğer yarın birileri 'Kadınlar tesettüre girsin' buyruğu verirse önce bazı kadın gazetecilerimiz kapanacak!.. Acı ama gerçek bu!.."

YAZININ ÇIKTIĞI GÜN, SABAH...

Çetinkaya'nın yazısının çıktığı gün, Sabah, Balçiçek Pamir'in İran izlenimlerini manşetten aktarmıştı: "ÖRT BAŞINI.." Pamir, manşette İran'daki zorunlu tesettür uygulamasını sert sözlerle eleştiriyordu... Haberin devam sayfasındaki başlık da şöyleydi zaten: "BURADA KADIN İÇİN ÖZGÜRLÜK SÖZCÜĞÜ YOK..."

Pamir'in yazısının son paragrafı da şöyleydi:

"Türk Büyükelçiliği'nin kapısından girer girmez başörtülerimizi çıkartıyoruz. Artık Türk topraklarındayız. Oh be, deyip saçlarımı sallıyorum. Nasıl bir özgürlük keyfi, ben yine ben oldum. Benliğime kavuştum. Bir kez daha Türk olduğum için mutluyum."

Yani özetle: Çetinkaya'nın korkmasına gerek yok! Çetinkaya gibiler İran'daki dini teokrasi gibi buradaki laik teokrasinin de aynı baskıcı mantıktan ürediğini bir anlayabilseler...

Gördüğünüz gibi henüz başlığımızın hakkını verecek bir şeyler söylemedik: Buraya kadar söylediklerimizden, Çetinkaya'nın Pamir'e yönelik sözlerini "gazetecilik dışı" sayıp eleştirdiğimiz sonucuna vardıysanız, hemen vazgeçin... Söylediklerinde "haksız" olabilir ama sonuçta bu da bir fikir...

Çetinkaya'nın yazısını okumaya devam... Yazar, "Balçiçek Hanım'ı ilk kez Sabah'ın Genel Yayın Müdürü Ergun Babahan 'la yaptığı bir röportajı dolayısıyla" tanımış ve orada ona notunu vermiş. Okuyalım:

GÜLMEYİN, KENDİ YAZINIZA BAKIN!

"O röportajda şöyle bir bölüm vardı: Balçiçek Hanım: 'Gazetecilik sevdası ne zaman başladı?' Babahan: 'Benim herkesten biraz daha ters olarak geç başladı. Avukatlık stajımı yaptıktan sonra...' Balçiçek Hanım: 'Hukuk okudunuz değil mi?' Çok gülmüştüm... Ergun Babahan'ın yerinde olsaydım, 'Hukuk okudunuz mu' dediğinde 'Hayır. Ben elektrik mühendisliği okudum' derdim... O zaman da Balçiçek Hanım şu soruyu yöneltirdi: 'Aaa öyle mi?' Bir gazeteci, 'Avukatlık stajı yaptım' diyene, 'Hukuk okudunuz değil mi' diye sorarsa ne derler adama?"

Çetinkaya, meslektaşının bir anlık dalgınlığının bedelini "senden gazeteci olmaz" anlamına gelecek cümlelerle değerlendiriyor... Ama sonrasında, "özel okullar sınavı"yla ilgili değerlendirmesinde öyle şeyler söylüyor ki, iki satır önce gazetecilik dersi veren "büyük usta" bir anda kendi kendini kündeye getiriveriyor. Okuyalım:

"Şimdi gelelim özel okullar sınav sonuçlarına... Mert Gümren, Edremit Özel Özcan İlköğretim Okulu, Orhan Erboğa Şanlıurfa İlköğretim Okulu, Kadir Girişen Yeni Ortadoğu İlköğretim Okulu mezunu... Kadir ve Orhan'ın ailesi yoksul!.. Mert'in ana ve babası ise doktor... Üç başarılı çocuk da Fethullahçı okulda okumuşlar... Şimdi bu çocuklar diledikleri okullarda okuyacaklar... Fethullahçılar yıllardır tüm Türkiye'yi tarayıp Anadolu'daki yoksul ailelerin çocuklarını buluyorlar ve okullarında onları özel olarak yetiştiriyorlar... Mert Gümren, Kadir Girişen ve Orhan Erboğa adlı üç çocuk Fethullahçı tuzağına düşmüşlerdir bugün... Onların dünya görüşleri değişmiş, Fethullah Efendi'nin çocuk müritleri olmuşlardır..."

Çetinkaya'ya soralım: O üç çocuğun "tarama" sonucunda "Fethullahçı okul"lara kaydettirildiklerine emin misiniz? Onlarla ve aileleriyle bir kez olsun görüştünüz mü? Bu üç çocuğun şimdi "Fethullah Efendi'nin çocuk müritleri" olduğuna dair kesin yargınızı oturduğunuz yerden ne kadar da kolaylıkla fırlatıveriyorsunuz...

Balçiçek Pamir'in gazeteciliğini beğenmiyorsunuz, peki bu sizin yaptığınız gazetecilik mi? (A.G.)


Hiç mi hiç ilgisi yok ama...

Romancı Elif Şafak, Milliyet gazetesinde Derya Sazak'ın sorularını cevaplıyor...

Söz dönüp dolaşıp "türban meselesi"ne gelmiş...

Elif Şafak, meseleyi "Türk modernleşmesi" çerçevesinde açıklıyor..

"Bugünü dünden kopararak bir dönüşüm gerçekleştirdik. Biraz da zamanı hızlandırma gayreti içinde olduk. Abdullah Cevdet'in enteresan bir düşüncesi vardır: 'Batı dahi geldiği noktaya 400 sene içinde geldi. Bizim o kadar beklemeye tahammülümüz var mı?' diye sorar. Zamanı hızlandırma dürtüsü her zaman oldu Türkiye'nin. Beklersek, kendi akışına bırakırsak aman güven olmaz, yanlış yerlere gider diye ipleri elinde tutma siyasetini hep yaşıyoruz...."

Evet, gördüğünüz gibi aslında (doğrudan) hiç mi hiç ilgisi yok...

"Beklemeye tahammülsüzlük"ten, "Zamanı hızlandırma dürtüsü"nden söz ediyoruz tabii ki...

Ama sanki ilgisi var gibi de görünmüyor mu? (K.B.)


30 Temmuz 2004
Cuma
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED