|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Arafat'ın ölümü araya girince devam edemedim. Dolayısıyla "Türklük-Türkiyelilik" tartışmasını gözden geçirmeye bugün devam edeceğim. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'ndan çıkan bir rapor, açıklandığı günden beri ortalığı iyiden iyiye karıştırmış durumda. Biliyorsunuz son olarak Cumhurbaşkanı Sezer'in 10 Kasım konuşmasında da söz konusu rapora (adı anılmadan) atıfta bulunuldu. Raporun ateşlediği tartışma konusu malum: Ne yapsak, acaba "Türk" üstkimliği ile mi yola devam etsek, yoksa "Türkiyelilik" üstkimliğini mi benimsesek? İsterseniz önce Kadir Cangızbay'ın "değil Avusturya, Almanya'nın kendisinden bile daha Alman" olan "Alzas"lıların aynı zamanda nasıl Fransız-Fransalı olduğunu açıklayarak girdiği yazısında (Birgün gazetesi) yaptığı şu tarifi hatırlayalım: "Başka bir anlatımla millet, kavmin komşularına göre daha bir iricesi, devlet kurup da adını ona verebilmiş olanı değil, tek bir kavmin temelinde tanımlanıp adlandırılabilir olmanın ötesine geçmiş siyasal formasyonların halkına verilen addır." Cangızbay'ın tarifinde işaret edilen "siyasal formasyon"un adının "ulus devlet" olduğunu biliyoruz. Ve tabii, modernizmin ortaya koyabildiği en olgun siyasi formasyonun adının "ulus devlet" olduğunu da biliyoruz. Ancak yine biliyoruz ki mesele "tarif" ile bitmiyor ki... Bu süreç, yani neye "millet" denileceğinin tespitinden başlayarak buna uygun bir devlet kurma süreci hiçbir zaman "tarife uygun" yaşanmamış ki... Tamam, insanlık tarihi "Büyük İhtilal" ile sonuçlanan bir sürecin ardından belki de kaçınılmaz olarak "millet devlet" modeline ulaşmasına ulaşmış ama ne pahasına... Tabii ki hemen her zaman, "komşularına göre daha irice" olan bir kavmin "devlet kurup ona adını vermesi" ile... Pratiğin böyle olması konuya ilişkin tartışmaların varlığını engellememiş tabii ki. "Ulus"un ve "ulusçuluk"un onlarca çeşit sınıflandırılması yapılmış. Her "ulus" ve "ulusculuk"un kendisini bulabileceği-tanıyabileceği onlarca sınıflama... "Jakoben" olarak adlandırılan türünden "kültürel", "demografik", "demokratik" türüne varıncaya kadar... Kant'tan esinlendiği ileri sürelen türünden, "Alman" ya da "Fransız" tipine kadar, onlarca... Ama herhalde kabul etmemiz gerekir ki bu türlerin hiçbirini "pratikte" saf şekliyle bulmak mümkün değildir. Şu "ulus"ta ve "ulusculuk"ta kimi zaman şu türden, kimi zaman diğer türden bir renk hakim olmuş. Sırasında "hümanist" bir görüntü, sırasında "jakoben" ya da "kültürel" esasta bir iddia ve dayatma... Ama şurası muhakkak ki, ulusların ve ulusçulukları sergilediği bu çeşitliliğin ortaya çıkardığı genel manzara insanoğlunun övünebileceği türden bir manzara olmaktan çok uzak. Uluslaşan ve ulusçuluğu keşfeden hiçbir "kavim" yok ki bu süreçten "eli temiz" çıkmış olsun... Hatırlayın, milyonlarca Alman ve Fransız'ın dur durak dinlemeden birbirini boğazlamasının üzerinden bir yüzyıl geçmedi bile... Ayrıca bakın, insanlık tarihinin çok geç olarak ortaya çıkardığı bu "olgu", ortaya "insanlığın külltürel mirası" gibi bir sıfatını hakedecek bir şey de çıkarmamış. Hemen her zaman başkalarının üzerine basarak kendini yücelten "menkıbeler" dışında hemen hemen hiçbir şey... Bu "olgu"nun "siyaset" adını verdiğimiz birlikte yaşama sanatına da bir yararı olmamış. Siyaset felsefesinin büyük isimlerinden hiçbirinin bu işe kafa yorarken "ulus"tan ve "ulusçuluk"tan söz etmemiş olması bir tesadüf olmasa gerek... Sonuç olarak bu konu açıldığında "Osmanlı Vatanseverliği"nin benimsediği "Bila tefrik u cins u mezhep" (etnik ve mezhep ayırımı olmaksızın" ilkesini gülümseyerek hatırlayanlar içinde ben de varım. Namık Kemal, "Şeriat-ı Muhammediye hiçbir vakit iki arşın bir dağ veya harita üzerinde iki karış bir çizik iki takım insanı birbirinden ayırmakla veya (...) bir takımı yumru yanaklı, diğer takımı çatık kaşlı bir nesilden gelmekle aralarında uhuvet-i insaniye ve ittihad-ı İslamiyeyi unutmalarına cevaz vermez" derken "tarihin seyrini" anlamamış olabilir; ama epeyce hoş sözler değil mi bunlar? Hele bir de bu satırlarda yer alan "şeriat-ı Muhammediye" ve "ittihad-ı İslamiye" ifadeleri sırasıyla diğer "şeriatlar" (ve tabii bu arada "şeriat-ı insaniyyet"!) ve "ittihad-ı insaniye" ifadeleri ile zenginleştirebilmiş olsaydı, bugün hangimiz Namık Kemal'ci olmazdık?! Yarınki yazıda devam edelim. Yarınki yazıya bana Namık Kemal'in yukarıda yer alan sözünü de hatırlatan Ahmet Yıldız'ın "Ne Mutlu Türküm Diyebilene" (İletişim Yayınları, 2001) üstbaşlığı ile yayınlanan kitabından söz ederek başlayacağım. Şimdiden söyleyeyim ki çok iyi bir çalışma doğrusu... Kitapta yer alan bilgileri-belgeleri okudukça insanın karamsar olmaması da imkansız. Çünkü açıkça görüyoruz ki (göreceğiz ki), "Türkiyelilik" kavramı da dahil olmak üzere bugün etrafında fırtınalar kopan her kavram ya da öneri hakkında zamanında o kadar çok laf edilmiş ki... Bu tablo insanı karamsar kılıyor, çünkü insan bu ülkede neredeyse bir yüzyıl ara ile birbirine çok benzer konuların-sorunların tartışıldığına şahit olunca "geçen yıllara yazık" demeden edemiyor. Evet gerçekten de "geçen yıllara yazık" doğrusu. Göreceksiniz, Ahmet Yıldız çok işi bir iş yapmış. Bugün de kimbilir gün ışığı görmemiş hangi belgenin peşinde veya başındadır...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |