AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Hukuk ve despotluk

Despotluğun üstün tutulduğu yerde hukukun sözü geçmez. Hukukun sözünün geçtiği yerdeyse despotluğa yer bulunmaz.

Hukukun üstün bir değer sayılması, hukuka riayetin her şeyin, her çıkarın önüne alınmasını gerektirir. Bazı çıkarların zedelenmesi pahasına da olsa, hukukun, kendi iç gereklerine riayet edilmesi hususunun bir ahlâk haline getirilmemiş olduğu yerde, hukuka riayet edilip edilmemesi de, kişilerin keyfine kalmış olur. Bu da zaten, orada hukukun üstün bir değer olarak sayılmadığına delalet eder.

Hukuka riayet etmeyi ahlâk haline getirmiş olması beklenenlerin başında bizzat hukukçuların yer alması beklenir. Hukuk nezdinde (ve elbette hukukçu nezdinde), ortada bir suç varbulunuyorsa, orada bir de bu suçu (fiili) ika ettiği sanılan bir sanığın varbulunduğu düşünülür. Ama sanık mahkeme önüne çıkartılıp hakkında mahkemece verilen kararın kesinleşmesine kadar sadece ve sadece sanık hükmündedir; suçlu hükmünde değil.. Sanığın suçu mahkemece sabit bulunduğu ve buna dair karar kesinleştiği anda, sanık suçlu haline dönüşür.

İmdi, sanığın suçlu haline getirilmesi sürecinde, savcının elde ettiği ve mahkemeye sunduğu delillerin payı elbette belirleyici rol oynar. Ancak savcı delillerini toplarken hukuka riayet etmek zorundadır. Hukuka riayet edilmeksizin elde edilen ve mahkemeye sunulan delilleri mahkemenin dikkate almaması gerekir. Çünkü ortada, hukukça öngörülmüş bir adaletin tecellisi için zemin hazırlanmaktadır. Böyle bir zeminin, hukuka uygun olması gerekir. Aksi takdirde mahkemenin verdiği kararın hukuka uygun olup olmadığı sorusu ortada kalır. Şaibeli bir kararın, tarafları hukuken tatmin etmeyeceği, bellidir.

İnsan, bütün bu bilinen şeyleri tekrarlarken utanıyor, kendini ders veren biri pozuna düşmüş gibi duyumsuyor. Ama hukuk yönünden, bu ülke sütten ağzı yanan insanlarla dolu. Yassıada mahkemelerinde, bir telefon memuresinin, bir telefon konuşmasını korsan biçimde dinleyip kaydetmesi ve kayıt bantlarını o "mahkeme"nin savcısına vermesi, savcının da bunu mahkemeye sunması unutulmuş olmasa gerek. "Mahkeme" olan bir mahkemenin böyle bir bandı savcının suratına fırlatması gerekirken, onun da bu kayıtları meşru bir delil gibi kullanması ve sanıklar aleyhine karar vermesi, daha feci bir hukuk skandalı oluşturmuştu. Gene aynı mahkemede sanıklardan birinin, tanığın ifadesi hakkında yalan söylediği belirtilince, aynı savcının "Türk genci yalan söylemez!" biçimindeki iddiası hafızalardan çıkmamıştır sanırım.

Olay, sanıkların düşman telâkki edilmesinden kaynaklanıyor. Bazı mahkemeler bu düşmanlığa yataklık yapmakta beis görmeyince, sanık mevkiinde bulunanlara hukuk kurallarını değil, fakat despotluğa mahsus kuralları uygulamak kaçınılmaz hale geliyor. Savcı kimdir, yargıç kim; sanık kimdir ve kim kimin avukatıdır, kim kimin indinde sanık veya yargıçtır birbirine karışıyor. Despot fikirlerle oluşmuş kafa yapısının geçerli olduğu yerde dünyanın en adil yasaları bile yürürlükte olsa geçersiz kalmaya hükümlü oluyor.


7 Mart 2004
Pazar
 
RASİM ÖZDENÖREN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED