AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D Ü Ş Ü N C E    G Ü N L Ü Ğ Ü
Bayram, ilahi armağan

Bugün dünyanın hiçbir ülkesi, en ileri en zengin sayılanlar da dahil olmak üzere, yoksulluğu bütünüyle silememiştir. Önemli sorunlar listesinin baş sıralarında yine yoksulluk vardır. Gerek bizim, gerek diğer Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğunun gündeminde ise ilk sırada çözüm bekleyen sorun yoksulluktur.

Afâk bütün hande, cihan başka cihandır;
Bayram ne kadar hoş , ne şetâretli zamandır!
M.A.Ersoy

RAMAZAN Bayramı, bütün bir Ramazan ayını oruçla, nefsini maddeten ve manen terbiye etmek ve onun üzerindeki egemenliğini pekiştirmekle geçirmiş mü'minlere ilâhî bir armağandır.

Bayramlar sevinç günleridir. Bayramın adı ne olursa olsun, bu sözcüğün bizde uyandırdığı çağrışım neşedir, sevinçtir, gülmek, eğlenmektir. Bu, o kadar böyledir ki, dinimizin armağanı olan iki bayramda sofuluk taslayıp oruç tutmaya kalkışmak haram sayılmıştır. Bayram bayramdır ve onu öyle değerlendirmek lazımdır. Her Müslüman, bayram günlerini gücü oranında, yemek, içmek, eğlenmek vb. davranışlarla değerlendirmek durumundadır.

Dinimizin, Ramazan ve Kurban'dan ibaret iki temel bayramı bulunduğu malumdur. Arapça'da Ramazan Bayramı'na "lyd-ı fıtır", Kurban Bayramı'na da "Iyd-ı adha" denir ki, Osmanlıca'da bu adlar aynen kullanılmıştır. Bayramlaşmaya da muâyede denir. Bu sözcük de bazı mekanlarda hâlâ kullanılmaktadır. Osmanlı saraylarında bayramlaşma yapılan salonlar bugün de "muâyede salonu" diye geçmektedir. Yurdumuzda, Ramazan Bayramı'na "Şeker Bayramı" da denmektedir. Bu isim de bayramın orijinal adını unutturacak kadar yaygın olarak söylenmektedir. Ramazan Bayramı'na Şeker Bayramı denmesinin sebebi, eski İstanbul'da bayram ziyaretlerinde, ziyaretçilere şeker ikram edilmesidir. Şeker ikramı bu bayramın "olmazsa olmaz" biçiminde bir öğesi haline getiriliğinden bu isim kolayca tutmuş ve o gün bugündür söylenir olmuştur. (1)

Bayramlar, sevinç günleridir, demiştik. Bizim kültürümezde bayramlarda sevinmek kadar sevindirmek de önem taşır. Denebilir ki, sevindirmek olayı zamanımızda daha da önem kazanmıştır. Çünkü günümüzde kişinin sevinip eğlenebilmesi bile mali gücüyle sıkı sıkıya bağlantılı hale gelmiştir. Parası olmayan ne bayrama özgü; bir kılık kıyafet edinebilir, ne de bir sofra donatabilir. Eş dost ziyaretine dahi gidemez. İşte dini bayramların ruhu, kimsesizleri, dulları, yetim ve yoksulları hatırlamak; maddi, manevi yardımlarla onları destekleyip sevinenlerin kervanına onların da katılmalarını sağlamaktır. Varlıklı Müslümanlar için bu bir görev olduğu gibi, adına yakışır bir bayram yapmanın da şartıdır. Atalarımız bu işi çok iyi organize etmişlerdir. Bayramlar yaklaşırken her mahallenin varlıklı kişileri, o mahallede yardıma muhtaç kişi ve aileleri tespit eder, bunların bayrama yaraşır şekilde yiyecek, giyecek vb. ihtiyaçlarını, yaklaşık olarak belirler ve bayram gecesi bir paket halinde kapılarının önlerine bırakırlardı. İhtiyaçları böylece sağlanan insanların, bunları kimin verdiğini bilmedikleri için gururları da korunmuş olurdu.

Ömrümüzün üç bayramı

Bugün dünyanın hiçbir ülkesi, en ileri en zengin sayılanlar da dahil olmak üzere, yoksulluğu bütünüyle silememiştir. Önemli sorunlar listesinin baş sıralarında yine yoksulluk vardır. Gerek bizim, gerek diğer Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğunun gündeminde ise ilk sırada çözüm bekleyen sorun yoksulluktur. Bazı Batı ülkelerinde olduğu gibi, kapsamlı bir sosyal güvenlik sisteminden de yoksun olan bizim gibi ülkelerde, kişiden kişiye yardım önemini korumaktadır. Müslümanlık açısından bunun gerekliliği ve değeri tartışılmaz, evliyanın büyüklerinden biri şöyle diyor: "İnsan hayatında üç büyük bayram vardır. Bunlardan ilk ikisi vezir, üçüncüsü her yerde hazır ve nazırdır." İlk bayram, insanın doğumudur. Hakk'a muhatap olarak duyan bir kalp, düşünen bir kafa ile dünya sahnesine çıkmak, gerçek bir bayramdır. İkinci bayram, insanlara yararlı olduğuna inandığı, başkalarının acı ve gözyaşını dindirdiği zaman, ruhunda sevinç duyanların kutladığı bayramdır. Üçüncü bayram ise ölümdür. İnsan öyle bir ömür sürmeli ki, ölüm, kendisi ve karşılayanlar için bayram, geride kalanlar için bir matem olmalıdır. Bu üç bayramı gerçek anlamda idrak etmeyen kimse, aradaki diğer bayramları, Ramazan, Kurban vb. tam anlamıyla idrak etmiş sayılmaz.

Müslümanlık'taki bayram anlayışı budur. Kendi dışımızdaki, insanları mutlaka düşünmek, hallerini göz önünde bulundurmak ve gerekeni yapmak bu anlayışta esastır. Bencilliğin, fildişi kuleye çekilip alemi oradan seyretmenin bu anlayışta yeri yoktur: İnsani ilişkilerin yoğunluk kazandığı, dostlukların güçlendirildiği dini bayramlarda dargınlık ve kırgınlıkların da ortadan kaldırılmasının gerekliliği unutulmamalıdır.
(1) M.E.B. İslam Ansiklopedisi,c.2, s.422

  • İSMAİL ÖZCAN / İLAHİYATÇI-YAZAR


  • OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ
    Haksızlığa dayanamaz, volkan gibi kükrer, lavlar atardı. Sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemezdi. 'Allah-vatan-millet' sevgisinden başka sevda bilmezdi. Ölüm dahi kendisi için korku unsuru değildi. O, hiçbir zaman dünyalık düşünmedi. Yemedi yedirdi, giymedi giydirdi.

    Osman ağabey, 'Allah, vatan, millet' yolunda serden geçmiş. 'Hakk'a tapmış, halkı tutmuş; arı-duru, berrak, Yunus'layın âşık, seri dumanlı, başı bulutlarla yarışan, som altın muallâ bir ruh. Mukaddesâta son derce saygılı, yurduna, milletine delicesine vurgun, tutkun; korku bilmez, bendine sığmaz âteşîn bir ruh: Serdengeçti.

    Milletinin ufkunda şimşek gibi çakan, dar beyinlerin karanlık dehlizlerine sönmeyen bir ışık yakan, kalbimizde sönmeyen, solmayan sevgisiyle hâlâ yaşayan bu âbide şahsiyetle 1957'de orta son sınıftayken tanıştım. Çok sâde baskılı dergi vasıtasıyla tanıdım Serdengeçti.'yi. Yanar dağ gibi kükremiş; 'volkan gibi lav atmış; bir iman uğruna çılgınlara dönmüş' yüce bir ruhun kaleminden damlayan satırlarla süslenmişti. Dergiyi okudukça coşuyordum. Mektup yazıp tebrik ettim. Kısa sürede elle yazılmış, nakış gibi işlenmiş bir mektup aldım. Ortaokul öğrencisine değil, büyük bir insana yazılmış gibiydi.

    Serdengeçti ile mektuplaşma faslımız yıllar sürdü. Ama bir türlü Ankara'ya gidip, bu gönül dostuyla görüşmek kısmet olmadı. Aylar, yıllar, rüzgâr gibi akıp gitti. Sonra tekrar yazdım. Yine ânında sıcak ilgi ve sevgi dolu bir cevap geldi. Yine 'sevgili kardeşim' diyordu. Mektubuma çok sevinmişti. Bir yitiğini bulmuş gibiydi. İnci satırlarına:

    'Nice zamandır seni arıyordum, soruyordum, özlüyordum, gözlüyordum' gibi kafiyeler dizmişti. Ne ki artık bu büyük çilekeşin çilesinden bana da kısmetler düşüyordu. Yılların sessiz, sâkin çocuğu, 'Serdengeçti' okuyor diye bazı gözlere takılır olmuştu. Zira o dönemde Büyük Doğu, Serdengeçti gibi dergileri okumak mimlenmek için kâfi idi.

    Hayatı çilelerle geçti

    Osman ağabey, vatan-millet sevgisinin mücessem bir âbidesiydi. Kalemini Hakk yolunda bir kılıç gibi kullandı ve zamanın yöneticilerini gerektiği gibi eleştirdi. Bu sebeple Anadolu'da efsanevî bir kahraman gibi tanındı. Bozuk düzene rest çeken, kimseden pervası olmayan bir kimseydi. Onu tanımak için yaşadığı o şekâvet ve zulüm devrine gitmek lâzım. Öyle bir devir ki, vatan ve millet âşığı gençler vatan hainliğiyle itham ediliyordu. Baştan ayağa hayat dolu, hareket dolu, îman dolu bir insandı. Özü sözünden, içi dışından parlaktı. Tevazu ve hoşgörünün zirvesindeydi. Onu yardan ve serden geçiren şeyi kendisinden dinleyelim:

    'Korkunç bir yıkım olmuş! Cemaatlar dağıtılmış, mabetler kapatılmış, ulu ve ulvî bütün kanaat sahipleri katliam edilmiş, bin yıllık mukaddesat çiğnenmiş!.. Allah'a giden bütün yollar şer kuvvetler, kötü niyetler tarafından tutulmuş. İman cephesinin sesi susturulmuş, gençlik korkunç bir boşluğa atılmış!.. Kimi kahvelerde zamanını öldürüyor, kimi hayatı rakı şişesinde görüyor...' Şanlı bir millet evladının nasıl dinsizleştirildiğini, şeytanî planlarla nasıl densizleştirildiğini gördü ve gösterdi. Başındaki kalpağa takılan İçişleri Bakanı'na: 'Beyefendi! Benim kalpakla uğraşacağına, dışarıdaki kaltaklarla uğraş' demekten çekinmedi.

    Serdengeçti'nin konuşmaları, yazıları, hatta şakaları, hep nükteli ve kafiyeliydi. Mücadele bayrağı olan dergisinin başlığı 'Allah, millet, vatan yolunda Serdengeçti' adını taşıyordu.

    Onun birçok hali sıradan insanların haline benzemezdi. Onun Hakk'a dönüş ve Mevlâ'ya yönelişinde Yunusların, Mevlânâların, Âkiflerin iklimi vardı. O'nun yüreğinde vatan, millet, din ve iman sevgisinden gayrı fikre yer yoktu.

    'Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır' hadisini düstur edinmişti. Haksızlığa dayanamaz, volkan gibi kükrer, lavlar atardı. Sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemezdi. 'Allah-vatan-millet' sevgisinden başka sevda bilmezdi. Ölüm dahi kendisi için korku unsuru değildi. O, hiçbir zaman dünyalık düşünmedi. Mevcut varlığını nice vatan evlâdının tahsili için harcadı. Yemedi yedirdi, giymedi giydirdi. O, bir sadâkat ve vefa insanıydı. Hayatı hep çilelerle geçti. Rûhun şad, makamın Firdevs-i A'lâ olsun. Âmin.

    O, dava ve sevda kahramanıydı

    Osman Yüksel Serdengeçti 'Hayata Veda' adlı şiirinde şöyle diyor:

    Artık iş kalmadı yârenler bizde,
    Tökezliyor olduk yazıda düzde,
    Şâirdik, hatiptik yazardık sözde
    Ekmeği yemeğe ağızda diş yok
    Dedik ya efendim bizlerde iş yok.
    Bir secdeye varsam başım dolanır
    Ne yesem ne içsem midem bulanır
    Bütün dertler birbirine ulanır,
    Yuvamız bomboş uçacak kuş yok,
    Hayra yorulacak hayal yok düş yok.
    Sağ yanım titriyor, sol yanım tutmaz
    Nabzım tekler durur muntazam atmaz
    Ayağım bir türlü ileri gitmez
    Ağzım her an kuru gözümde yaş yok
    Artık bundan böyle bizlerde iş yok.

  • İBRAHİM KOÇ/YAZAR


  • FİLLER VE KUŞLAR
    Cahiliye tarihi, bir dönemde yaşanan, o zaman dilimiyle sınırlandırılan tarihi bir vakıa değil, bilakis her dönemde yaşanacak toplumsal bir olgudur. Öyle ki, Cahiliye insanın varoluşu, yaradılışı ile iç içedir. İnsanın kendini müstağni, pratik hayatta yeterli görmesi, azgınlaşmasının toplumsal bir sonucudur. Sadece Peygamber (a.s)'in muhatap olduğu bir olgu değil, evrensel bir düşünce; merhum Ali Şeriati'nın tanımladığı gibi başlı başına bir dindir. Hem de dine karşı bir din.

    Tevhidi dünya görüşünün karşısına çıkan, hayatın her noktasına hükmetmeye çalışıp, boyasını akıtmaya çalışan, yaradılış gerçeklerini hedef seçip, muhatap alan bir yaşam biçimidir cahiliye. Kur'an bütünüyle bu savaşımın örnekleriyle doludur. Evrensel olarak bu dinin yaklaşımlarını, stratejilerini, mantığını hemen her dönemde ki renklerini ortaya koyarak, muvahhid gönüllere adeta bir meltem havası içerisinde yol göstermektedir. Bu noktada Kur'an'daki 'Fil sûresi' bize ilhamını sunmakta; azgınların, zalimlerin yaklaşımlarından bir örnek sunarak, neden-sonuç ilişkilerini adeta yok edercesine hayvanlar aleminin iki ismi olan filler ve kuşlarla ortaya koymaktadır. Bugün çağdaş fil sahiplerinin çok güçlü ve etkili silahları bulunmaktadır. Bunlar sadece füzeler, uçaklar, roketler gibi askeri silahlarla sınırlı değildir. Soğuk savaşın tüm güçleri kullanılmaktadır. Bu silahları sayı itibarıyla ifade etmek oldukça zordur. Filler sûrede geçtiği şekliyle savaşımın sonucunu tayin edici güçtür, silahtır. Çağın bu gücüne karşı Rabbin gönderdiği güç ise sadece kuşlardır. Bu sahne, klasik hayvanlar alemi belgeselleri gibi düşünülemez. Filler ve kuşlar, karşı iki dinin güç dengeleridir. Fillere karşı kuşların galibiyeti! Mümkün mü? Elbette mümkün! Çağdaş fillerle donanımlı emperyalist güçlerin; çağdaş ebrehelerini görmüyor muyuz? Binlerce kilometre ötelerden gelip Ortadoğu'ya çöreklenenlerin durumu; bunlar çağdaş fil sahipleri değil mi? Bu fil sahipleri yıllardır Filistin'de yakıp, yıkmakta taş üzerinde taş bırakmamaktadır. Bugün Ebrehe ve orduları Filistin'de, Irak'ta, Ortadoğu'nun mustazaf halklarının üzerinde zulümlerini gerçekleştirip kan kusmaktadırlar. Bu fillerle donanımlı ordulara çağdaş ebabil kuşları gibi taş atanlar Filistinli, Iraklı muvahhidler, mazlum halklar değil midir? Ebrehe'nin filleri ortada iken, Ebabil kuşları nerede diyebilir miyiz?.

    Fil sûresini tekrar bu ruh ve şevkle okumalı, ilk kez nazil olup muhatap oluyormuşcasına idrak etmeliyiz. Unutmayalım ki, gaybın anahtarları Rabb'in elindedir. Bizler tevhidin yörüngesinde olduğumuz müddetçe bu gaybi yardımlar, ilahi vaadler bizlerin yanında olacaktır. Kul olmak, kulluğun gereklerini hakkıyla yapmak şartıyla...

  • MÜKERREM BULUT / ARAŞTIRMACI-YAZAR



  • 15 Kasım 2004
    Pazartesi
     


    Künye
    Temsilcilikler
    Abone Formu
    Mesaj Formu

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Çocuk
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED