|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Ramazanın ilk haftasıydı; sahurda davulcunun geçişi sırasında, sokağın iki yanına sırayla dizilmiş otomobillerin, davul sesinden etkilenerek, alarmlarının ötmeye başladığını ve sonra köpeklerin havlayıp, bebeklerin ağladığını, hastaların uyandığını anlatmıştım. Hatırlarsanız, martılar da uçuşuyordu. Ramazan'ın son günlerine geldik, değişen bir şey yok. O sahne, her gece tekrarlanıyor. Sadece, hastalardan bazıları iyileşmiş olmalı.
Bahsettiğim yazıdan sonra bir arkadaş, "Bizim orada" dedi, "her sahur vakti öten bir kuş var. Değişik bir sese sahip. Şimdiye kadar duyduklarıma hiç benzemiyor. Bülbül desem değil, serçe desem değil... İsterseniz bir gelin de görün." Şaka sandık. Değilmiş. Ertesi gün kalabalık halde otururken, "Bu gece davetlimsiniz" demez mi? Bir-iki kişi değil ki davet ettiği sekiz-on kişi birden. Kimileri itiraz hakkını kullansa da çoğunluk kabullendi. Orada bulunmayanlara telefonla ulaşılıp çağrıda bulundu arkadaşımız. Maksat, ekip tam kadro iştirak etsin. İftar davetine alışkınız da sahur söz konusu olunca, biraz durup düşünmek gerekiyor. Elinde izin belgesi olmaksızın sabaha karşı kalkıp (yahut hiç yatmadan) bir ahbabın evine sahura gitmek, her babayiğidin harcı değil doğrusu. Fakat ne hikmetse, kimi arasa, kime sorsa "tamam" diyor karşı taraf. Bizimki baktı ki karşıda oturanlar da gelici, abartıp İzmit'teki arkadaşları da aradı. Oradan da olumlu cevap alınca, Ankara'dan filancayı da arayacağım diye tutturmasın mı? Yok artık demeye kalmadı, aradı bile. Neyse ki Ankara cenahı gevrek bir kahkahayla cevap verdi. Yahu sen paşa mısın, davet ettiğin yer paşa konağı mı, tarihe mi geçmek istiyorsun soruları havada uçuşurken, kadro şiştikçe şişti, ve artık özel istekler devreye girmeye başladı. Ekip dediğimiz, o gün on altı kişi. Biri yoğurt ister, biri tahinli çörek. Bir başkası kalender meşrep olduğunu belirterek, bana domates, zeytin ve salatalık olsun yeter der... Kimi temcit pilavına tav. Sahurda buluşmak üzere, slogan atmadan sessizce dağıldık. İzin belgemizi tedarik edip gecenin içinde mevzilendik. Vakit yaklaşınca da düştük yola. Bir baktık ki söz verenlerin yarısı gelmemiş.
Demek ki insanlar ikiye ayrılıyor; sözünü tutanlar ve tutamayanlar şeklinde. Yahut izin belgesi tedarik edebilenler ve edemeyenler... Olmadı, uykuya yenilenler ve yenilmeyenler olarak. Her neyse deyip sofraya kurulduk ki hani derler ya bir tek kuş sütü noksan, aynen öyle. Bir de domates, zeytin ve salatalık yok; ne garip! Yıllardan beri sahurunu bunlarla yapmaya alışkın olan ve siparişini de baştan veren arkadaşımız "Bana müsaade" deyip ayrıldı. Arabasına atladı, gitti. - Yahu dur, nasıl olmaz, nasıl olur, dolaba bir daha bakalım, kendisi de baktı kaç defa göremedik, hay Allah, tüh!.. O gittikten sonra arananlar dolaptan çıktı ki bu defa daha büyük tüh!.. Majüskül. Biz geride kalanlar, 'tüh'lerden bir buket yaparak, bu olaydan çıkarılacak dersler üzerine düşünürken, orada her gece sahur vakti çıkıp değişik şekilde öten kuş bahsini unutuverdik. Kuşcağız öttüyse bile sesini duyan olmadı. Zaten o geceki mevzu, kuştan domatese kaymıştı.
SIKINTI Temel İngiltere'ye gitmişti. Dönüşünde arkadaşları sordu:
GÜNÜN SÖZÜ
Herkesin üç kişiliği vardır:
Ortaya çıkardığı, sahip olduğu, sahip olduğunu sandığı.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |