AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

K A D I N - A İ L E
GURBETÇİ KADINLAR DEPRESYONDA

Psikoterapist Dr. Michaela Heymann, Almanya'da yaşayan Türk kadınlarının büyük çoğunluğunun depresyon yaşadığını belirtiyor. Heymann, kendisine başvuran göçmen kadınların tedavisinde kullandığı dini telkinlerin işe yaradığını ifade ediyor.

  • ABDULLAH MURADOĞLU
    Türkiye'de Kaknüs Yayınları tarafından neşredilen "Halvette Kırk Gün" başlıklı kitabıyla tanınan Alman psikolog Michaela Heymann ile Duisburg'ta konuştuk. Krefeld'te yaşayan Dr. Heymann, göçmen kadınların yakından tanıdığı bir isim. Hastalarının çoğunluğunu Türkler'in oluşturduğu Dr. Heymann ile göçmen kadınların sosyo-psikolojik sorunları üzerine söyleştik. Babasının mesleği dolayısıyla 13 yaşında İstanbul'a gelen Heymann, 19 yaşında bir Türk'le evlendi ve arkasından Amerika'ya gitti. ABD'de psikoloji okuyan Heymann 39 yaşında Müslüman oldu. Dr. Heymann bir bunalım evresinde Halvet'le tanıştı ve bu izlenimlerini "Halvette Kırk Gün" adlı kitabında topladı.

    Almanya'daki göçmen kadınların sorunları neler?

    Almanya'daki göçmen Türk kadınlarının durumu zor, çoğu depresyonda. Kişi kendini özgür hissetmiyorsa depresyona kayması çok kolay. Birinci nesil bayanların çoğu bu durumda. Bunların çoğu az eğitimli, Almanca yazı okumakta ve öğrenmekte zorluk çektikleri için adeta dilsiz kalmışlar. Depresyonda spor yapmak çok lazım, ama kadınlar bu konuda da pasifler. Bana gelen hastalarıma kadınlar için yüzme günleri olduğunu söylüyorum, yine de çekinip gitmiyorlar. Kaybolmuş çocuk gibiler. Depresyon arttıkça ilaca sarılıyorlar ve tabiî ki ilaç kullanmaları kötü.

    Hastaların tedavilerinde dini telkin kullanıyorsunuz, bu yöntem doğru mu?

    Tabiî. İşsizlik, ekonomik koşulların kötü oluşu, hastalıklar insanları yıpratıyor ve insanlar şikayete alışıyorlar, işte o zaman dini hatırlatıyorum. Şikayet yerine şükretmelerini tavsiye ediyorum. Allah'a teslim olmayı hatırlatıyorum. İnsan Allah'a güvendikçe iç huzura kavuşuyor. Huzur ve ümit depresyona karşı bir ilaç gibi geliyor. Sabretmeyi tavsiye ediyorum. Sabrın insanı dayanıklı kıldığını, kırıklıklarımızı, kayıplarımızı, umutsuzluklarımızı bir enerjiye, kazanca çevirebileceğimizi söylüyorum. Dinin kabuğunun altında insanı diri tutan ve geliştiren bir öz olduğunu anlatıyorum. İlginç buluyorlar.

    Meslektaşlarınızdan tepki alıyor musunuz?

    Bazı meslektaşlarım dinin piskolojiye hiç karışmaması lazım diyorlar. Bana göre dini yaşayan bir insan -ki dini onun özüdür- özü yok edersen geriye ne kalır. Dinsiz olsa yardım etmek daha zor oluyor. Çünkü bu durumdaki insanın, inandığı hiçbirşeyi kalmıyor, ümidi kayboluyor, intihara yakın geliyor. Dini inançları olan bir insan bu bakımdan daha şanslı. Tedavisi daha kolay.

    Genellikle hangi rahatsızlık nedeniyle size geliyorlar?

    Depresyon. Mesala depresyonda uykusuzluk büyük bir dert. Uyku ilacı alıyorlar, daha kötü oluyorlar. İlaç alışkanlık yapıyor, daha çok zarar veriyor. 'Geceleri ne yapıyorsunuz?' diye soruyorum. 'Tv seyrediyoruz, gürültü oluyor, onu da tam olarak yapamıyoruz' diyorlar. O zaman Hz Mevlana'nın güzel sözlerinden örnekler veriyorum, 'Gecede uyku yoksa, ibadet için harika bir fırsat, ibadet yapın diyorum', şaşırıyorlar. 'Bir doktor nasıl ibadet yapın der, başka doktorlar üzülüyorlar durumumuza, siz gülüyorsunuz, ibadet yapın diyorsunuz' şeklinde karşılık veriyorlar, hep beraber gülüyoruz. Hıristiyan hastalarım için de aynı telkinlerde bulunuyorum. çünkü birbirlerine benziyorlar.

    Toplumda kiliselerin rolü ne durumda?

    Bir düşüş var. Kiliseler boş kalıyor. Kiliseler halka yakın olma isteğiyle, dinin ritüellerinden uzaklaştılar, bu tam tersi netice getirdi. Halk dini oyun gibi görüyor ve kiliseye gitmek istemiyor. Geçtiğimiz yıl Hz. İsa'nın doğum gününü kızımın kayınvalidesi ve kayınbabasıyla geçirdik ve birlikte kiliseye gittik. Papaz bize çocuk hikayesi okudu ve şarkı söylendi. Yani içimdeki sorulara bir cevap yok, evde kitap okusam daha faydalı diye düşünüyorum. Ama Türkiye'de görüyoruz, cuma namazları o kadar kalabalık ki insanlar gazeteleri serip dışarda kılıyorlar, demek ki orada ihtiyaçlarını dolduran birşeyler buluyorlar.

    Siz de kişisel bunalımınızı halvet yoluyla aştınız değil mi?

    Evet. Hayatımın en zor evresinde bulduğum bir çıkış yolu oldu. İntiharın eşiğine kadar geldim. İçimdeki sorulara cevap bulamadım. Böyle bir anda halvet bir tür terapi oldu benim için. Yeniden hayata dönmemi, yaşam umudumu kazanmama neden oldu.

    Başörtüsü tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Çocuklara çok üzülüyorum. Çünkü üzerlerinde çok büyük bir baskı var. Fransa'ya da o bakımdan çok kızıyorum. Almanya'da ise baskı daha az. Ama en çok Türkiye'ye kızıyorum. Türban kavgaları üniversitelerde okuyan genç kızları vuruyor. Bana göre bir Müslüman hanım başörtüsüyle istiyorsa neden okumasın. Laikiz diyorlar.. Üniversitede başörtüsünü yasaklamak bana göre dine karışmak demek. İran ve Afganistan'daki kadınlara yönelik uygulamalara da çok üzülüyorum. Baskı ile kadını örtüyorlar. Dinimizde baskı olamaz.

    Yasak ne tür rahatsızlık getiriyor?

    Gecelerde uykusuzluk ve başağrısı başlayabilir. Derslere konsantra olamazlar. Unutkanlık olabilir. Bazıları kavgacı olabilir. Kendilerine güvenleri azalıyor, yanısıra karar verme kabiliyetlerini kaybediyorlar. Bayağı ağır bir şey. Başörtüsü yasağı dışlanma duygusu uyandırabiliyor. Bir taraftan okul 'yasak' derse, diğer taraftan anne baba örtünmesinde ısrar ediyorsa, çocuk iki baskı arasında kalıyor. En kötü baskı da maalesef bu.


  •  
    Her 3 kadından biri şiddet mağduru
    Uluslararası Af Örgütü, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle 140'dan fazla ülkede aynı anda "Kadına Yönelik Şiddete Son" isimli kampanya başlattı. 2 milyon üyesinin katılımıyla 2006'ya kadar durmaksızın sürecek kampanyayı duyuran Uluslararası Af Örgütü Türkiye Temsilcisi Özlem Dalkıran, yeryüzünde 1 milyar kadının yani her üç kadından birinin hayatının bir döneminde dayak ya da tacizle şiddete maruz kaldığını açıkladı. Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü'nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Dalkıran, kadınların doğumdan ölüme, savaşta ve barışta devlet, toplum ve ailenin ellerinde ayrımcılık ve şiddete maruz kaldığını söyledi.
    Şiddet her yerde
    Kadına yönelik şiddetin dünyanın bütün toplumlarında görüldüğünü dile getiren Dalkıran, hatta şiddetin bazı ülkelerin yasalarında bile yer aldığına dikkat çekti. Kampanyaya ilişkin bilgi de veren Dalkıran, örgütün dünya çapındaki 2 milyona yakın üyesiyle kadına yönelik şiddet eylemlerini araştırarak, bunları ifşa edeceğini ve bu ihlallerin olduğunun kabul edilmesi, açıkça kınanması ve tazmin edilmesi için çalışılacağını ifade etti. Dalkıran, kampanyanın dayanak noktasının insan haklarına ilişkin ilkeler olacağını ve üyelerin hem kadın hem erkeğe uygulanacak şiddete karşı mücadele edeceğini belirtti.
    Sebepsiz yere dayak
    Diyarbakır'daki Kadın Merkezi (KA-MER) üyelerinden Özlem Öztürk ise oluşturdukları acil yardım hattına, 1997 yılından bu yana yaklaşık 2 bin kadının başvuru yaptığını, kadınlardan 70'inin başvurdukları anda ölüm tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söyledi. Öztürk, kadınların özellikle ailenin namusunu korumak adına işlenen cinayetlere kurban gittiğini hatırlatarak, "Urfa'da bir genç kız, radyodan 'sevip de kavuşamayanlara' bir şarkı istediği için öldürüldü" şeklinde konuştu. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörü Prof. Dr. Yakın Ertürk ise geçtiğimiz günlerde töre cinayetine kurban giden Güldünya isimli kadının, devleti ve toplumu harekete geçirerek, kadın haklarının insan hakları kapsamında ele alınıp, gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasına sebep olmasını ümit ettiğini dile getirdi.
  • RECEP YETER-GÜLDEN TÜMER

  • 7 Mart 2004
    Pazar
     
    Künye
    Temsilcilikler
    Abone Formu
    Mesaj Formu
    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Çocuk

    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED