|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Biliyorsunuz, Erman Toroğlu'nun "Ben tavuk yemem arkadaş!" açıklamasının ardından başlayan tartışma giderek büyüyor... Ne tuhaf, demek ki bu ülkede önümüze gelen sebze-meyva ve et ürünlerin üretiminde tamamen kontrolsuz bir biçimde kullanılan kimyasal maddeler hakkında bir tartışmanın açılabilmesi için Toroğlu'nun işe el koymasını bekliyormuşuz! Toroğlu'nun açtığı tartışma bayağı gürültü kopardı. Tarım Bakanı "Korkmadan tavuk yiyebilirsiniz" buyuruyor, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanı "Hakemler çiftçiliğe soyundu, rızkımızla oynuyor" diyerek tepkisini dile getiriyor, üreticiler Toroğlu'nun maketini ateşe veriyor, fiyatlar düşüyor, vesaire... Peki ya "medya", bu süreçte o ne yapıyor? Tahmin ettiğiniz gibi "Türk medyası" yine işin "magazini"nde... Hele de eline Toroğlu gibi "hormonlu tavuk meselesi"nden memelilerin "tek eşli" hayatlarının eleştirisine süratle geçebilen bir "star" geçirmişken... Yani her zaman olduğu gibi o işin yine "gırgırında". Bu arada büyük gazetelerin büyük ölçüde dönüp dönüp aynı şeyleri yazan "sağlıklı hayat profesörleri"nin ufaktan ufaktan tartışmaya katılmaya başladığını da unutmayalım... Ne diyelim, talihsiz ülke! Yediği içtiği hakkında tartışabilmek için bile illâki medyatik bir şahsiyet gürültü koparan bir açıklama yapacak... Madem öyle o zaman sorabiliriz: Ülkenin hiç değilse onlarca ulusal gazetesi ve televizyon kanalı tarım ve hayvansal ürünlerde hormon ve antibiyotik kullanımından, bu ürünlerin genetik yapısına yapılan müdahalelere varıncaya kadar artık bütün dünyanın hakkında (sırasında "etik" boyutu da işe katarak) onlarca laf ettiği önemli konulara nasıl olur da bu derece kayıtsız kalabilir? Haftada hiç değilse bir gün Erman Toroğlu'nu unutup ülkenin bu konuları çalışan uzmanlarına ekranlarını ve sayfalarını niçin açmaz? Geçen akşam önümüzdeki bu umutsuz ve vahim tabloyu yıkan bir programla karşılaştık. CNN Türk'te Tayfun Ertan'ın hazırlayıp moderatörlüğünü yaptığı "Söz Sizde" adlı programda son günlerde etrafında hararetli sohbetlerin yapıldığı bu önemli konu program süresinin elverdiği ölçüde enine boyuna tartışıldı. Tahmin ettiğiniz gibi konuşmacılar işinin ehli kimseler oldukları için meseleyi izleyicilere açıklamaya çalıştılar. Ne güzel; demek ki istendiği zaman oluyormuş... Demek ki istendiği zaman, izleyicileri saatlerce büyük kısmı tamamen "spor olsun" diye ekran başında bekleten siyasal-dinsel temalı konulardan fırsat bulunup "bio-etik"e varıncaya kadar günümüzde insanoğlunun her bakımdan üzerinde kafa yorduğu birçok konu da ekran yüzü görebiliyormuş... "Örnek olsun" diyelim ve programı önümüze getirenlere teşekkür edelim. (K.B.)
Hizaya getirilmiş bir kurum: MUHABİRLİK
Türkiye'de dört yıl boyunca görev yaptıktan sonra ülkesine geri dönen New York Times muhabiri Stephen Kinzer, kendisiyle yapılan söyleşilerde, Türk gazeteciliğinin temel sorunları faslında her zaman en başta "muhabir sorunu"na işaret etti. Kinzer, Türkiye'de iyi yetişmiş muhabir sayısının çok az olduğunu, buna karşılık gazetelerde köşe yazarından geçilmediğini, iyi muhabirlerin bir süre sonra köşe yazarı olmasını aklının almadığını söyledi durdu bu söyleşilerde. Stephen Kinzer, şaşkınlığı büyümüş olarak döndü ülkesine; çünkü dört yıl önce Türkiye'ye geldiğinde gözlemlediği "köşe yazarı problemi", döndüğü gün biraz daha büyümüştü. YAZIİŞLERİ İKTİDARI... Kinzer'ın Türk gazetelerinde çalışmadığı için bilmediği, dolayısıyla hiç söz etmediği bir problem daha var: Gazetelerin yazıişleri (iktidar) bölümleriyle muhabirler arasındaki ast-üst ilişkisinden kaynaklanan gerilim... Bu gerilim, muhabirlik mesleğini bir an önce kurtulunması gereken bir pozisyon derekesine indiriyor. Muhabir, nöbetini tamamlayıp "sabit göreve" geçtiğinde, tıpkı bir zamanlar çavuşundan gördüğü muameleyi yeni erlere reva gören çavuşlar gibi davranıyor ve bu kısır döngü böylece devam edip gidiyor... Ne demek istediğimi örneklemek için başımdan geçen bir olayı aktaracağım: Güneş gazetesinde çalışmaya başladığım 1989'a kadar gazetecilik tecrübem dergicilikten ibaretti; hiç günlük gazete tecrübem yoktu. Metin Münir'in yönettiği Güneş'in mutfağı, Cumhuriyet gazetesinden gelen bir gruba emanet edilmişti, ben "dışardan" gelen tek kişiydim (grubun genç üyelerinin, birkaç istisna dışında, hayatlarında hiç muhabirlik yapmadığını sonradan öğrenecektim). BİLDİĞİM GAZETECİLİK... Benim o güne kadar bildiğim gazetecilik, herkesin haber yazdığı, tecrübeli birkaç kişinin de (ki onlar da sık sık muhabirlik yapıyordu) bu yazılanları okuyup çekidüzen verdiği bir gazetecilikti. O nedenle, orada olup bitenler beni çok şaşırtmıştı: Yazıişleri denilen kapalı bir yerde oturan 10 civarında kişi, muhabirlerden gelen başlıksız (bu noktaya biraz sonra döneceğiz) haberleri kesip biçiyor, kısaltıyor, başlık koyuyor ve sayfaya yerleştiriyordu. Bu iki grup arasındaki ilişkiler de çok tuhaftı: Muhabirler gayet ürkek davranıyordu bu ekip karşısında. Geniş muhabirler grubunun yazıişleri odasına girmesi de ancak bir tür izinle olabilecek bir şeydi. O muhabirlerden bir bölümü yazıişlerinde oturanlardan çok daha iyi gazeteciydi, ama onların kendi haberlerine yönelik muameleye söz etme hakları yoktu. Orada yaşadığım bir olay, sözünü ettiğim gerilimin boyutlarının tahmin ettiğimden de yüksek olduğunu gösterdi bana... Muhabirlerden biri haberini yazmış, yazıişlerine göndermişti. Fakat kurallara uymamış, haberine başlık da atmıştı. Bunu gören ve küplere binen genç yazıişleri elemanı, muhabirin yazıişleri bölümüne gelmesi için haber gönderdi. Muhabirin o sırada orada olmaması, yazıişleri yetkilisini daha da öfkelendirdi. Elinde tuttuğu haberi parça parça ettikten sonra, ortalığa şöyle seslendi: "Başlık atmasını biliyorsa, gelsin burada çalışsın!" "Başlıklı" diye haberi yırtan yazıişleri yetkilisiyle iki yıl sonra Aktüel dergisinin kuruluş günlerinde karşılaştık. Onun dergiye ilk geldiği gün, Aktüel'e muhabir olarak giren gazetecilerden biri "hoşgeldin" demek için yanına gitti. "Hoşgeldiniz" dedi, "siz de muhabir olarak mı çalışacaksınız?" öbürü "Hayır" dedi, "ben hayatımda hiç muhabirlik yapmadım." Yanılıyordu, muhabir olarak çağrılmıştı oraya. Tam iki ay boyunca bir haberi takip etti (ben de onu takip ettim, işkence altında gibiydi). Sonunda o haberi yazamadı ve dergiden ayrılmak zorunda kaldı. Ben şahsen, Türk basınında gerçek bir kalite yükselişinin "muhabirlik sorunu"nun halliyle mümkün olduğuna inanıyorum. Stephen Kinzer, göğsünü gere gere "ben muhabirim" diyor. Kinzer, bizim hangi köşe yazarımızdan, hangi yazıişleri yetkilimizden "aşağı..." (A.G.)
Avrupa eşiğinde Ankara (3)
Yeşiller hareketinin liderlerinden Daniel-Cohn Bendit'le yapılmış söyleşinin son bölümünü yayımlıyoruz bugün. Dünkü bölümü sunarken şöyle demiştik: "Okuyunca göreceksiniz, bugün büyük basının 'Avrupa Birliği hedefinde Türkiye'nin en kararlı savunucusu' olarak selamladığı Cohn-Bendit, birkaç yıl önce yapılmış bu söyleşide de o zamanlar yazılıp çizildiği gibi 'PKK dostu' değilmiş..." Bugünkü bölüm için de şöyle diyeceğiz: Okuyunca göreceksiniz, Bendit, o zamanlar da 'Türkiye düşmanı' değilmiş... Türkiye'de Kürt sorununun en iyi şekilde değerlendirilmesine yardım etmek için bugün hangi Kürt aktörlerden destek alabileceğinizi düşünüyorsunuz ? Bu çok açık. Bugün Kürt halkının seçilmiş temsilcileri var: Bunlar, Kürt yanlısı partilerin Nisan 1999 belediye seçimlerinde çoğunluğu aldığı Türkiye'nin güney doğusundaki Diyarbakır, Van veya Batman gibi büyük şehirlerin belediye başkanları. Bu kişiler bana göre Kürtlerin meşru temsilcileridir; çünkü demokratik olarak seçilmişlerdir. Türk devletinin ayrıcalıklı muhatapları ve siyasi Kürt kimliğinin ayrıcalıklı temsilcileri olarak değerlendirilmeleri gerekir. Her türlü gerilla hareketi, askeri strateji yetersiz görüldüğü veya bir çıkmaza sürüklediği izlenimini verdiği zaman siyasi bir güçle donatılır. Türk adli-askeri düzeninin içinde yeralan insanların bir bölümünün yaptığı gibi, bu belediye başkanlarının partisi HADEP'i PKK'nın siyasi kolu olarak değerlendirmek bir karışıklık mıdır yoksa bir gerçeğin dile getirilmesi midir? Bu önemli bir anlam belirsizliğinden kaynaklanıyor diyebiliriz. 1980-90'lı yıllarda, PKK'yla bir bağınız yoksa, Türkiye'nin güney doğusunda siyasi olarak ayakta kalmak mümkün değildi, öyle ki, onun dışında hiçbir şey kalmamıştı. Aynı zamanda, özgürleşme konusunda kararsız kalan ve başka bir şeyi temsil etme kaygısı taşıyan Kürt kişilikler her zaman vardı. Yakın zamanda seçilen belediye başkanlarını muhatap kabul ederek, onlara Türkiye'nin siyasi alanında bir yer verdiğimize ve onları PKK'dan kurtardığımıza inanıyorum. Bir gün bir Kürt devleti olacak mı? Hayır. Artık kimse problemi bu şekilde ortaya koymuyor. Sadece sınırlar sorunu bile devasa bir karmaşıklığa neden olabilirdi. Türkiye'nin Bağdat modeli ile Barselona modeli arasında bir seçimi olduğuna inanıyorum. Bir yanda, otoriter ve şiddete dayalı bir devlet. Diğer yanda, demokrasi içinde bölgeselleşme, işlevsel olarak büyük bir özerkliğe sahip olmakla birlikte aynı zamanda İspanyol demokratik alanının ve İspanya'nın bir parçası olan Katalonya. Bununla birlikte, Türkiye bu ikinci modeli benimsemekte zorlanacak, çünkü bu model, Kemalist entegrasyon politikası ile karşıtlık içinde. Yine de, Avrupa ülkeleri bir Kürt devleti isteğini desteklemeye ne kadar hazır değilse, Avrupa bir o kadar yerinden yönetimi teşvik ediyor. Türkiye'nin gelişimini en kötünün ve en iyinin mümkün olabileceği açık bir süreç olarak düşünmek gerekiyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |