AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Ben görevimi yapayım da...

Seviniyorum. Boşa gitmiyor demek ki yazdıklarımız. Ben aslında Ertuğrul Özkök'ün tepki vermesini, "öyle diyorsun ama, işin bir de bu boyutu var" demesini beklerdim. Ama, hiç hesapta olmayan biri, kendisi hakkında uzun zamandır olumlu-olumsuz hiçbir şey düşünmediğim bir başka arkadaşımız aradı. Daha doğrusu yazdı.

Ertuğrul Özkök'ün bir yazısından yola çıkarak yazdığım yazıya üzülmüş.

Kim olduğunu kendime saklıyorum, ama yazdıklarını paylaşabilirim:

"Köşemde son yıllarda hakaret içerikli tek yazı dahi çıkmadı" diyor ve şöyle devam ediyor: "Geçmişte farklı bir üslubum vardı, ancak bunun değiştiğini gazetenizin patronu dahi bir röportajında belirtmekten kaçınmamışken, sizin geçmişteki bazı üslup hatalarına hâlâ takılı kalmanızı anlamakta güçlük çekiyorum. Türkiye'de herkesin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bile değişme hakkı olduğuna ve değiştiğine inanır, buna saygı gösterirken, benim üslubumu değiştirmiş olmamı neden kabullenemiyorsunuz?"

Ne diyebilirim ki?

İyi.

Madem geçmişte farklı bir üslubu olduğunu itiraf ediyor ve artık değiştiğini, bunu kabullenmemiz gerektiğini söylüyor; ben de "iyi" diyorum ve bu hassasiyetinden dolayı kendisine teşekkür ediyorum.

Darısı, diğer iki arkadaşımızın başına.

Ben yine de, "yazı müdürü" sıfatıyla Özkök'ün aramasını, hiç değilse "kendi elleriyle konuşlandırdığı" külhan tavırlı yazara ilişkin küçük bir açıklama yapmasını beklerdim. Çünkü, "Hakaret bizim aydın ve yazarlarımıza, eski kuşaklardan kalmış 'şerefsiz bir mirastır.' Bu geleneğin mirasyedileri halen aramızda bir külhanbeyi gibi dolaşmakta ve gelene geçene omuz atmaya devam etmektedirler" diyen kendisi.

Aramadı.

Bir açıklama da yapmadı.

Niye aramadığını çok iyi biliyorum aslında.

Kendince, muhatap almıyor. Bu köşeyi gizli gizli okuyor, bazen sinirleniyor, bazen eşe dosta şekvada bulunuyor, canı istediği zaman mahkemeye koşuyor, ama muhatap almıyor. "Sükût suikasti" mi diyorlardı buna? İzlememiş gibi, okumamış gibi, görmemiş gibi yapmak... Bir tür cezalandırma yöntemi.

Basınımızın (tabii sanat ve siyaset dünyamızın) mutlu, imtiyazlı, yırtmış kalemleri, bir nedene bağlı olmaksızın da bu silahı kullanıyorlar ve "öteki"ni muhatap almayı bilinçaltından "kastlarına ihanet" sayıyorlar.

Böyleleriyle son yıllarda mahkeme koridorlarında teşerrüf ediyorum. Gazetede köşesi var, eli kalem de tutuyor; eh "fikrî müsademe"yi kaldıracak birikime de sahip. Muhatap alsa, karşısındakini meşrulaştırmış (ya da ünlendirmiş) olacak. Ne lüzum var! Aç yüklü bir "tazminat davası", sussun kerata.

Neyse...

Ben yazacağımı yazıp denize atayım da, kim muhatap alırsa alsın.

Bir çift söz de, meseleyi yanlış tarafından ele almakta ısrar eden medya sitelerine:

Ben, "Bu 'şerefsiz mirası' reddetme zamanı gelmiştir" diyen Özkök'ün feveranında haklı olduğunu, ama işe "mezkur mirasın" sürdürücüsü olan bazı Hürriyet yazarlarından başlamak gerektiğini yazmıştım; ama medya siteleri "Ahmet Kekeç medyadaki şerefsizleri deşifre etti" diyerek, konuyu bambaşka bir mecraya taşıdı.

Ne alakası var?

Biz insanların kişilik özelliğinden değil, üslup özelliğinden söz ediyoruz. Zaten Haşim de, Özkök de, "şerefsiz" derken, üslup özelliğinden yakınıyorlardı.

Kaldı ki, ben kimseyi herhangi bir sıfatla anmadım.

Şerefsiz hiç demedim.

Şerefsiz dememek için de, özellikle, "mezkur miras" tamlamasını kullandım.


28 Eylül 2004
Salı
 
AHMET KEKEÇ


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED