|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ülkede Özgür Gündem'deki bu dil, bu üslup nereden kaynaklanıyor acaba? Biz sorunun cevabını galiba bulduk: Evet, bu dil, bu üslup, "Marxizm-Leninizm ve Stalinizm"den esinlenen bir dil ve üslup herhalde... Evet, galiba yanılmıyoruz; bu dilin bize bir yerlerden "tanıdık"gelmesinin nedeni de bu olsa gerek...
Bir kez daha söz etmiştik; büyük medyanın hiç gözatmadığı, gözatıyorsa da kayıtsız kaldığı bazı gazetelerimiz var. Bu kayıtsızlığın iyi bir alışkanlık olmadığından da söz etmiştik. Çünkü, önümüze çıkan özellikle bazı gelişmeleri daha iyi kavrayabilmek için ulaştığımız-kullandığımız haber ve yorum kaynaklarını olabildiğince çeşitlendirebilmek her zaman için yararlı bir seçimdir. İşte Gündem gazetesi de (tam adıyla "Ülkede Özgür Gündem") bu sınıfa giren gazetelerden birisi. Özellikle bazı sayılarında öyle haber ve yorumlarla karşılaşıyoruz ki, ülkede olup bitenleri daha etraflıca anlamak isteyen okurlar açısından bu haber ve yorumlar kayıtsız kalınmaması gereken bir önem ve değere sahip. Mesela alın son dönemin "Demokratik Güçbirliği" meselesini... SHP ve DEHAP'ın gövdesini oluşturduğu bu "güçbirliği" acaba Gündem ve onun sözcüsü-seslendiricisi olduğu toplumsal kesimler tarafından nasıl görülüyor, nasıl değerlendiriliyor? Görüyorsunuz, hiç de yabana atılabilecek bir bilgi değil bu... Eğer son dönemin bir yeniliği olan bu "güçbirliği"ni etraflıca anlamak istiyorsak, sadece Murat Karayalçın'ın açıklamalarıyla yetinmememiz gerektiği muhakkak değil mi? Acaba "güçbirliği"ne asıl gücü taşıyacak olan cenah ne düşünüyor, onlar bu birliktelikten ne bekliyor? 'POZİTİVİZM' YANİ POZİTİF YAKLAŞIM! İşte 3 Mart tarihli Gündem'de "Halkın Gündemi" imzasıyla yayımlanan (ve herhalde gazetenin meseleye bakışını özetleyen) "Güçbirliği ve pozitivizm" başlıklı yazı tam da bu meseleyle ilgili. Eğer sıkılmazsınız (sıkılmayın bence!) şimdi de, elimizden geldiği kadar bu yazıyı analiz etmeye çalışacağız: Herşeyden önce yazının başlığı: "Güçbirliği ve pozitivizm". Başlıkta yer alan ikinci kavram hakkında bugüne kadar neler söylendiğini hatırlarsınız; özetle, hiç de iç açıcı şeyler değildi bunlar... "Pozitivizm", artık hemen hiçbir kesim tarafından iyi gözle görülmüyor, bu anlayışın sınırları içinde kalındığında kültür olarak adlandırdığımız insan faaliyetlerinin büyük bir bölümünün ıskalandığı düşünülüyordu. Oysa bakın, "Halkın Gündemi" imzalı yazının bu kavrama tam aksine olumlu bir anlam yüklediği anlaşılıyor gibi... "Gibi" diyoruz, çünkü yazının daha ilk cümlelerinde ortaya çıkıyor ki, buradaki "pozitivizm"den anlaşılan "sürece ve sorunlara pozitif yaklaşmak"tan ibarettir. Yani sorunlara peşin peşin "olumsuz" değil, "olumlu" yaklaşmak...
İÇERİKTEN ÇOK BİÇİMLE İLGİLENEN CÜMLELER Önümüzdeki yazı birçok açıdan ilginç. Bir kere, yazıda hakim olan dil ve üslup, artık yazılı medyanın diğer örneklerinde karşılaştıklarımızdan çok farklı. Mesela, "güçbirliği"nden söz eden şu ilk cümleler gibi: "Burada gerçekçi durmak, sürece ve sorunlara pozitif yaklaşmak önemlidir. Salt ruh haliyle değil, süreci ve sorunları algılama yetisiyle de ilgili bir durumdur. Tarihe ve halklara duyulan sorumlulukla da ilgilidir. Yani soyut, kendiliğinden bir hissiyat değildir." Bu cümleler, söylemek isteklerimizi gerçekten çok iyi özetliyor... Siz söyleyin, çok "soğuk", çok "mesafeli", içerikten çok biçimle ilgilenen birtakım cümlelerle karşı karşıya değil miyiz? "Soyut" olana itiraz ediliyor ama kullanılan ifadelerin kendileri zaten fazlasıyla "soyut" değil mi? Devam edelim: "Ayrıca her yeni olgunun, ortaya çıkan her oluşumun bir TAMAMLANMA süreci vardır. Hiçbir oluşum tamamlanmış olarak doğmaz. O, tarih ve zaman içinde farklı olgularla ilişkilenerek ve etkilenerek kendini tamamlar. Siyasal oluşumlar da böyledir; bu diyalektiği izler ve kendini tamamlar. Güçbirliği de kendini böyle tamamlayacak, bu diyalektiğin ürünü olarak ortaya çıkacaktır." Bakın, haksız mıyız? "Güçbirliği" üzerine yeterince bilgimiz yok, derken haksız mıyız?! Bu son alıntıda anlatılanlar da fazlasıyla "soyut" değil mi? Hatta "soyut" olması bir yana, bu ifadeleri basbayağı "esrarengiz" olarak nitelemek de mümkün.. Yine çok "soğuk" ve "mesafeli" bir dil ve üslup, yine bir takım (olgu, oluşum ve tabii diyalektik gibi) "temiz" kavramlar, yine cümlelerin üzerine çökmüş olan "sis perdesi".... NEDEN BÖYLE? Bu niçin böyle; gerçekten (samimi olarak soruyoruz) Gündem'in başyazısına niçin böyle bir hava hakim? Devam: "Ancak negatif tutumlar da var. Bunların başında inanç zayıflığı ve motivasyon eksikliği gelir. Birlik dışı güçlerin bozguncu, bölücü çabaları da dikkate alındığında inanç ve motivasyon eksikliğinin son derece yıkıcı rol oynayacağı açıktır. Kürtlerde de Türklerde de karşılıklı karılmalar, koşullanmalar vardır. Kürtlerde de Türklerde de 'bunlarla gitmez, sonuç alınmaz' gibi ifadeler dile geliyor. Güçlü ve yaygın bir söylem değildir, ama vardır. Bu negatif söylem, demokratik atılım ve birlik sürecinin ruhuna uymadığı gibi, moral-motivasyonu da bozuyar. Oligarşinin geliştirdiği 'Türk-Kürt birliği, Türk-Kürt barışı olmaz' söylemine güç veriyor." Siz ne düşünürsünüz bilemeyiz ama bize göre yine "sıkıntılı", yine kendi içine çok dönük, yine bir takım "temiz" kavram ve ifadelerin (motivasyon eksikliği, negatif tutum, karşılıklı kırılmalar, negatif söylem, oligarşi, moral-motivazyonu) kullanıldığı bir bölümle karşı karşıyayız... Bu dil, bu üslup nereden kaynaklanıyor acaba? Biz sorunun cevabını galiba bulduk: Evet, bu dil, bu üslup, "Marxizm-Leninizm ve Stalinizm"den esinlenen bir dil ve üslup herhalde... Evet, galiba yanılmıyoruz; bu dilin bize bir yerlerden "tanıdık" gelmesinin nedeni de bu olsa gerek... Metinde sözü edilen "Türk-Kürt barışı" tabii ki bizim de dileğimiz; ancak bu barışın bu tür bir dille açıklanmaya çalışılması yazıya çok mu çok "esrarengiz" bir hava kazandırmıyor mu? Bu dilek çok daha "somut" biir biçimde dile getirilemez mi? Çok mu zor? Söylemeye gerek yok sanırız; kimsenin dili ve üslubunu yargılamak gibi bir niyetimiz tabii ki yok. İsteyen istediğini istediği gibi açıklıyor... Bizim yapmaya çalıştığımız sadece anlamaya çalışmaktan ibaret... Ve bu arada bir hususu merak etmiyoruz da değil doğrusu: Başta SHP olmak üzere, "Demokratik Güçsbirliği"ni oluşturan diğer siyasi partiler önümüzde duran bu haddinden fazla "kapalı" görüş ve düşünceleri gerçekten anlıyorlar mı? (K.B.)
10 yıl önce 2 Mart
Biz de Gündem gazetesinden Hüseyin Deniz'in "10 yıl önce 10 yıl sonra" başlıklı yazısı dolayısıyla hatırladık... Deniz, bu yıl 2 Mart'ta 10. yıldönümünü idrak eden olayı "2 Mart Darbesi" olarak adlandırmış. Yani: "DEP Genel Başkanı Hatip Dicle ile 4 DEP milletvekili hakkında dokunulmazlıklarının kaldırılması ve Anayasa'ya itiraz süreci beklenmeden Meclis çıkışında polis tarafından yaka paça gözaltına alınmalarının yıldönümü." Hatırlayın; Tansu Çiller başbakan, Nahit Menteşe içişleri bakanı, Doğan Güreş genelkurmay başkanı, Mehmet Ağar emniyet müdürü, Nusret Demiral DGM Başsavcısı... "Butün bu hukuk dışı tutumlar, o dönem SHP ile birlikte hükümet koltuğunda oturan DYP ve MHP'lilerin öncülüğünde gerçekleştirildi. DYP, ANAP, RP, CHP, BBP ve MHP'li vekillerin oylarıyla hayata geçirildi. Oylamada, SHP'den bazı milletvekilleri de 'evet' oyu verdi."
Hatırlayın; dokunulmazlıkları kaldırılan Hatip Dicle ve Orhan Doğan, Meclis çıkışında polisler tarafından nasıl tartaklanarak gözaltına alındı... Gündem'in "yıldönümü"ne ilişkin haberinde şöyle bir hatırlatma da yer alıyor: "Milletvekilleri hakkında başlatılan 'linç' kampanyası, basın organları tarafından da günlerce işlendi. Böylece, kamuoyu Kürt kökenli milletvekillerinin Meclis'ten ihracı için fazlasıyla hazırlanmış oldu." Sahi ya, az kalsın unutuyorduk! "Medya"nın bu işte oynadığı rol unutulur mu hiç? Bunun üzerini biz de tuttuk, gazetelerin internet arşivlerinden o yıllarda neler yazılıp çizildiğine bakmak için kolları sıvadık... Ama tahmin ettiğiniz gibi "kolları sıvamak"la kaldık.... Birkaçının "arşiv"inin 95'li günlere kadar gidebildiğini biliyorduk ama bir umut, diyerek hızla diğerlerine de baktık... Tabii ki 94 yılının 2 Mart'ına ulaşabilmek mümkün olmadı.. Oysa ne güzel olacaktı... "Medya"nın işe nasıl sarıldığını örneklerle ne güzel aktaracaktık... O halde madem ki bu münasebetle söz açıldı, birer okur olarak gazetelerimize (büyüklerden başlamak üzere) bu çerçevede bir dileğimizi iletmek için daha fazla geç kalmayalım: Açın şu arşivleri! Millet görsün bakalım 2 Mart 1994'te ve öncesinde "Türk medyası" bütün gayretiyle demokrasiyi nasıl korudu ve kolladı?! Bu arada unutmadan: Bildiğiniz gibi AİHM, DEP davasından dolayı Türkiye'yi yüklü para cezası ödemeye mahkûm etti; halen cezaevinde bulunan dört eski DEP milletvekilinin davasının da "adil yargılanmadıkları" gerekçesiyle tekrarlanmasını istedi. Şimdilerde devam eden dava işte bu dava... (K.B.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |