AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D Ü Ş Ü N C E    G Ü N L Ü Ğ Ü
TUTKU:

İslam'da bulunan 'bir şeyler', liberal-kapitalist dünya düzenine direnir. Bu gerilimi İslam'ın merkezine aktararak böyle bir direnişin bir fırsat olduğu farkedilebilir.

Mel Gibson'un 'Tutku'sunu daha gösterime girmeden düşmanca eleştirenler, kendinden menkul bir hakikat ölçüsüyle hareket edenler; arasıra anti-Semitik patlamalarıyla meşhur fanatik bir Katolik tarafından yapılan filmin anti-Semitik duyguları alevleyebileceğinden endişe etmekle haklı değil midir onlar?

Daha genel bakıldığında, Tutku kendi (Batılı, Hristiyan) fundamentalistlerimizin bir manifestosu değil midir? Öyleyse, onu reddetmek, yalnızca başka (Müslüman) kültürlerin fundamentalistlerine saldıran gizli ırkçılar olmadığımızı aşikar kılmak, her Batılı sekülaristin görevi değil midir?

Papa'nın filme muğlak tavrı biliniyor: Onu görünce, derinden etkilenerek, "tam da böyleydi" diye mırıldanmış -bu, resmi Vatikan sözcüleri tarafından hemen geri çekilen bir ifade. Böylelikle, Papa'nın kendiliğinden tepkisi, kimseyi inciltmemek için düzeltilerek, "resmi" bir tarafsızlıkla yer değiştirildi. Herhangi birisinin kendi dini duyarlılığının incinebileceğine dair siyasal olarak haklı korkusuyla birlikte, bu değişiklik, liberal hoşgörüde hatalı olan tarafı sergiler: Kitab-ı Mukaddes Yahudi avamının İsa'nın ölümünü talep ettiğini söylese bile, bu doğrudan sahneye konulmamalı; ama, bu durum gözardı edilerek Yahudiler'in haça gerilme için kolektif olarak suçlanmamaları gerektiğini aşikar edecek bir bağlama oturtulmalıdır. Böyle bir tavrın problemi, onun, yüzeyin altında içten içe yanılı kalarak daha da güçlenen saldırgan dini tutkuyu sadece bastırmasıdır.

'Kafensiz kahve, şekersiz tatlı'

Bir inancı tam bir tutkuyla kucaklamaya karşı bu yasaklama, bugün, dine, temel bir hayat tarzı olarak değil, niye yalnızca belirli bir "kültür" ya da 'lifestyle' olarak izin verildiğini de açıklayabilir. Artık "hakikaten inanmıyoruz", ait olduğumuz cemaatin 'lifestyle'ına saygımızdan dini ritüelleri ve töreleri sadece takip ediyoruz. Gerçekten, -hiç birimiz Noel Baba'ya [Santa Claus] inanmadığı halde- her Aralık her evde bir Noel ağacının bulunması bir "kültürel 'lifestyle' değilse, ne? Öyleyse, belki de, "kültür", gerçekten onlara inanmadan, "onları ciddiye almadan" uyguladığımız bütün o şeylerin adıdır. Fundamentalist inananları "barbarlar" olarak, kültüre bir tehdit olarak defetmemizin nedeni bu olamaz mı -onların inançlarını ciddiye almaya cüret etmeleri olamaz mı-? Bugün, nihayette, kültürlerini anında yaşayanları, ona karşı bir mesafe göstermeyenleri kültüre bir tehdit olarak algılıyoruz.

Jacques Lacan'ın aşkı tanımlaması, "kişinin sahip olmadığı şeyi vermesi"dir. Çoğunlukla unutulan şey, diğer yarıyı ilave etmektir: "onu istemeyen bir kişiye". Birisi bize beklenmedik bir biçimde tutkuyla ilan-ı aşk ettiğinde yaşadığımız en temel tecrübeyle sabittir bu durum: Muhtemelen olumlu cevabı önceleyen tepki, edebe aykırı ve davetsizce sokulan bir şeyin üzerimize cebirde bulunuyor olması değil midir? Nihayette, tutkunun siyasal olarak yanlış olmasının nedeni budur; kültürümüzde her şeye izin verilmiş göründüğü halde, bir tür yasaklama sadece başka bir türle yer değiştirir. Bugün cinsellik ya da sanat olarak sunulan çıkmazları düşünün. Yeni sanatsal aşırılıkların -sahnede istimna eden performans sanatçısı, insan dışkısını sergileyen heykel- ardı arkası kesilmeyen icatlarından daha kasvetli ve verimsiz bir şey var mıdır? Amerika'da bazı radikal çevreler, geçenlerde, nekrofililerin haklarını yeniden düşünmemizi istedi. İnsanların organlarını tıbbi amaçlar için kullanmalarına imzayla izin vermeleri gibi, bedenlerinin nekrofililer tarafından kullanılmasına izin vermelerine de müsade edilemez miydi? Bu öneri, siyasal olarak doğru tavrın Kierkegaard'ın tek iyi komşu ölü komşudur şeklindeki görüşünü nasıl gerçekleştirdiğinin mükemmel örneğidir. Bir ceset, herhangi bir tutkulu etkileşimden kaçınmaya çalışan hoşgörülü bir öznenin ideal cinsel partneridir.

Bugünün piyasasında, zararlı niteliklerinden yoksun bırakılmış bir dizi ürünle karşılaşırız: kafeinsiz kahve, şekersiz tatlı, alkolsüz bira. Liste sürüp gider: cinsel olmayan cinsellik olarak sanal cinsellik, Colin Powell'ın savaşsız savaş olarak (elbette bizim taraftan) hiçbir kaybın olmadığı savaş öğretisi, siyasetin siyasetsiz siyaset olarak uzmanlar idaresi şeklinde yeniden tanımlanması. Bugünün hoşgörülü liberal çok-kültürlülüğü, Öteki'ni Ötekiliğinden yoksun bırakılmış (büyüleyici danslarla dans eden ve gerçekliğe ekolojik olarak bütüncül bir yaklaşıma sahip olan, ama kadın dövme gibi hususları devre dışı bırakılmış idealleştirilmiş Öteki) olarak tecrübe etmeyi arzular. Bugünün hedonizmi, hazla tahdidi kaynaştırır. Artık "Kahve iç, ama itidalli olarak!", yerini, "İstediğin kadar kahve iç, çünkü zaten kahve kafeinsizdir"e bırakmıştır.

Son örnek, çikolata müshilidir ki şu öğütle sunulur: "Kabız mı oldun? Bu çikolatadan daha fazla ye!" -ki o çikolata tam da kabızlığa neden olan şeydir-."Çikolata müshili"nin, kendi içeriğinin vasıtasını içeren bir ürünün yapısı, günümüzün ideolojik manzarasında bütünüyle farkedilebilir. Kapitalist kârı nasıl ele aldığımızı düşünün: EĞER hayırsever faaliyetlerle dengelenirse iyidir -önce milyarları yığacaksın, sonra da onlar(ın bazısın)ı ihtiyaç içindekilere geri vereceksin-. Aynı şey, savaş için, insani yardım militarizminin yeni yeni ortaya çıkan mantığı için de geçerli: eğer barış ve demokrasi getiriyorsa ya da insani yardımları dağıtmak için şartları yaratıyorsa TAMAM'dır. Aynı şey, demokrasi ve insan hakları için de geçerli değil mi? Eğer demokrasi popülist "aşırılıkları"ndan temizlenirse, insan haklarını işkence ve sürekli olağanüstü hali içerecek şekilde "yeniden düşünme"ye TAMAM.

Bu, liberal çok-kültürlülüğün yanlış hoşgörüsüne karşı, dini fundamentalizme geri dönmemiz gerektiği anlamına mı gelir? Gibson'un görüşünün salt saçmalığı, böyle bir çözümün imkansızlığını aşikar eder. Gibson, filmi, önce Latince ve Aramice çekmek ve onu, altyazısız göstermek istedi. Baskıyla karşılaşınca, altyazıya müsade etti; ama bu ödün, sadece ticari taleplere bir teslimiyet değildi. Asıl plana yapışmak, Gibson'ın projesinin kendisi inkar eden doğasını sergileyecekti: Yani, geniş varoş mesirelerinde gösterilen altyazısız film, amaçlanan vefayı, tam da aksine, kavranılamaz egzotik bir gösteriye dönüştürecekti. Yine de, dini fundamentalizm ile liberal hoşgörünün ötesinde, üçüncü bir yol var. İslam'ı terörist eylemlerle hiç bir ilişkisi olmayan büyük bir sevgi ve hoşgörü dini olarak övmeyi hiç unutmayan Bush ve Blair tarzında, İslami fundamentalizm ile İslam arasındaki ayrım ileri sürülmemeli. Aksine, şu aşikar olguyu kabul etme cesareti gösterilmeli ki İslam'da derin bir 'şiddet' ve 'hoşgörüsüzlük' damarı var -açıkca belirtmek gerekirse, İslam'da bulunan bir şeyler, liberal-kapitalist dünya düzenine direnir-. Bu gerilimi İslam'ın merkezine aktararak böyle bir direnişin bir fırsat olduğu farkedilebilir. İster istemez "İslami Faşizm"e yol açma durumunda değildir bu, ama aksine sosyalist bir projede eklenmelebilir. Geleneksel Avrupa Faşizmi, kapitalist modernleşmenin açmazlarına karşı direnişin yanlış yönlendirilmiş bir edimiydi. Faşizmle yanlış olan, (liberallerin bize söyleyip durduğu gibi) kolektif disiplin ve fedakarlık ruhuyla kapitalist rekabetin üstesinden gelen bir halk cemaati rüyası DEĞİLdi, ama bu güdülerin belirli bir siyasal kaydırmayla nasıl tahrip edildiğiydi. Faşizm, bir biçimde, en iyisini aldı ve en kötüsüne çevirdi. (Çev. Hakan Keskin)

  • SLAVOJ ZİZEK / SİNEMA ELEŞTİRMENİ


  • Okuma alışkanlığını kazandırma seferberliği

    Toplumumuzun hemen her kesiminde kitap okuma alışkanlığı yok denecek kadar az. Sosyologlara göre bunun önemli nedenlerinden biri de ilişki toplumu olma özelliğimiz. Okuma alışkanlığının yaygın olduğu Batı toplumlarında insanlar toplu taşıma araçlarında seyahat ederken dahi bir şeyler okurlar, oysa bizim halkımız genellikle sohbet etmeyi tercih eder. Birbirlerini ilk defa gören ve büyük olasılıkla bir daha karşılaşmayacak olan insanlar olmalarına rağmen iletişimleri mükemmeldir.

    Binlerce yıl öncesine baktığımız zaman bile sözlü edebiyatın fazlasıyla gelişmesine karşın yazılı edebiyat eserlerinin azlığı dikkatimizi çeker. O zamanlardan günümüze çok şey değişmiş ama okuma alışkanlığımızın olmayışı maalesef değişmemiş. Hâlâ çok konuşan ve az okuyan bir toplumuz. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, geçenlerde bir gazeteye yaptığı açıklamada öğrencilere örnek olması gereken öğretmenlerin okuyup- yazma yerine, öğretmen evlerinde sigara içip bol bol oyup oynadığını söyledi. Milli Eğitim Bakanlığı'nın Türkiye genelinde ilköğretim 6,7 ve 8. sınıflarda öğrenim gören toplam 30750 öğrenci arasında "alışkanlıkları ve teknoloji kullanım düzeylerini" belirlemeye yönelik anketinde oldukça vahim sonuçlara ulaşıldı. Araştırmaya göre ilköğretim öğrencilerinin %43'ünün "0 ila 10" arasında kitaba sahip olduğu belirlendi. Ancak yine de durumumuz ümitsiz değil ve bu konuda olumlu çalışmalar yapılmaya başlandı bile. Son birkaç aydır toplumumuzda okuma alışkanlığının yaygınlaşması için tam anlamıyla bir seferberlik başlatıldı. Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu "İnsanlar Okur" adlı kampanyayı hazırlarken NBA programlarından fikir aldıklarını belirtiliyor. NBA'da "mutlaka okunmalıdır" isimli bir program olduğunu ve basketbol yıldızlarının okullarda, yetiştirme yurtlarında ya da huzur evlerinde okuma programlarına katıldıklarını da sözlerine ekliyor. İnsanlar Okur'un Türkiye çapında okumayı özendiren bir kampanya olacağını belirten Mumcu, tüm kanaat önderlerinden, diğer önderlerden ve ulus olarak herkesten destek ve katılım beklediklerini belirtiyor.

    Konuyla ilgili bir başka çalışma da Fatih Eğitim Kurumları'nın Nisan ayında düzenlediği Sosyal Bilimler Olimpiyatı'nda birinci olan Merve Özyurt'a ait. Özyurt kitap okuma alışkanlığını arttırma konulu projesinde bazı önemli önerilerde bulunuyor:

  • Aileler çocuklarına oyuncaklarla birlikte kitap alarak aile kitaplığı kurmaları ve birlikte kitap okumalı.

  • Okullarda kitap okumanın önemine dair konferanslar verilmeli.

  • Sınıf panolarına kitap okumanın önemini ifade eden afiş, özlü sözler yazılmalı.

  • Rehber öğretmenler öğrencilerin haftalık kitap okuma takibini yapmalı.

  • Öğretmenler derslere her hafta bir kitapla girmeli ve kitaptan belirli yerler okuyarak merak uyandırmalı.

  • Okullarda haftalık ders programına kitap okuma saati konmalı.

  • Okul kantinlerinde kitap satılmalı.

  • Dersler zaman zaman okul kütüphanesinde yapılmalı.

  • Kitap fiyatlarının düşük olması için tedbir alınmalı.

  • Yazarlar okullara davet edilerek imza ve söyleşi günleri düzenlenmeli.

  • En fazla kitap okuyan öğrenciye ödül verilmeli.

  • Öğrencilerin hediyeleşmede kitap hediye etmeleri teşvik edilmeli.

    Umarız bu öneriler aileler ve yetkililer tarafından dikkate alınır ve amacına ulaşır. Okuma alışkanlığının geliştirilmesi toplumumuzda fert fert herkesin çalışmalarıyla mümkün olacağından her birimiz önce kendimizden başlayarak bu konuda çaba harcamalayız.

  • AHSEN OLCAY / ENFORMASYON UZMANI


  • GÜVEN

    Güvenmek; insan oğlu için en önemli ihtiyaçlardan birisidir. Toplum içinde yaşayan bireyler birbirlerine güvenerek, hayatın olağan akışını sürdürürler. Bunun tersini değil düşünmek, hayal bile etmemek gerekir. Güvenin bittiği yerde paranoyalar, sanrılar, acabalar başlar. Hiçbir şey yürümez, o zaman. Aileden, başlayalım. Çocuk babasına güvenmiyor, istediği ayakkabıyı hemen şimdi istiyor. Evin hanımı, kocasına güvenmiyor, "çıktı, ama hangi hanımın yanına gidecek?" diye endişe içinde.

    Okula gelelim. Öğrenci, hocasına güvenmiyor. Bu hoca bunları söylüyor da, acaba doğru mu biliyor diye, şüpheyle bakıyor. Yolcu, şoföre güvenmiyor, fren yerine gaza basar mı diye bekliyor. Müşteri, bankaya parasını yatırmıyor, belki hesaba geçmezler diye. Mahalleli esnafa güvenmiyor, ya eksik tartarsa diye. Mimara güvenilmiyor, ya projede hata yaptıysa, bina çökerse, diye. Hasta ameliyat olacak, doktora güvenmiyor, ya organlarımdan birini alırsa, diye. Doktor, hemşiresine güvenmiyor, ya yanlış iğneyi vurur ise ben ne yaparım diye. Müvekkil avukatına güvenmiyor, ya karşı taraftan da para alırsa, diye. Vatandaş vergi dairesine gidecek, ama kararsız, ya benim yatırdığım vergi iptal edilirse düşüncesinde. Devlet, vatandaşına güvenmiyor, en olacak işlerde bile bir sürü evrak istiyor.

    Çocuğu okula kayıt ettireceğiz, o mahallede yaşadığımıza dair su faturası bile istiyorlar.

    Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkün.

    Ülkemizde her gün, milyonlarca vatandaşımız bir şeyler ispat edebilmek için, ya muhtarın peşinde, ya da savcılığın kapısında. Tanıdığım bir ruh hekimine sordum, bütün bunları. Böyle güvensiz bir yaşamın olamayacağını, bireyi ve toplumu hasta edeceğini söyledi. Peki, böyle bir toplumda, bu endişelerle yaşanır mı?

    Hekimin cevabı, kesinlikle HAYIR.

    Benim cevabım ise evet. Hem de koskoca bir EVET.

    Türkiye'de güvenmeyenlerin haklı oldukları ortaya çıkmadı mı?

    Yoksa, biz yaşamıyor muyuz?

  • YRD. DOÇ DR. MEHMET ÖZTÜRK / ÖĞRETİM ÜYESİ



  • 8 Mart 2004
    Pazartesi
     


    Künye
    Temsilcilikler
    Abone Formu
    Mesaj Formu

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Çocuk
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED