|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Cumhuriyet'in bir başyazısında ortaya attığı "Hükümete yakın medya, ordu üst kademesinde çelişki yaratmaya çalışıyor" şeklindeki suçlamaya Hürriyet'ten gelen, "onu yapan sizsiniz asıl" demeye getiren cevabı hatırlıyorsunuzdur. Bu sayfada, Hürriyet'in Cumhuriyet'in haberlerinden ve kimi köşe yazılarından aktardığı satırları sizin dikkatinize de sunmuş, bu cevabı "haklı, yerinde ve okkalı" bulduğumuzu belirtmiştik... Gerçekten de çok tuhaf, anlaşılmaz bir başyazıydı o; belki ancak, başyazıyı yazan Cumhuriyet mensubunun Cumhuriyet okumuyor olma ihtimaliyle açıklanabilecek kadar tuhaf... Gene hatırlayacaksınız, bu "atışma"yı aktarırken, hakkını teslim ettiğimiz Hürriyet'e bir de hatırlatmada bulunmuştuk... "Cumhuriyet konusunda haklısınız ama aynı işi Hürriyet'in sayfalarında yapanlar da var" deyip Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun'un yazılarına başvurmuştuk... Bugün, "ordu üst kademesinde çelişki yaratma amacı taşıyan yazı" kategorisinden son örnekle karşınızdayız... Yazarımız gene Emin Çölaşan. Çölaşan bu kez iki "üst düzey" komutanı karşılaştırarak ve işin adını da koyarak yapıyor bu işi... Yani, üzerine konuştuğumuz yazı türünün yalnız son örneğiyle değil, aynı zamanda en tekâmül etmiş örneğiyle karşı karşıyayız... Çölaşan'ın "Komutanlar da yakınıyor!" başlıklı yazısının (31 Ekim) büyük bölümü Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın sözlerine ayrılmış... Yazar bu bölümde önce komutanın 29 Ekim resepsiyonunda dile getirdiği "PKK uyarıları"na atıfta bulunuyor ve meseleyi AB'ye bağlıyor: "Toplum AB ilkeleri doğrultusunda yörüngesinden saptırıldı. Umursamazlık bir kez daha egemen kılındı." Yazarın bu konuda Orgeneral Büyükanıt'tan seçtiği cümle ise şöyle: "PKK'nın elebaşı Öcalan, İmralı'da görüştüğü avukatları aracılığıyla örgütünü yönetmeyi sürdürüyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde, hiçbir terör örgütünün lideri hapiste iken örgütünü bu kadar kolay idare edemez. Bunun dünyada başka bir örneği yok. İmralı'da, Şam'da olduğundan daha rahat hareket ediyor.'" Şimdi de Çölaşan'ın bu yaklaşımla "çelişkili" bulduğu bir başka komutanın sözlerini aktaralım... Çölaşan'ın andığımız yazısının son paragrafı: "Aynı resepsiyonda Genelkurmay Başkanı da konuşuyor: 'Bana çok haksız eleştiriler yapıldı. Ama devletin uyum içinde olması lazım. Hata yapmamak gerekir. Ben hükümete bağlı bir organım. Erdoğan ve AKP başka, hükümet başka. İnsanlar ve hükümetler geçicidir ama kalıcı olan devlettir. Devletin organlarının uyum içinde çalışmaları esastır.' Ne diyeyim, harika! Ancak yukarıda alıntı yaptığım iki komutanın sözlerinin bu 'uyumun' içine pek sığmadığı, hatta ortaya ciddi bir çelişki çıktığı anlaşılıyor." Bu iki alıntının nasıl olup da "ordunun üst düzey komutanları arasında ciddi bir çelişki" olduğunu gösterdiğini biz tam anlayamadık... Her şeyden önce iki komutan farklı konulardan söz ediyor... Büyükanıt'ın "İmralı meselesi"nde eleştirilerinin olduğu açık da, Özkök'ün sözlerinden bu konuda Büyükanıt gibi düşünmediği gibi bir sonuç nasıl çıkar? Yoksa Çölaşan, çelişkiyi, -bir varsayım da olsa- Büyükanıt'ın "hükümeti uyarması" ile, Özkök'ün "devletin bir organı olan hükümet"le uyum içinde çalışmak gerektiğini belirttiği sözleri arasında mı buluyor? Galiba öyle. Hürriyet yazarının aklı, mesela Özkök'ün "İmralı" konusunda Büyükanıt gibi düşünürken, aynı zamanda "hükümetle uyumlu çalışmak"tan söz edebileceğine yatmıyor belli ki... Zaten Genelkurmay Başkanı da o konuşmasında "hükümetle her konuda fikir birliği içinde olmadıklarını, bunun da normal olduğunu" özellikle belirtmişti... Ne var ki, Çölaşan'ın sütununa yansıyan versiyonda, Özkök'ün bu cümleleri özenle ayıklanmıştı! (A.G.) Herşeyden önce "tarz"a itiraz
Genelkurmay 2. Başkanı Org. İlker Başbuğ'un "basını bilgilendirme toplantısı"nda yaptığı açıklamalar -Radikal'den Hakkı Devrim'in haklı olarak işaret ettiği gibi- "saygın köşekadılarımızın" pek çoğunu ziyadesiyle "mutlu" etti. Hatırladığınız gibi Org. Başbuğ, "azınlık" meselesinden "Türkiyelilik" tartışmasına kadar son günlerde tartışılan hemen bütün "siyasi" konular hakkında TSK'nın görüşünü açıkladı. Peki Genelkurkmay'ın bu konularda açıklama yapması ("içerik" tartışmasına girmeden) herşeyden önce "tarz" olarak yerinde bir girişim olarak değerlendirilebilir miydi? İşte size bu soruyu cevaplayan sayılı köşe yazılarından bir iki örnek... (K.B)
"(...) Dikkatlerinize sunmak istediğim başka bir olay da Genelkurmay başkanlığı adına yapılan son açıklama. Orgeneral Başbuğ'un iç ve dış olaylarla ilgili açıklamasını internetteki haber sitelerinden okudum. Ben bu açıklamanın içeriğinden çok bu tür açıklamaların alışkanlık haline getirilmiş olmasını problemli buluyorum. Problem, yapılan açıklamanın muhtevasının, azınlık hakları sorunu, Irak'a harekat hazırlığı gibi hükümetlerin siyasi sorumluluğu dahilinde bulunan, doğrudan doğruya politik konular hakkında olmasındadır. Yani, eğer bu konularda kamuya bir açıklama yapılmak gerekiyor idiyse, bunu ya Milli Savunma Bakanlığı'nın ya da hükümet sözcüsünün yapması gerekirdi. Genelkurmay adına yapılan açıklamanın muhtevası bu çevrelerden duymaya alıştıklarımıza göre daha makul olmakla beraber; burada daha önemli olan, açıklanan görüşlerin doğruluk veya yanlışlığından ayrı olarak, bu tür açıklamalar yapma geleneğinin AB eşiğindeki bir ülkede artık sona erdirilmesi gerektiğidir. Bu olay, askerlerin Avrupa standartlarına uyma konusunda yeterince istekli olmadıklarının bir göstergesi olduğu kadar, bu konuda hukuki ve siyasi olarak da yapılacak daha işler bulunduğunu hatırlatmaktadır...." (Mustafa Erdoğan, Tercüman, 4 Kasım 2004)
"(...) Bizim altını çizmek istediğimiz durum, Org. Başbuğ'un Türk kamuoyunda da tartışılan "Azınlık Raporu" gibi konulara, "Türkiye'nin üniter devlet yapısını tartışmaya açmak TSK tarafından tasvip edilemez" şeklinde yaklaşıp, Lozan'a göndermeler yapmasına ilişkin... Acaba Org. Başbuğ, "Lozan Azınlıkları"nın neden Türkiye'yi terk ettiklerini ve mesela "Varlık Vergisi"ni veya "6-7 Eylül Pogromu"nu da sorgulayabilir mi bulunduğu pozisyonda? Bunu ancak siviller yapabildiğine göre, tartışmayı tümden sivillere bırakmak, herhalde daha doğrudur. Kopenhag Kriterleri'nin ve AB'deki anayasal demokrasilerin bu gibi durumlara özgü yapısı belli. Eğer Genelkurmay'ın tartışmak istediği durumlar varsa, bunlar hükümete duyurulur. Askerler, İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da veya Yunanistan'da siyasete müdahale edip, yol göstermeyi amaçlayan uyarıcı açıklamalar yapmazlar, sivil siyasete muhtıra vermezler. Neticede Türkiye'nin bütünlüğünü korumak, TSK'nın da bağlı bir organı olduğu TC Hükümeti'nin temel görevi. Yani bunlara sade 17 Aralık'a kadar değil, ondan sonra da dikkat etmek zorundayız..." (Mehmet Barlas, Sabah, 4 Kasım 2004)
"Söylenenler doğru mu değil mi, bir sualdir. Ne var ki sorulması gereken tek sual bu değil. Doğru da olsa, söylenenlerin yeri ve zamanı mıdır? Dahası var, söyleyenin üstüne vazife midir? Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un bir basın toplantısı düzenleyerek, AB Komisyonu'nun Türkiye İlerleme Raporu hakkında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin eleştirel görüşlerini açıklaması, beklenen bir hadise olarak karşılandı. O kadar ki, anlaşılan böyle bir açıklamanın bir an önce yapılması ve zihinlerde meydana gelen karışıklığı bir düzene koyması bekleniyormuş da, denebilir. Saygın köşekadılarımızın bu açıklamayı değerlendiren yazılarını okudum. Ferahlamış, endişeden kurtulmuş gibiydiler. Söylemekte tereddüt ettiklerini, yetkili bir ağızdan işitmiş olmanın dirliği ve dinginliği vardı ifadelerinde. Mutluydular, denebilir. Ben değilim! Orgeneral Başbuğ'un İlerleme Raporu analizi, doğruları ve yanlışlarıyla tartışılabilir. Ama bunun için, TSK'yı tartışmanın taraflarından biri veya söz temsili bir siyasî parti olarak algılayabilmek lazım, ki havsalamın alacağı şey değil. Ya da emir telakki ederek benimsemek. Bu da, takdir edersiniz ki benim işim değil." (Hakkı Devrim, Radikal, 2004)
Haberlerdeki 'yurttaşlar...'
"Arap ülkelerinin büyükelçilerine verilen ve AKP'li milletvekillerinin de katıldığı iftara 'dansöz' damgasını vurdu" diyor Cumhuriyet (3 Kasım). Hemen ardından gelen cümle de şöyle: "Yemeğin ardından sahneye çıkan dansözle birlikte görüntülenmek istemeyen AKP'li vekiller basın mensuplarına tepki gösterdi..." Gazete, haberine "AKP'Lİ VEKİLLERE DANSÖZLÜ İFTAR" başlığını uygun görmüş. Üst başlıkta da politik bir gönderme var: "Erdoğan'ın 'beş yıldızlı otellerde değil, halkla birlikte olun' talimatı işe yaramadı..." Habere, "dansöz" olduğu belirtilen bir kadının, yanında "AKP'li Koçak" olmak suretiyle bir de fotoğrafı yer alıyor. Fotoğrafaltında da "Koçak'ın kameraları görünce rahatsız olduğu" belirtilmiş. Fotoğraftaki kadının "dansçı" olduğu belli, ama kılık kıyafetinin, "dansöz" dendiğinde bizim anladığımızla hiç ilgisi yok. Zaten nasıl olsun ki: Bir Arap ülkesinin, Arap ülkelerinin büyükelçilerine verdiği bir iftar yemeğinden söz ediyoruz... İş bununla kalsa, "sinekten yağ çıkarma" gazeteciliğinin yeni bir örneği deyip geçecektik. Fakat iki sütunluk haberin yaklaşık bir sütununu kaplayan "yurttaş tepkisi" ara başlığından itibaren giren paragrafı okuduğumuzda, Cumhuriyet'in haberine takılmaya karar verdik. Önce sözünü ettiğimiz paragrafı okuyalım: "Yurttaşların, iftar çadırlarında saatlerce kuyruk beklemesine karşın milletvekillerinin beş yıldızlı otellerdeki dansözlü iftar yemeği sert tepkilere neden oldu. Yurttaşlar, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile eşi Emine Erdoğan'ın, gecekondularda iftar açarak televizyonlarda boy göstermesinin 'takıyye' olduğunu belirterek 'AKP'lilerin gerçek yüzü budur. Bir yanda popülizm, bir yanda dansözlü iftar yemeği' görüşüne yer verdiler. Kameraların Başbakan'ı takip ettiğini, buna karşın milletvekillerinin gözden kaçırıldığını belirten yurttaşlar, kameralara yansıyan dansözlü AKP milletvekillerinin, AKP'nin din istismarının bir belgesi olduğunu dile getirdiler." Bu "yurttaşlar" meselesi, habere haber kılığında yorum eklemenin binbir yolundan biri, ama en komiklerinden biri olarak son yıllarda hayli revaçta... Cumhuriyet'e denk geldi, örneği bu gazetemizden verdik, yoksa hemen hemen bütün gazetelerin başvurduğu bir hile bu. Bu "haber kaynağı"na hangi durumlarda baş vurulduğunu da belirtelim: İletilen haber yeteri kadar güçlü değildir, onu okuyan "yurttaş"larda bjr tür "sinekten yağ çıkarma" duygusu uyandırmaktadır. İşte böyle durumlarda haberi yazmakta olan muhabir "yurttaşlar"a başvurma gereği hisseder. Yani kendi yorumunu gûya "yurttaşların tümü"nün görüşüymüş gibi aktarır okurlara... "Yurttaş"lar olarak söyleyin lütfen: Bu "hile-i meşhur" size de çok komik, çok çocukça gelmiyor mu? (A.G.)
'AB sempatisi yükselişte' olan 'Türk halkı' sokak röportajlarında niye görülmüyor?
Türkler Avrupa Birliği (AB) üyeliğini istiyor mu? Biliyorsunuz, bu konuda yıllardır yapılan bütün araştırmalar, soruya olumlu cevap veriyor. Bu araştırmalardan sonuncusu Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu tarafından yürütüldü. Zaman gazetesinin "TÜRK halkının AB sempatisi yükselişte" başlığıyla verdiği habere göre: "Türk halkının yüzde 61'i Türkiye'nin geleceğini Avrupa Birliği'nde görüyor. Yapılan anket çalışmaları, son 7 ayda Türkiye'nin geleceğini AB'de görenlerin sayısında yüzde 5'lik artış yaşandığını ortaya koydu..." Mutlaka sizin de dikkatinizi çekmiştir: Televizyonların AB konusunda zaman zaman yaptıkları sokak röportajlarında, araştırmaların tam tersi sonuçlar çıkıyor. Bunu ilk fark ettiğimiz günden sonra, Kronik Medya olarak bu röportajları daha bir dikkatle izler olduk. Sonuçta, başlangıçtaki gözlemimizin geçerli olduğu noktasında karar kıldık... Yaşlı teyze ve amcalardan, "civciv saçlı", "rap"çi gençlere kadar birçok insan şu ya da bu ölçüde AB muhalifi görünüyor. Diyelim 10 kişiyle konuşulmuşsa, bunun 6'sı 7'si böyle oluyor... Bu tuhaf gözlemin akla getirdiği ilk ihtimalleri şöyle sıralayabiliriz: 1. Yürütülen anketler ve bilimsel araştırmalar doğrudur; televizyoncular "ayıklama" işlemi sırasında AB'ye karşı bir pozisyon içinde görülen kişileri öne çıkarmakta, dolayısıyla böyle bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Eğer böyleyse, "sokak röportajı" tekniğinin hiçbir şekilde güvenilir olamayacağını söyleyenler bir kez haklı çıkmış olurlar. İkinci sonuç da şu: Televizyon röportajlarında "ayıklama" iktidarını ellerinde bulunduranlar, "Türkiye halkı" gibi düşünmemektedir; onlar AB'ye karşıdır ve sokak röportajlarını anti-AB propagandanın bir unsuru olarak kullanmaktadırlar. 2. Sokak röportajlarının gösterdiği sonuç doğrudur, araştırmalar yanlıştır. 3. Araştırmalar, "toplumdaki AB sempatisi"ni doğru olarak yansıtmaktadır; öte yandan TV'ciler de herhangi bir hileye başvurmamakta, "sokaktaki insan" ne diyorsa onu yansıtmaktadır... Bu durumda da ortaya şu garip sonuç çıkar: Halkımızın kimi fertleri, kimliğinin fâş edilmediği araştırmalarda "Ben AB'yi istiyorum" derken, bunu şu veya bu nedenle televizyonlarda açıkça dile getirmemekte, gerçek görüşünü gizlemektedir. Hangi şık, yukarıda sözünü ettiğimiz tuhaflık için geçerli bir açıklama getiriyor, bunu bilemeyiz. Ama "tuhaflık" konusunda neredeyse eminiz. İsterseniz siz de bir süre bu gözle izleyin şu röportajları... (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |