|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Milliyet Okur Temsilcisi Yavuz Baydar, 30 Ağustos'ta "savaşı tetikleyen süreç"te Amerikan gazetelerinin izlediği habercilik çizgisiyle ilgili olarak, bu gazetelerde görülmeye başlayan özeleştiri yazılarını ele aldı. Bizim savaş taraftarı büyük basınımızın o dönemde "kraldan fazla kralcı" olduğunu söylersek herhalde abartmış olmayız... Bakalım bizimkilerin özeleştirisi ne zaman gelecek?
"Watergate skandalını ortaya çıkaran Bob Woodward, 'Ben de Bush yönetiminin yetersiz kanıtlar ve argümanlarla savaşa gittiğine ilişkin haberlerin öne çıkarılmasını sağlamalıydım. İşimizi yaptık ama yeterince değil' tarzı bir özeleştiri yapıyor. "Kurtz'un vardığı sonuç şu: Savaşa muhalefet eden çevrelerin görüş ve eylemleri, ayrıca ABD yönetiminin - özellikle Saddam'ın kitle imha silahları konusunda - ülkeyi savaşa götüren 'kanıtlar'ına ilişkin kuşkular, gazete editörleri tarafından yeterince önemsenmedi, hatta zaman zaman gözardı edildi. Bu haberleri hazırlayan tecrübeli muhabirlerin ısrarlarına yazı işleri olumlu tepki göstermedi. Dolayısıyla, süreçle ilgili verilen ve sorgulanmamış 'bilgilerle' desteklenen haberler yüzünden WP bariz biçimde 'tek taraflı' (Bush yanlısı) gözüktü." 'MAZERETİM VAR' Şunu da söyleyelim: Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Leonard Downie Jr. "bu benim hatamdı" deyip esas sorumluluğu üstüne almış. Downie, "süreçle ilgili sıkıntılar"ını gazetenin medya muhabirine aktarırken "mazeretim var" der gibi ama, söylediklerinde tümüyle de haksız sayılmaz... Baydar, işin bu yanını şöyle toparlamış: "Downie, süreçle ilgili sıkıntılarını Kurtz'a anlatırken şunları söylüyor: 'Ön sayfaya çıkan haberlerin muğlak olmaması çok önemliydi. Cheney, Rumsfeld gibi yöneticilerin bilgileri netti. Ama 'olumsuz' - yani Saddam'ın elinde kitle imha silahı olmadığını kanıtlayıcı - içerikli haberlerde çok ciddi bir güvenilir kaynak sorunu yaşandı.' "Kurtz'un ifadesiyle, 'Biz savcı olamayız. İnsanları ifade vermeye zorlamamız mümkün değil. Kendi sezgi veya kuşkularımızı değil, sadece doğrulatabildiğimiz bilgileri aktarabiliriz. Bizler de insanız ve bazen hata yapıyoruz..' "Zor bir süreçti tabii: Bir yanda iyice basına kendini kapamış, ketum bir yönetim, diğer yanda - Ahmed Çelebi gibi - arka planı bulanık 'kaynaklar'. Ancak bunlar mazeret değil. Kurtz, yazısının sonunda hükmünü veriyor: ABD basını çıtayı hiç de yüksek tutmadı ve Washington Post da dahil, sınavı veremedi." TÜRK BASINI Bu "zor süreç"te Türk basınının haberlerini günbegün birlikte gözden geçirdik... Bizim savaş taraftarı büyük basınımızın o dönemde "kraldan fazla kralcı" olduğunu söylersek herhalde abartmış olmayız... Bizim basın, "güvenli kaynak" meselesinin çok ötesinde, çok tuhaf bir çizgi izledi o günlerde. Mesela ülkenin en büyük gazetesi, henüz 20 yaşındaki bir erden ayaküstü alınan "Irak üç günlük iş" demecini sürmanşet yapacak kadar zıvanadan çıkabilmişti o süreçte. Keza gazetenin yazıişleri de, bu "haber kaynağı"nın bir arkadaşının söylediği "gider, birkaç Iraklı vurur dönerim'" cümlesini spota çekme basiretini gösterebilmişti. O gazetenin genel yayın yönetmeninin, Türk basınının Irak'a Amerikan saldırısını nasıl desteklediğini ispata çalışırken getirdiği öneriyi de unutmamalı... Evet, Ertuğrul Özkök, "Büyük Taarruz"un başladığı günden iki gün sonra, 22 Mart'ta aynen şöyle yazdı: "Amerika Birleşik Devletleri'nin Ankara Büyükelçisi Pearson'a bir tavsiyem var. Türk medyasının ana gövdesini temsil eden gazetelerin dünkü birinci sayfalarını ve köşe yazılarını bir bir tercüme ettirip Washington'a iletsin. Türk medyasının, hükümetin yürüttüğü politikaya karşı aldığı tutum, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği açısından çok büyük önem taşıyor..." Öteki büyük Sabah'ın durumu Hürriyet'ten halliceydi... Genel Yayın Yönetmeni'nin, Powell'ın Birleşmiş Milletler'de yaptığı "Irak'ın kimyasal silahları sunumu"nun ardından 32. Gün'den M. Ali Birand'ın "nasıl buldunuz" sorusuna verdiği "Biz ikna olduk, sayfamızı da ona göre tasarlıyoruz" cevabı unutulabilir mi? Milliyet'e gelince... Yok yok, onu da Baydar'a bırakalım. Yanılmıyorsak, o da tıpkı Washington Post'taki meslektaşı gibi kendi gazetesinin o günlerini ele almaya hazırlanıyor... Hayır, elimizde bu yönde bir bilgi yok, ama her nedense o yazıdan sonra bu yönde iyimser bir sezgi geliştirdik kendi kendimize... Belki önümüzdeki günlerde üç büyük gazetenin savaşın hemen öncesindeki ve sırasındaki haberlerinin bir dökümünü de yaparız. İster misiniz? (A.G.) Bahaeddin Özkişi'yi merak etmemek...
Ya da şöyle mi desek: "Bahaeddin Özkişi'yi merak eden iki gazetecinin de muhabir değil, köşe yazarı olması..." Böyle bir "durum" yazıişleri-muhabirlik açısından neye tekabül etmektedir? "Nasıl bir durum, kardeşim" mi diyorsunuz? Haklısınız, önce olayı bir özetleyelim: Olayımız, Milli Eğitim Bakanlığı'nın okullarda okutulacağını açıkladığı "100 temel eser"in ilanıyla, yani bundan neredeyse bir ay önce (belki daha bile fazla) başlıyor. Listede yer alan onca "tanıdık" ismin arasında bu ülkenin entelektüellerinin çok büyük bir bölümünün dahi adını duymadığı bir isim dikkati çekiyor... Daha doğrusu çekmiyor, çünkü ülkedeki hiçbir gazete-gazeteci, "Yahu kim bu Bahaeddin Özkişi" sorusunu sormayı akıl etmiyor... Nihayet 29 Ağustos'ta, bir köşe yazarı (Ahmet Hakan, Sabah) giriyor devreye ve şu "kışkırtıcı" yorumu yapıyor: "KİM BU BAHATTİN ÖZKİŞİ: Milli Eğitim Bakanlığı, gençleri kitap okumaya özendirmek amacıyla '100 temel eser' listesi hazırladı. Olması gerekenlerin hepsi, yani Akif, Nazım, Dostoyevski, Ahmet Haşim, Peyami Safa, Orhan Veli filan listede. Ancak listede adı söylendiğinde 'O da kim yahu?' denilecek bir yazar da var. Aşina olmadığımız bu yazarın adı: Bahattin Özkişi. Tavsiye edilen eserinin adı: Sokakta. Merak ettiğim şu: Acaba gerçekten 'hakkı teslim edilmemiş' bir yazarla mı karşı karşıyayız yoksa ülkemizin en güzide müessesesi 'torpil' burada da mı devriye girdi?" Bundan iki gün sonra gene Sabah'tan gene köşe yazarı bir "meraklı" daha çıktı (Emre Aköz) ve Hakan'ın sorduğu soruyu cevapladı... Aköz, kayınpederi Hadi Çintay'ın "Bunu Ahmet Hakan'a iletirsen sevinirim" diyerek eline tutuşturduğu bir not ve iki öykü kitabı nedeniyle mecburen "konuya giriş" yapmış: Hadi Çintay, Bahaeddin Özkişi'nin gençlik arkadaşıymış. Aköz'e verilen "not" da Özkişi hakkında kaleme alınmış bir tanıtım yazısıymış. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Devam et. Sen on Sait Faik edersin" yorumu ve başka bilgiler Aköz'ün merakını uyandırmış, "Göç Zamanı"ndaki beş-altı öyküyü "bir solukta" okumuş. İşte Aköz'ün yazarla ilgili değerlendirmesi: "Gerçekten ilginç çalışmalar. Şöyle: Özkişi'nin kitaplarını Ötüken Yayınevi basmış. Çünkü 'devlet' (Devlet-i Ebed Müddet) fikrini yücelten bir yazar söz konusu. Bu tip edebiyatçılar, mesela Nihal Atsız'da gördüğümüz gibi, 'Türkler'i temiz, iyi, saf kişiler olarak resmeder. 'Kötü, pis, üç kağıtçı' olan hep başkalarıdır, düşmandır, ötekidir. Ayrıca milliyetçi yazarların çoğu hayata 'ciddiyet'le yaklaşır. Bahaeddin Özkişi'nin öykülerinde bu iki temanın tam tersini gördüm. Mesela bir öyküsünde bankta oturan adamın duygularına şahit oluyoruz. Bir kör gelip yanına ilişiyor. Adam bundan büyük tedirginlik duyuyor. Gerçekten de körlerden rahatsız olan insanlar vardır. Ancak İslami-milliyetçi çevrelerde böyle bir şeyi konuşmak ve yazmak ayıp sayılır. Özkişi ise bunu açıkça dile getirebiliyor. Yani 'kötülüğü', 'kompleksi' dışarıya atmıyor. Bunları birer insani zaaf olarak kabulleniyor. Bir başka öyküsünde ise kahramanımız Alman şair Rainer Maria Rilke'yi kadın sanıyor. Ona aşkla bağlanıyor. O şahane dizeleri yazan elleri öpmek istiyor. Ve günün birinde arkadaşı Rilke'nin erkek olduğunu söylüyor. Bizimki yıkılıyor, gerçeği bir türlü kabullenemiyor. Bu öyküde hem mizahı, hem de kendisiyle dalga geçebilme ('sense of humor') becerisini görüyoruz." Aköz'ün nihai değerlendirmesi de şöyle: "Ahmet Hakan'ın sorusuna dönersek: Bahaeddin Özkişi'yi 'hakkı teslim edilmemiş' bir yazar olarak görmek sanırım daha doğru olur." Bu yargıyı "aceleci" bulabilirsiniz; olabilir ama konumuz bu değil zaten. Konumuz "gazetecilik ve merak..." Hiç abarttığımızı sanmıyoruz: Bizce bu, yazıişleri-muhabir kadrolarındaki merak eksikliğinin ulaştığı vahim noktanın sarsıcı bir örneği... Beklenirdi ki, köşe yazarlarından çok önce haber sayfalarında sorulsun "Kim bu Bahaeddin Özkişi" sorusu... (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |