|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ülkenin temel sorunları konusunda hiçbir zaman derinlemesine tartışmaları yapamadığımız için, bütün kritik anlarda ve facia dönemlerinde "belden aşağı" vuruşlarla adeta birbirimizden intikam alıyoruz. Bir "hızlı tren faciası" yaşadık, ancak sorunun kaynağına inerek bir türlü canalıcı teşhisi yapamıyoruz. Esas nerede hata yaptığımızı, Türkiye'nin neden hâlâ kısır tartışmalarla zaman kaybettiğini tesbit edemiyoruz. Çünkü siyaset de, medya da, bilimsel kurumlar da güven vermiyor. Mesela medyanın, iktidara yönelik saldırılarının arkasında "küçük çıkar hesapları"nın bulunmadığından emin olamıyoruz. Bunun için çok uzaklarda örnek aramaya gerek yok. Medyanın özellikle, holding bağlantılı temsilcileri geçmişte, patron ve "derin merkezler" adına sayısız "tetikçilik" örnekleri sergilediler, halen de devam ediyorlar. Geçtiğimiz yıllarda, bu ülkede sayısız "andıç" örnekleri yaşandı. Ve bütün bunlar, bağımsız haber kurumları olması gereken gazete ve televizyonlar marifetiyle gerçekleştirildi. Daha da önemlisi, medya-siyaset ilişkileri öylesine "kirli" bir ortam oluşturdu ki, şimdi bile buradan baktığımızda o dönemde kimin eli kimin cebinde olduğunu hâlâ net olarak göremiyoruz. Açıkçası, medyanın uzun yıllara dayanan geleneksel "tetikçilik" anlayışını hâlâ sürdürme gayreti içinde olmasından endişe etmemek mümkün değil. Tren faciası ile ilgili bazı "faullü vuruşlar" hariç, yapılan bütün eleştiriler toplum çıkarları açısından son derece önemli. Ancak, faciayı vesile kılarak başka kurumlara yönelik "önyargılı" yaklaşımları anlamak mümkün değil. Mesela, bazı medya kurumlarının özellikle Türk Hava Yolları'nı hedefe oturtma girişimini biraz kurcaladığımızda, arkasından "pis" kokuların yükseldiğini görüyoruz. Açıkçası, bu ülkede bir gazete ya da televizyon, birilerinin "ihale hesapları" adına tetikçilik yapabiliyor. Peki, böylesine kirli ilişkiler içine girmiş bir medyaya kim, neden ve nasıl güvensin? Maalesef bu yüzden toplum, medyanın en haklı eleştirilerine bile "kuşku" ile bakar hale gelmiştir. Bu yüzden, her facianın, her felaketin ardından yazılar yazılır, eleştiriler yapılır, ama sonrasında her şey unutuluşun derin sularında akıp gidiverir. Böyle dönemlerde sadece medya değil, ülkenin en saygın merkezleri olması gereken bilim kurumları da, bir güvensizlik anaforunda kaybolup gidiveriyor. Ne yazık ki, Türkiye üniversiteleri, tepelerinde "Demokles'in kılıcı" gibi dikilen YÖK yüzünden bilimsel özerkliğini ve saygınlığını sıfırladığı için, kritik dönemlerde çözüm üretme liyakat ve cesaretinden mahrum bulunuyor. Çünkü, üniversitelerimiz bilimsel üretim değil, "zaptiyecilik" işleriyle uğraşıyor. Maalesef bu yüzden de, kimse üneversitelerin ülkenin problemlerine çare üretebileceğine inanmıyor, inanamıyor...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |