AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D Ü Ş Ü N C E    G Ü N L Ü Ğ Ü
'Hababam' bizi bozar

Hababam Sınıfı serileri, öğrenci nezdinde öğretmenin saygınlığını ortadan kaldırarak onun bilgi alabileceği menbaa yönelik ciddi bir saldırıda bulunmaktadır. Filmin espri olarak nitelendirilen kısımları iç dünyamızda saygın bir yere koyduğumuz öğretmenle ilgili arsız yaklaşımlardır.

Kendimi bildim bileli eğitim öğretim sezonları ile eş zamanlı olarak, sanki zamanın anlam ve önemini en iyi anlatan bir materyal imiş gibi hep Hababam Sınıfı oynatılıyor televizyonlarda. Küçükken güler geçerdim. Güler geçerdim çünkü, güldürürken düşündüren ve eğiten bir yanı yoktu. Şimdilerde ise, Hababam Sınıfı ve türdeşlerinin eğitim öğretim hayatımızda dejenerasyon oluşturan ve bunu en zayıf noktamızı istismar etmek suretiyle gerçekleştiren filmler olduğunu düşünüyorum. En zayıf noktamızı yani gülmeye olan ihtiyacımızı suistimal ederek. Biz Hoca Nasreddin'in şahsında nükteyi, güldürürken düşündüren söz dizimleri olarak öğrendik. Gülmek ya da güldürmek, içinde tahrip unsuru taşıyan yahut bozan bir takım nüveler taşımaz bizim kültürümüzde. Güldürürken vurmak olmaz. Güldürmeyi bir silah olarak kullanmaz bizim insanımız.

Eğitime indirilmiş darbe

Ama Hababam Sınıfı filmi bana hiç de öyle göründüğü gibi masum bir film gibi gelmiyor. Biz sinema sektörünün doğrudan ya da dolaylı olarak bir misyonu en etkili şekilde seyircisine ulaştırma ve böylelikle global anlamda bir gündem oluşturma noktasında ciddi bir ağırlığa sahip olduğunu biliyoruz. Bu konuda komedi filmleri en başarılı filmler arasında değerlendirilebilir. Bu bir. İkincisi, Türkiye'de komedyenlik yaparak insanları güldürmeye çalışanlar, insan zekasıyla dans ederek bunu yapmak yerine mahremiyet ve saygınlığı bulunan unsurları arsız bir üslupla dile getirerek karşılarında bulunan kitleyi utanç karışımı bir gülmeye sevk edecek çok daha basit bir güldürme yöntemi seçtiler. Birer zeka parıltısı tespit ve ifade olmaktan uzak olan bu yaklaşımı, belki de aynıyla Hababam sınıfı ve türdeşlerinde de görmek olası. Hababam Sınıfı filmleri, Türkiye'de eğitim hayatına indirilmiş keskin bir darbe olarak değerlendirilebilir. Bu ifadeyi elbette film senaryosunun esinlendiği roman için kullanmıyorum.

Çünkü roman ancak okuyucusunun gündemini işgal eder ya da değiştirir. Ama film, hem de yüzlerce kez seyrettirilen bir film, milyonlarca kişiyi etkiler. Neden Hababam Sınıfı filmleri Türkiye'de eğitim hayatına indirilmiş keskin bir darbe olsun? Çünkü filmin tüm serilerini hatırlamaya çalıştığımda belleğimde hep öğretmenlere yapılan saygısızlıklar, saygısızlık sınırlarını aşan davranışlar, alay etmeler, küçük düşürmeler, öğretmeni bir eğlence maymunu haline getirmeler, okul ve okul idaresine karşı çıkmalar ve hepsinden önemlisi eğitim öğretim kurumunu işlevsiz bırakma gibi hususlar önplana çıkıyor.

Eğitim, bir toplumun kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak en önemli olgulardan biri. Bunda meydana gelecek herhangi bir yozlaşma doğrudan toplumsal dokuya sirayet eder. Örgün eğitim, eğitim öğretimin doğal mekanı olan okullarda gerçekleşir. Sağlıklı bir eğitim öğretimin gerçekleşebilmesi de tabii olarak öğreten, öğrenen ve öğretilen bilgi arasındaki bağlantının doğru olarak kurulmasıyla mümkündür. Bilginin ve bilgi sahibi olmanın öneminin vurgulanmadığı, öğrenen ve öğreten arasında olması gereken saygı-sevgi bağının kurulamadığı ya da zedelendiği bir atmosferde ne öğrenmeden ne de öğrenmenin neden olması gereken davranış değişikliği anlamında eğitimden bahsedilebilir.

Hababam Sınıfı serileri, öğrenci nezdinde öğretmenin saygınlığını ortadan kaldırarak onun bilgi alabileceği menbaa yönelik ciddi bir saldırıda bulunmaktadır. Filmin espri olarak nitelendirilen kısımları iç dünyamızda saygın bir yere koyduğumuz öğretmenle ilgili arsız yaklaşımlardır. Seyircinin gülmesine neden olan da zaten bu saygınlığın çiğnenmesidir.

Bu yaklaşımları eğitim öğretim ameliyesinin doğru bir şekilde tesis edilebilmesi için eğitimin olmazsa olmazlarından olan saygı unsurunu ortadan kaldırmaya yönelik yaklaşımlar olarak değerlendirmek mümkündür. Doğrusu ben, Hababam Sınıfı ve türdeşi filmleri zaten henüz tam manasıyla oturtulamamış ya da rüştünü ispatlayamamış olan eğitim yapısını bilinçli bir şekilde bozmaya yönelik filmler olarak görüyorum. Bu filmlerin her eğitim öğretim sezonunda yeniden gösterime sokulmasını da aynı tahribatın sürekliliğini oluşturma çabası olarak görmek gerektiği kanaatini taşıyorum. Ben hiç kimsenin Hababam sınıfı paradigmasının ülkemizi çok önemli noktalara taşıyacağını düşünebileceğini zannetmiyorum. Yine hiç kimsenin o senaryoda yer alan, öğretmenini bir eğlence malzemesi yapan tiplemeyi kendi çocuğunun okul hayatında sergilemesinden hoşnut olabileceğini de düşünmüyorum.

Öğrenciyi yanlış yönlendiriyor

Türkiye'de eğitim dünyasına yönelik tek olumsuzluk Hababam Sınıfı değil elbette. Bakın, uzun bir zamandır Televizyon ekranlarından izlenilen 'Hayat Bilgisi' adlı dizi filmin de eğitim hayatımızda ne tarz yaralar açtığını eğitim camiası içerisinde bulunan eğitimcilere sormak gerek. En basit olumsuz etkilerinden biri olarak, öğrencilerin öğrenci formundan çıkmalarını sağlayan kılık kıyafet tarzını afişe ederek öğrencilerin şekilsel anlamda bir disiplinsizlik içerisine girmelerine öncülük ettiğini göstermek mümkün.

Ya da yakın zamanda sinemalarda gösterime sunulan ilk yeşilçam korku filminin adının 'Okul' olması da bir başka gariplik. Ben filmi izlemedim. Ancak filme 'Okul' isminin konulmasının basit bir yaklaşım olduğu kanaatini de taşımıyorum. İsim her zaman önemlidir ve üzerinde ciddi müzakereler yapılır. Bir eğitim öğretim mekanı olan 'okul'un bir korku filmi için isim olarak seçilmesini anlamlı buluyorum. Sevdirilmesi ve özendirilmesi gereken bir kurumun korku hissi uyandıracak bir tarzda insanlara sunulmasının doğru olduğunu düşünmüyorum.

Bunlara son günlerde seyrettiğimiz Turkcell'in üniversitelilere yönelik kampanya reklamındaki eğitime verilen değerin(!) ortaya çıkardığı laçkalığı da eklersek, öyle sanıyorum ki, taşlar yerine daha kolay oturacaktır. Şunun altının önemle çizilmesi gerektiği kanaatindeyim: Eğitim ve öğretim hiçbir zaman basit komedi malzemesi yapılamaz. Yapılmamalı. Çünkü eğitim ve öğretim faaliyeti, ciddiyet isteyen ciddi bir faaliyettir.

  • M. EDİP BEKİ / EĞİTİMCİ-YAZAR


  • Yeni değil, tuz çoktan kokmuştu!

    Eskiler, bozulma eğilimindeki bir maddeyi tuzlayarak kokmasını önlerlerdi. Ancak bir gün tuzun da kokabileceğini hiç düşünmezlerdi.

    Bütün toplumlarda, adalet olgusunun içinde yer alan yargı, bireyin ya da toplumun haklarına yönelik saldırıları, bir başka deyişle uğradığı haksızlıkları ortadan kaldıran en güvenilir bir güçtür. Yine bir başka deyişle yargı, tuz örneğinde olduğu gibi, toplum düzenindeki kötü koku veren bozulmaları, devletin gücünü kullanarak önleyen bağımsız bir güçtür. Ancak tuzun kokması gibi, kokmuşluğu yok etmek isteyen yargının da bir gün kokabileceğini hiç düşündünüz mü?

    Son günlerde yargıdaki yolsuzlukların, daha açık bir ifadeyle nüfuz suistimali ve rüşvet alış verişinin ortaya çıkarılması, yargının zulmüne uğramış bir kimse olarak beni yeniden heyecanlandırdı. İster istemez beni, fazla uzağa gitmeden, son 10 yıl içinde peyder pey gündeme gelen ancak örtbas edilen yargı yolsuzluklarını, oluşan bu gündeme taşımaya sevketti.

    Kaleme aldığım bu yazı ile, soluduğumuz hava kadar muhtaç olduğumuz adaleti tecelli ettiren dürüst, cesur ve adil olan tüm hakim ve savcılarımızı tenzih ediyorum.

    Hak arayan Kâzım ama, adalet herkese lazım

    Sözlük anlamıyla haklıya, hakkını teslim etmek veya kısaca Allah'ın güzel isimlerinden biri olan "hak" olarak tanımlanan adalet, hiç şüphe yok ki doğumundan ölümüne kadar her insana yaşaması için hava, ekmek, su kadar gereklidir. Adalet aynı zamanda ilahî vasfı ile Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir. Bu kadar lüzumlu bir ihtiyacımızı, yazılı beşer-i kurallara göre dağıtan ise yargıdır. Herkes tarafından çok önemsenen yargı kurumu, adaleti Hakim ve Savcıların eliyle dağıtır. Anayasamızın "kuvvetler ayrılığı" ilkesine göre bağımsız olan yargıda görev alan hakimler, 138. maddesi gereğince hiç kimseden emir, telkin ve tavsiye almazlar. Kararlarını hukuka kanuna ve vicdanlarına göre verirler. Öte yandan hakimlerin nasıl hüküm kuracakları Medeni Kanun'un 1. maddesiyle de ayrıca belirtilmiştir.

    Bir haksızlığa uğradığımız zaman, ilk aklımıza gelen, mahkemeye gidip hakkımızı aramaktır. Onun için yargı mensupları da dahil, adalete muhtaç olmayan kimse yoktur.

    Adalet neden önemli?

    Günlük hayatımızda her gün değişik durumlar ve olaylarla karşılaşıyoruz. İnsanın yaradılışından gelen bencillik duygusu ve dürtüsü, onu hak ettiğinden fazlasını istemeye yöneltmektedir. Buna karşılık hakkını korumak isteyenin tepkisi, pek tabii ki iki tarafı bir kavganın içine itmektedir.

    Bireyi olduğu kadar toplum düzenini de rahatsız eden bu kavgalar insanları mutsuz etmekte, bazen telafisi imkansız sonuçlar bile ortaya koyabilmektedir. İşte "Adalet nerede?" dedirten bu kavgaya yargı müdahale ederek haklı ve haksızı ayırmakta, başka bir ifade ile adaleti tecelli ettirmektedir.

    Acaba adalet tecelli ediyor mu?

    Son yıllarda, Yargı üzerine o kadar çok şeyler yazıldı ve söylendi ki, bu ülkede adaletin tecelli ettiğine dair hiç kimsenin inancı kalmadı.

    Son derece başarılı ve dürüst bir bürokrat ve İstanbul Milli Eğitim Müdürü olarak görev yaptığım bir dönemde, bir gazetenin haksız saldırısı üzerine verildiğim hukuk savaşı, Türkiye'de yargının adaleti tecelli ettirmediğini bana da gösterdi. O kadar ki, dosyadaki açık delillere ve tanık beyanlarına göre değil de, yalan haberleriyle maruf bir gazetenin, mahkemelerce tekzip edilmiş haberlerine göre hüküm kuran diğer mahkemelerin; haktan, hukuktan ve adaletten yana olmadıkları ortadaydı. Temyiz kudretini kullanan Yargıtay'ın da aynı durumda olduğunu esefle ve büyük bir acıyla görmüş ve yaşamıştım.

    Hiç kuşkunuz olmasın ki, küçük bir haksızlığın bile, bazen insanın hayatını ve geleceğini nasıl kararttığını ve böylece kaderini çizdiğini, haksızlığa uğrayanlar çok iyi bilirler.

    Kırk yıl önce bir lisede matematik öğretmeni iken, gençliğim ve tecrübesizliğim nedeniyle bir öğrencinin haksız yere sınıfta kalmasına sebep olmuştum. Bu yüzden arkadaşlarından kopan ve bir yıl sonra mezun olan bu öğrencimi on yıl sonra buldum ve beni bağışlamasını istedim. Helalleştik ama, beni son derece rahatsız eden bu haksızlığı, tam kırk yıldır unutamadım.

    Mahkemelerde görevli hakim ve savcıların, baktıkları binlerce davada, önlerine gelen haksızlıkları ortadan kaldırıp kaldırmadıkları konusundaki kuşkular, acaba onları ne kadar rahatsız etmektedir? Şüphesiz onu bilemeyiz ama, mahkemeleri hak arama kapısı olarak görmeyip "ihkak-ı hak" yoluna giderek mahkeme salonlarını savaş alanına çeviren ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni yeni hak arama kapısı olarak gören vatandaşlarımızın, yargının içine düştüğü bu durumdan çok rahatsız oldukları ortadadır.

    Adalet Bakanlığı'nca yayınlanan bir raporda, son 14 yılda yerel mahkeme kararlarının %83'ünün Yargıtay'da bozulduğu ifade ediliyor. Baktığı 100 davadan sadece 17'si hakkında doğru karar verebilen mahkemelere vatandaşın güveni olabilir mi hiç? Keza aynı raporda, tutuklu yargılanan sanıkların %42'sinin "beraat" ettiği belirtiliyor. Meşhur Manisa davasında 11 ay tutuklu kaldıktan sonra beraat eden bir gence, uğradığı bu haksızlık için mahkemenin tayin ettiği beş milyar liralık tazminat, Yargıtay tarafından çok bulunarak bozulmuştu. Acaba adalet bunun neresinde?

    Geçmişte de yargı adil değildi ve rüşvet yaygındı

    Çok iyi bir araştırma sonucu ve belgelerle hazırlanan Prof. Dr. Ahmet Mumcu'nun "Osmanlı'da Rüşvet" adlı kitabı, tamamen yargıda rüşvet olayları ile doludur. Devletin idari ve adli makamlarının rüşvet karşılığı nasıl satıldıklarından başka, mahkemelerde rüşvet vermeden hak aramanın ve sonuç almanın mümkün olmadığı belgelerle kanıtlanıyor. İşin ilginç ve kötü yanı, rüşvete bulaşan padişahlar bile var.

    Tanzimat Fermanı'ndan sonra, yeni haklara kavuşan zengin azınlıklar, mahkemelerde parayı bastırıp Müslümanlar aleyhine istedikleri kararı çıkartabiliyorlar. Mahkemelerde haklı olmak hiçbir anlam ifade etmiyor. Güçlü ama, para gücüne sahip olmak yeterli oluyor.

    Sivas'ın Zara kazasından İstanbul'a gelen Mahmud Ağa mahkemede büyük bir haksızlığa uğrayınca, padişaha ulaşıp durumu anlatır. Gülümseyen ve elini Mahmud Ağa'nın omzuna koyan padişah: "Ne yapalım, sen de hakkını ruz-i mahşerde alırsın Allah'ın adaleti var" deyince, bunalan Mahmud Ağa padişaha, bugün de geçerli olan şu cevabı veriyor: "Her şey Allah'ın adaletine kalıyorsa hünkârım, devletin adaleti ne işe yarıyor?"

  • NACİ AKAY / İST. MİLLİ EĞT. ESKİ MÜDÜRÜ


  • Soya fasulyesi 400 bin kişiye iş demek

    Bilim adamları 30-40 milyon tonluk soya ekimiyle ilk yılda, 300-400 bin kişiye direkt bunun 3 misli insana ise dolaylı iş alanı açacağını, söylüyor.

    Geçtiğimiz yıl ağırlığı enflasyonla mücadeleye veren hükümet, bu mücadeleden galip çıkmış gözükmekte ve bu sene de tek haneli enflasyonu gerçekleştirmek çabasında. Bu yıl önem verilen ana konu ise "işsizlikle mücadele". Bu bağlamda Türkiye'de milli değerlerinin korunması amacıyla "Bor Araştırma Enstitüsü" kuruldu. Yakında ise hidrojen alanında dünyanın en büyük araştırma enstitüsü kurulacak. Bildiğimiz gibi bor bize 5 yıl sonra ilk kârını yansıtmaya başlayacak. Oysa belli başlı ithalat kalemlerimizi incelediğimiz zaman ilk sırayı petrol, bitkisel yağ ve soya ürünlerinin aldığını görmekteyiz. Bilim adamlarımız bu gereksiz ithalatın durdurulmasının soya ekimiyle ilk yılda, 300-400 bin kişiye direkt, bunun 3 misli insana ise dolaylı iş alanı açacağını ve 1 kişinin ülkemizde 4 kişilik aile geçindireceğini varsayarak, refahının en az 3-4 milyon insana yansıyacağını söylemekteler.

    Bu nasıl gerçekleşecek? Üreticinin 100 ton ekeceğini varsayarsak 300-400 bin kişiye üretici bazında- direkt iş anlamında- soyanın işlenmesi, taşınması, sanayide kullanımı ile de tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bunun 3 misli insana en az iş sağlamak durumunda 30-40 milyon ton üretimi nerelerde kullanabiliriz sorusu şöyle yanıtlanmakta:

  • İthal ettiğimiz yemeklik yağ ve yemlik soyanın üretimi için yılda 10 milyon ton ekim gerekmekte.

  • "Biyodizel" amaçlı soya üretirsek bu alan için 20-30 milyon ton soya üretmemiz gerekmekte,

  • Ayrıca yukarıdaki üretim rakamı, çevremizde bulunan dünyanın en büyük yağ ve yem ithalatçıları olan 320 milyon nüfuslu BDT, Ortadoğu devletleri, Türki cumhuriyetlere yapılabilecek ihracatı, hatta borçlu bulunduğumuz ve yılda 13 milyon ton soya ithal eden AB ülkelerine dış borcumuzu soya takası (yani bartering ) ile ödeme önerisini içermemekte olduğu için, bu üretim rakamının üzerine çıkabilmek de sözkonusudur. Bunun için gerekli olan dünyanın en kaliteli ve uygun toprak, su, iklim koşulları, akademisyenler ve iş gücü ülkemizde mevcut. "Soya bize ve ülkemize ne faydalar sağlayacak?" sorusunun cevaplarına kısa maddeler halinde göz atalım:

  • Açlığın giderilmesi: Devletimizin resmi kaynaklarınca yapılan açıklamalarda ülkemizde yaklaşık 14 milyon insanın yetersiz protein aldığı belirtilmekte. İyi bir organizasyonla soyanın asrın bu "ayıp" kelimesini üç ayda ortadan kaldırması mümkün.

  • Hastalıkların giderilmesi: Soya ve soyadan yapılan et, süt, peynir yoğurt vb gıdalarla 2,5 milyon şeker hastası,1,5 milyon yüksek kolesterollü, 20.000 kanserli ve on binlerce hayvansal gıdaların sebep olduğu hastalıklara duçar ülke insanımızın iyileşmesi ve sağlıklı insanlarımızın da artık bu hastalıkların riskinden uzak yaşaması mümkün. Sadece bir şeker hastasının ülkemize yıllık maliyetinin yaklaşık 7.000 dolar olduğu düşünülürse basit yöntemlerle sağlıklı bir toplum olmamızın getireceği yıllık maddi tasarruf da 20-30 milyar dolardan aşağı değil.

  • Gereksiz ithalatı ve israfı önleyecek: Yılda 1 milyar doların üstündeki ithalatın engellenmesinin yanı sıra, soya toprağı beslediği için yılda azotça zayıf topraklarımız için harcadığımız 1/2 milyar dolarlık gübre sübvansiyonuna da gerek kalmayacak. Ülke olarak yılda 8 milyar dolar daha fazla süt, ürünleri tüketmemiz gerekmekte. Soya ile bu açık sekiz misli ucuza giderilebilecek.

  • H.İBRAHİM TÜTÜNCÜOĞLU / ARAŞTIRMACI



  • 1 Mart 2004
    Pazartesi
     


    Künye
    Temsilcilikler
    Abone Formu
    Mesaj Formu

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Çocuk
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED