AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

K Ü L T Ü R
Önce sivillerin sivilleşmesi lazım

Geçtiğimiz günlerde Birikim Yayınları'ndan "Bir Zümre, Bir Parti: Türkiye'de Ordu" başlıklı bir kitap yayınlandı. Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu, Ömer Laçiner, Etyen Mahcupyan, Ümit Cizre, Tanıl Bora, Ayşe Gül Altınay, Taha Parla, İsmet Akça, Gülay Günlük Şenesen, Zeynep Şarlak, Ümit Kardaş, İlhan Uzgel ve Taner Demirel'in makalelerinin yer aldığı kitapta, her yazar Ordu'yu ayrı bir başlıkla ele alıyor. Bu niteliğiyle kitap, Türkiye'de ordu üzerine yazılmış bütüncül ve kapsamlı bir araştırmanın, yanısıra entelektüel bir çabanın ürünü. Kitabın editörleri olan Galatasaray Ünversitesi ve Paris Üniversitesi Öğretim Üyesi Ahmet İnsel ve Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu Türkiye'de asker-sivil ilişkileri üzerine sorularımızı cevapladılar.

Öncelikle, kitabın oluşum öyküsüyle başlamak istiyorum. Bu çalışma nasıl ortaya çıktı?

Ali Bayramoğlu:
Türkiyede ordu üstüne çalışmış ve düşünmüş insanlar, hepsi olmasa bile önemli kısmı bu kitapta makaleleriyle yer alıyor. Bu okurların hem paralel okumalar yapmak hem meseleyi bütüncül olarak görmelerini sağlıyor. Bu mesele Türkiye'nin en önemli meselelerinden biri olmasına rağmen bu tür çalışmalar çok yok, parça parça var. Bu açıdan kitap avantajlı. 2 yıl önce bu çalışma dizayn edildiğinde asker-sivil ilişkileri kritik bir eşikteydi. O eşik henüz geçilmiş değil ama yol alınıyor.

Ahmet İnsel:
Türkiyede ordu, -özellikle son on yılda bu daha belirgenleşti- aşırı konuşan bir kurum. Toplum üzerine neredeyse her konuda konuşan bir kurum. Bunun bir şekilde karşı dengesinin gelmesi lazım. Toplumun da ordu üzerine konuşuyor hale gelmesi lazım. Sadece ordu toplum üzerine konuşup, toplum ordu üzerine konuşmaz durumdaysa, burada bir dengesizlik vardır. Kitaba katkı veren araştırmacıların amacı orduyu sosyolojik bir vaka yahut bir laboratuvar nesnesi olarak ele almanın ötesinde Türkiye'deki toplumsal aktörlerin, araştırmacıların ordu üzerine söz söylemek yetkisinin olduğunu hatıtlatmak, vurgulamak, hatta özendirmektir. Çünkü toplumun ordu üzerine konuşmak meşruiyeti vardır, hatta ordunun toplum üzerine konuşma meşruiyetinden daha yüksektir bu.

Türkiye'de ne zaman kritik gelişmeler olsa gözler orduya çevriliyor. Ordu, toplumsal-siyasal sorunların çözümlenmesine dönük tartışmalarda bir tür mihenk taşı olarak görülüyor. Bu Türk demokrasisinin kendine özgü bir nitelik kazandığını mı yahut sivillerin sivilsizliği mi gösteriyor?

A.İ.- 1980'den itibaren siyaset bir tür yasaklı, ayıplı sayılarak tehlikeli bir alan ve düşünüş tarzı olarak tanımlandı. 70'leri hatırlarsak benzer toplumsal sorunlarda gözler hakem olmaktan da öteye karar verici olarak orduya çevrilirdi. Ama 1970'lerin ikinci yarısındaki o çok karmaşık ortamı hatırladığımızda ordunun, her gün konuşan, hergün taraf olan bir konumda bulunmadığını da biliyoruz. '80 sonrasında Türkiye'de siyasi toplumsal denge bütünüyle değişti. Elbette Türkiye'de ordu, dağıtım sorunundan çöplerin toplanmasına kadar karar veren bir unsur değil, ama siyasi sorunların çözümlemesinde yönlendirici olan, insanların kendilerinde bir fikir oluşmadan önce siyasi oluşumların, oranın eğilimlerini dikkate alarak fikir oluşturdukları gözlendi. Bunu siyasi literatürde adı hegemonyadır.

Ordu'nun siyasi bir aktör olarak başat rol oynamasının arkaplanı nedir?

12 Eylül sonrasında bu nasıl böyle kolay oldu derken sadece darbeyi sorumlu görmek yetersiz olur. Bu işi pekiştiren, yerleştiren, sürekliliğini sağlayan orduydu, ama bunun arkasında çok daha derin bir arka plan var, o da Türkiye'deki devlet-toplum ilişkisinin yapısıdır. Cumhuriyet demokrasi temelinde kurulmadı, devletin kurtarılması, dağılan imparatorluğun yeniden ayağa kalkması temelinde kuruldu. Devletin ana eksenini asker-sivil bürokrasi oluşturdu. Buradaki denge 1980'lerden sonra daha fazla askerler lehine döndü. Bunda askerlerin iradi girişimleri rol oynadığı kadar sivil bürokrasinin yaşanan krizler çerçevesinde kendilerini yıpratmaları, giderek daha fazla müdafaacı alana çekilmeleri etkili oldu. 1960 darbesini izleyen dönemde askeri bürokrasi ile sivil bürokrasi arasındaki ittifak dağıldı. Artık askeri bürokrasi kendisi için varolan bir zümre olmaya başladı.

Ordu'nun demokratikleşmenin önünde engel olduğu şeklindeki yaklaşımınızı açar mısınız?

Askeri yaklaşım bakımından bu evrensel bir engeldir. Sadece Türkiye'ye özgü bir engel değildir. Askeri bakış açısı, var oluş tarzı, demokrasiyle uyuşuk bir bakış ve varoluş tarzı değildir.

A.B- Bir ilavede bulunmak istiyorum. Şablon olarak şu şekilde tanımlamayı seviyorum; demokrasilerde sivil toplum iki temel ilke üzerine kurulur, bir, özgürlük, iki, eşitlik. Rölatif de olsa böyledir. Askeri toplumda özgürlüğün karşılığında itaat, eşitliğin karşısında hiyerarşi kavramları vardır. Bu, askeri bünye için kaçınılmaz bir mantıktır. Bunu sivil alana uyguladığınızda tabii demokrasinin önünde engeldir. Orduların yönetilmesi son derece önemlidir, elbette gerekli kurumlardır, ama bunların denetimi ve sivil otoriteye tâbiyeti meselesi de son derece hayatidir. Bizde eksik olan bu. Burada temel olan, bu kurumun siyasallaşması, toplumsal iradeye baskın bir kurum haline gelmesi.

Türkiye'de asker-sivil dengesi ne zaman yerine oturacak?

A.B- Bu sorunun bir çırpıda cevabını vermek kolay değil. Türkiyede aktüel gelişmelere baktığımızda yapısal olarak demek zor, ama konjonktürel olarak bir psikolojik denge değişikliği var. O da şudur, bir, siyasi irade kendi alanına sahip çıkıyor, iki, toplumun merkezi güçleri dediğimiz güçler, sermaye, kültürel merkezler, siyasi partiler, üniversiteler sivil bir işleyişin gereklerini açık olarak dile getirmeseler bile, askeri işleyişin karşısında durabilen bir pozisyon alıyorlar, taşın altına ellerini sokuyorlar, bu böyle bir psikolojik denge değişikliği yaratıyor. Ahmet biraz önce güzel tanımladı, Tanzimat'tan bu yana devlet, modernleşmenin sahibidir. Bu aynı zamanda değişimin sahibi demektir. Türkiye şimdi bu değişimin siyaset üzerinden topluma geçmesinin krizlerini yaşıyor. Onun için asker-sivil ilişkilerinde konjonktürel olarak olsa bile çok kritik bir dönemdeyiz. Bu sorunun cevabını sanıyorum önümüzdeki 2-3 yıl içinde daha net vereceğiz.

Modernleşmenin AKTÖRÜ ORDU

Türkiye'de ordu modernleşmenin de aktörü. Bugün demokratikleşme modernleşmenin olmazsa olmaz koşulu. Eğer ordu demokratikleşmenin önünde engelse, söz konusu modernleştirici niteliğinden, sloganik olarak ifade edersek cumhuriyetin uygarlaşma projesinden vaz mı geçti?

A.İ.- Modernleşmenin taşıyıcı gücü Tanzimat'tan beri devlet erkanı ve etrafında oluşan zümreler oldu. Bu eğilim toplumun modernleşmesi çabasını içinde taşıyordu, ama daha çok devletin uluslararası güçlere karşı düştüğü aciz durumun düzeltilmesi amacı taşıyan bir modernleşmeydi. Bu modernleşme dinamiği 20. yüzyılda büyük ölçüde devam etti. Cumhuriyet modernleşmesi şöyle bir paradoksla dağlanmıştır, hem toplumun modernleşmesini, Batılılaşmasını ister, aynı zamanda modernleşmenin içinde yatan asli dinamiğin ortaya çıkmasından rahatsızdır. Bu nedir derseniz, toplumun daha fazla özerkleşmesi, daha fazla güç konumuna gelmesidir, bu da zaten demokrasidir. Türk modernleşmesinin büyük paradoksu budur.

Önsözde "Türk militarizmi toplumsal iradenin edilgen konuma itilmesinin yarattığı boşluğu doldurur, ama bundan ileri bir adım atıp, toplumun öznesi haline gelmesinin ideolojisi olmaz" diyorsunuz. Toplumun edilgen konuma itilmesi nasıl gerçekleşti?

A.B- Burada kastedilen toplumun kendiliğinden geri çekilmesi değil, toplumsal iradenin edilgen konuma itilmesidir. Toplumsal iradenin geriye çekilmesi aslında biraz önce Ahmet'in bahsettiği bir tür siyasi akışla, bir modelle ilişkili olarak görmek gerekiyor. Cumhuriyetin kurulmasından itibaren kurulan denge, şöyle temel bir ayrım üzerine oturdu, devlet iktidarı-siyasal iktidar ayrımı. Siyasal iktidar toplumla ilişkisi olan iktidar olarak tanımlanır. Bu ayrım sunidir. Temelde devlet-toplum ilişkilerinde devletin yönlendirici niteliğini ifade eder. Devlet, kimi siyasi konuları ki bunlar toplumla ilgili konulardır, devlet politikası ilan edip siyasi alandan çekip almıştır, toplumsal niteliğinden arındırmıştır. Bu açıdan baktığımızda toplumun kendisi hakkında söz edebilme kanallarının doğrudan doğruya bu sistem tarafından tıkandığını görüyoruz. Edilgenlik dediğimiz şeyin temelinde bu yatıyor.

  • ABDULLAH MURADOĞLU


  •  
    -PAZARTESİ NOTLARI-
    Dergiler!..
    CRR'de 100. yıl kutlamaları
    WDR Köln Radyo Senfoni Orkestrası ve dünyaca ünlü piyanistimiz İdil Biret birlikte Türkiye turnesi gerçekleştiriyor. Arda Aydoğan'ın genel sanat yönetmenliğinde gerçekleşecek organizasyon ile Avrupa'nın en önemli orkestralarından biri olan WDR Köln Radyo Senfoni Orkestrası, dünyaca ünlü piyano virtüözümüz İdil Biret'e eşlik edecek. Cemal Reşit Rey'in doğumunun 100. yılı olan 2004'te Cemal Reşit Rey Dostları Derneği'nin prodüksiyonu ile gerçekleşecek turnenin ilk konseri 6 Mart'ta İstanbul CRR'de verilecek. İkinci durak 8 Mart'ta Ankara olacak. İdil Biret ve WDR Köln Radyo Senfoni Orkestrası 10 Mart'ta ise İzmir'li sanatseverlerle buluşacak.
    Türkü, ağıt İş Sanat'ta
    İş Sanat Kültür Merkezi, mart ayına türkülerle başlıyor. ODTÜ Halk Bilimleri Topluluğu, yarın İş Sanat'ta, Şef İsmail Işık yönetiminde türküler, maniler, ağıtlar okuyacak. Konserin konuk sanatçıları ise Cengiz Özkan, Hüsamettin Subaşı ve İzzet Altınmeşe. 1961'den bu yana, usta-çırak ilişkisi içinde bugüne dek Nida Tüfekçi, Arif Sağ, Musa Eroğlu, Mehmet Özbek gibi ustalar ile çalışan Topluluğun son dönem sanatçıları saat: 20.00'de Levent'teki İş Sanat Kültür Merkezi'nde. Tel: 0 212 316 10 83
    1 Mart 2004
    Pazartesi
     
    Künye
    Temsilcilikler
    Abone Formu
    Mesaj Formu
    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Çocuk

    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED